Portre

Afrikalı anneler çocuklarını onun hikayeleri ile büyütürler: İmam Harun

Şehadet mirasının 50. yılına girdiğimiz 2019 Eylülünde geriye dönüp baktığımızda İmam Harun’unun,  seksen kuşağında olduğu kadar tanınmadığını görüyoruz maalesef.  Şüphesiz ki, seksen kuşağında Türkiye’de ve birçok Müslüman ülkede İmam Harun’un davasının yankı bulmasında, Yeryüzü Yayınları’nın kıymetli çalışmalarıyla Türkçe’ye kazandırılan Barney Desai ve Cardiff Marney’in  The Killing of The Imam (İmam’ın Öldürülüşü) adlı kitabının büyük payı mevcut.  Güney Afrikalı İmam Abdullah Harun’un inançlı ve haklı direnişinin ele alındığı bu kitap İmam’ın mirasını anlamakta bizlere yardımcı olmaya devam ediyor.

1800’lü yıllarda büyük bir artış gösteren köle ticareti ve birkaç ırkın üstünlüğü yanılgısı, 1948 yılında Ulusal Parti’nin iktidara gelişiyle birlikte Güney Afrika’ya Apartheid rejimini getirmişti. Sömürgecilik faaliyetleriyle birlikte Güney Afrika’ya gelen beyaz ırkın siyah ve diğer melez ırklara olan üstünlüğüne dayanmaktaydı Apartheid rejimi.  Bu rejim, kıtanın incisi Güney Afrika’yı ırkçı ve ayrımcı politikalara maruz bıraktı. Siyasal ve sosyal hayattan izole edilen, sesleri yitirilen, siyahi Afrikalı, renkli ve Asyalı olarak ayrıştırılan halk uzun yıllar boyunca ırkçı sisteme PAK(Pan Afrika Kongresi) gibi örgütlenmelerle direnmeye devam etti. Sömürgeciliğe ve ırkçılığa karşı doğan seslerden birisi, İmam Harun’un sesiydi.

1956’da Kap’ın El-Camia Camii Hz. Muhammed’in doğumunu kutladıkları mübarek günde, küçük yaşta Kuran-ı Kerim hıfzını tamamlayıp Arapça eğitimi almış, Malay bir ailenin çocuğu olan Abdullah Harun’u kendilerine imam olarak atadı. Genç Abdullah’ın imam olarak tayin edilmesi Kap Müslümanları arasında çekişmeye neden oldu.  Çünkü Abdullah Harun henüz çok genç sayılabilecek bir yaşta idi. İmamın tayini ise dini görevlerdeki hassasiyetle birlikte, süre gelen bir geleneğin temsilciğini de ifade ediyordu.  Çok geçmeden Abdullah Harun alçakgönüllülüğü ve takvasıyla tanınarak bir halk adamı olarak sevildi. İmamlığının üzerinden bir iki yıl geçmemişti ki özellikle gençlerden oluşan faal bir cemaat oluşturdu.  Şenlikler düzenliyor, yoksullara yardım kolları oluşturuyordu. Araştırma grupları oluşturarak gençlerde ilmi gelişmeyi sürdürmek istedi.  Bir süre sonra ülkedeki tek Müslüman gazete olan Muslim News’den fahri editörlük teklifi aldı. Basın hayatındaki bu gelişme ona diğer imamlardan ayrışmasını sağlayan üstün bir siyasi nazariyye kazandırdı.

Tebliğ, yardım ve ilim faaliyetlerine devam eden İmam Harun, ülkesindeki ırkçı uygulamalara sessiz kalamadı. Çünkü O’nun iman ettiği İslam’da insan, ahiret hayatı ve dünya hayatı ile eşzamanlı olarak ilgilenmeliydi. Peygamber(sav)’in yaşantısı bunun en büyük örneğiydi. Apartheid rejimi, Afrikalı halkın hiçbir suretle fikrinin alınmadığı 31 Mayıs 1961 Anayasa tasarısı ile yoksul kesimi daha da zorlayacak ve ırkçı rejimi pekiştirecek düzenlemelere gidiyordu. Ülkede grev ve protestolar başladı, İmam Harun bu grevi ve direnişi bizatihi caminin minberinden destekledi ve Kap halkını grev süresince oruç tutmaya davet etti. Çünkü O’nun için “Bir adamın derisinin rengi, hiç de insanlığının ölçüsü değildi.” Bu nedenle, grevi düzenleyen MHK (Melez Halk Kongresi)’ne yardımda bulunarak konferanslarına katıldı.  Siyasi ahvalin kötüleşmesiyle birlikte MHK’da bulunan arkadaşlarından bir kısmı ülkeden kaçmaya zorlanırken diğerleri hücre hapsine mahkum edildi.

İmam Abdullah Harun, kıymet verdiği dostlarından ayrı kalmıştı. Güney Afrika’nın siyasi atmosferinden bir nebze uzaklaşarak eşi Galiema ile birlikte, hac vazifesi için Mekke’ye gitmeye karar verdi. İmam’ın yola çıkacağı haberi Mekke’ye kaçmak zorunda kalan dostu İbrahim’e ve Londra’da PAK adına çalışan Mücahit’e ulaştı. İmam Harun, sıcak bir Mekke sabahında, su gibi sevdiği dostu İbrahim’e kavuştu.  Mekke’den sonra PAK temsilcilerinin daveti üzerine İmam Harun, Güney Afrika’daki süreci istişare etmek için ilk önce Kahire’ye akabinde ise Londra’ya gitti. Burada siyasi ahval müzakere edildi, İmam Harun Afrikalı öğrencilerin Mısır’da eğitim alabilmesi için fon buldu ve yoksullar için yardım görüşmeleri yaptı.

Dönüşünün akabinde vazifelerini yeni bir heyecanla yapmaya başlayan İmam, ilim meclisleriyle birlikte, siyasi mektuplaşmalarını sürdürüyor ve siyasi mahkumların aileleriyle ilgileniyordu.  İmam Harun’un faaliyetleri,  Apartheid rejimi görevlilerinin gözlerinden kaçmamıştı. İmam, sürekli olarak takip ediliyor ve göz hapsine maruz kalıyordu. Çok geçmedi ki, 28 Mayıs 1969 sabahı İmam Harun evinden alınarak tutuklandı.  O’nun adına endişelenen eşi Galiema’yı yalnızca birkaç soru sormak için çağırıyorlar diyerek teskin etmeye çalışsa da, bu,  O’nun evinden son çıkışıydı.

İmam Harun, günlerce haksız sorgulamalara maruz kaldı. Yalnızca helal yemek yediği bilindiğinden, polis merkezindeki yemekler yerine ailesinin kendisi için getirdiği yemeğe erişimi engellendi. İletişim halinde olduğu insanlar, yurtdışında irtibatta olduğu kişiler, yaptığı mektuplaşmalar ve yaptığı ziyaretler soruluyor, İmam Harun’u yıldırma politikaları izleniyordu. Bir süre sonra, sorgulayan yetkililere istediği cevapları vermeyen İmam Harun’a fiziksel işkence yapılmaya başlandı. İşkence esnasında, ırkçılığa maruz kalmış Bilal(ra)’i hatırlıyor olsa gerek ki, “Ahad! Ahad!” diyerek sayıklıyordu. Kaburgasındaki kırıklar, vücudunda ezilen yerleri ve günlerdir süren açlığına dayanamayarak bir doktorun getirilmesini isteyen İmam Harun’un talebi yerine getirilmedi. Çektiği fiziksel ve psikolojik işkencelere dayanamayan İmam Abdullah Harun 138 günlük hücre hapsinden sonra 27 Eylül 1969’da şehitler makamına yükseldi. Yapılan otopside aldığı darbeler ve yaralar göz ardı edilerek ölüm nedeni olarak kalp yetersizliği kaydedilerek, ölümünde ikinci bir kişinin etkisi bulunmadığı Apartheid rejiminin hakimleri tarafından onaylandı.

Hayatını Güney Afrika halkına barış ve selameti getirmek için harcayan İmam Harun’un son sözleri şunlar oldu:

“Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla. Günahlarımı bağışla. Karımı ve çocuklarımı esirge. Şimdi senin gözetip esirgemene her zamankinden daha çok muhtaçlar. Ey en esirgeyici olan! Sen birsin, buna iman ettim. Ve Peygamber Muhammed, senin Resûlündür. Selam üzerine olsun. Yaralarım sızlıyor, artık bu eza ve cefaya dayanasım kalmadı. Ey esirgeyici olan! Ruhumu al; işkencelere bedenimi bırak, zayıflığımı bağışla. Ey esirgeyici olan! Beni öldür artık, bedenimi özgür kıl; halkımı özgür kıl!”

Şehit İmam Harun’un bıraktığı mirası kendi kalemiyle ifade etmek için karikatürist Hasan Aycın  “Bocurgat” kitabında İmam’ın yâdına bir karikatür çizerek İmam’ın Öldürülüşü adlı kitabın Türkçe baskısının başında da yer alan şu sözleri ifade ediyor:

“Abdullah Harun’un biyografisini Türkçe’de ilk yayınladığında okumuştum. Beni çok etkilemişti. Hatta ilk oğluma Harun ismini vermiştim. Bir gün bir Afrikalıyla konuşuyorduk. Abdullah Harun’u sorduk, tanımadığını söyledi. Biyografisini anlatmaya kalktığımda boynuma sarılarak: “Sen İmam Harun’dan söz ediyorsun. Onu nerden tanıyorsun? O bir efsanedir. Afrikalı anneler çocukların onun destansı hayatını anlatarak büyütürler…” dedi ve bir süre ağladı. O an, hâlâ gözümün önündedir… İmam Harun’u bir çizgiyle yâd etmek istiyordum. Fakat eksik bir şeyler vardı, olmadı… Yıllar sonra bir gece TV’nin düğmesine bastığımda ekranı Güney Afrikalı insanlar doldurmuştu. Mandela’nın serbest bırakıldığının haberi veriliyordu. Mandela ellerini kaldırmış, gülücükler dağıtıyordu. Bir zamanlar Abdullah Harun’un genç cesedinin çıktığı Güney Afrika hapishanelerinden, Mandela ihtiyar bir delikanlı olarak çıkıyordu. Artık gülümseyebilir, kalabalıklara el sallayabilirdi… Eksikliğin tamamlandığını hissettim. Ve “İmam Harun’un Anısına Güney Afrika İçin” çizgimi o gece çizdim.”

Etiket /