Portre

Okyanusta Yüzen ‘Bilge Tarihçi’: Ziya ‘Nur’ Aksun

“tarih yapımı/tarih yazımı” konularını ele aldığı ve ölümünden kısa bir süre önce yayımladığı “Tarih Yapmak- Tarih ve Kültür Üzerine Yazılar” (Tarih Vakfı Yurt Yayınları) isimli eserinde, her iki meselenin de ‘çok ciddi’ ve karmaşık bir iş olduğunu belirtir. Ona göre “elitlerin tarih yazımı”ndan çok “normal insanların anlattığı tarih” daha önemlidir. Marksist olmasına rağmen Lenin’i eleştirir ve hatta “sosyal tarih”i sıradan insanların yaptığını; tarihi “aşağıdan yazmak” yani sıradan insanlardan başlayarak anlatmak fikrini savunur.

Bu yöntem tarih yazıcıları için pek tercih edilmez. Çünkü halkın diliyle aktarılan sözlü kültürün ürettiği tarih abartılıdır. Hakikatle tevatür birbirine karışır. Birçok açıdan ciddiye alınmaz.

Lenin’e, “Tarih sizi bir diktatör olarak yargılayacak” dediklerinde verdiği cevap ilginçtir:

“O, tarihi kimin yazdığına bağlı!”

Ülkemizin en önemli tarih yazıcılarından, hatta bu konuda ‘kutup’ olarak kabul edilen Halil İnalcık (1916-2016), bu konuyu şu sözleriyle daha anlaşılır biçimde tefsir eder:

“Türk tarihçilerine bir öneride bulunmak gerekirse, diyebilirim ki, daima belgelere sadık kalın. Eğer hakikati ortaya çıkarırsanız bu daima bizim lehimizedir, çünkü bugüne değin tarihimiz hakkında yazılanların çoğu ya yalandır ya çarpıtmadır. Eğer mübalağa yaparsanız kendinizi kabul ettiremezsiniz, sizi ciddiye almazlar.”

Buradan bakınca şöyle bir sonuca varabiliriz: Bütün dünyada tarih yapmak, siyasetin ve büyük liderlerin işi; tarih yazmak ise vicdanlı ve kendini sorumlu hisseden, bu konuda yetkinleşmiş ilim insanlarının işidir. Bu konuda ‘mektepli’ veya ‘alaylı’ tartışmalarını bir kenara bırakarak ‘vicdanlı ve vatansever’ olan kalemşorların elinden çıkmış eserlere itibar etmek gerekir.

Vicdanlı ve vatansever

Ülkemizin yetiştirdiği en ‘cins’ tarihçilerden olan Ziya Nur Aksun da böylesine vicdanlı ve vatansever tarihçilerimizden biri idi. 29 Mayıs 1930 tarihinde Konya’da dünyaya gelen (Babası Konya Belediyesinde memurluk ve müdürlük yapan İbrahim Saim Bey, annesi Erzincanlı bir aileye mensup olan Leman Hanım’dır. Baba tarafından Kayserilidir) ve 6 Eylül 2010 yılında, bir kandil gününde, İstanbul’da fani dünyaya gözlerini kapayan Aksun, İslam ve Osmanlı tarihine vukufiyeti ile dikkat çekmiş, kaleme aldığı eserleri ile geleceğe kalabilmiş bir ilim insanı olarak tarihe adını yazdırmayı başarmıştır. Hukukçuluğu, yayıncılığı ve sohbetleri ile yüzlerce gence gerçek tarih bilinci aşılamayı başarmış olan Ziya Nur’a hayatta iken ‘bilge tarihçi’ unvanı verilmesi boşuna değildir.

Osmanlı iktisat tarihçisi Mehmet Genç’in (1934-2021) kendisini tanımlarken kullandığı “okyanusta yüzen adam” metaforu (1996- İstanbul Üniversitesi’ndeki Fahri Doktora törenindeki konuşmasından: “İnsan okyanusta yüzmeye kalkınca, tabii ki derinliklerin üzerinde görünür. Aslında derinlik kendisinde değil, içinde yüzdüğü okyanustadır. Benim esas şansım, devasa bir obje ile uğraşmaktan ibarettir. Osmanlı Devleti, tarihin tanıdığı büyük yapılardan biridir… 600 yıl süren bu büyük mirasın üzerine eğilmek okyanusta yüzmeye başlamak gibi bir şey.”) Ziya Nur Aksun için de geçerlidir. Yani o da bu büyük okyanusta yüzen ‘alaylı bilge tarihçi’ olarak üzerine düşeni yapmış, eser bırakarak ismini altın harflerle yazdırarak dünya sürgününü tamamlamıştır.

Heredotos’tan Ziya Nur’a

Tarih yazımı, “geçmişi açıklama ve anlama” ihtiyacından doğmuştur. Aslında merkezinde böyle bir merak olsa da tarih yazımı bugünü inşa etmenin ilk hareket noktasıdır.

Eski Bodrum (Halikarnas) doğumlu Heredotos (M.Ö. 484-420) ilk tarih yazıcısı olarak bilinir. Bugün Ortadoğu, Yunanistan ve Kuzey Afrika olarak adlandırılan coğrafyaya yaptığı gezileri, tarihi olayları, inançları ve duyduklarını bir kitapta toplayan ve “Heredot Tarihi” olarak basılan eserinde Heredotos bu bilimin işaret fişeğini ateşlemiştir. Bu tarih yazımı daha çok efsanevi kurallara uygundur fakat zaman geçtikçe ve çağ değiştikçe tarih yazımı da değişen zamanın ruhuna uygun hale gelmeye başlamıştır. Çoğu zaman ‘resmi’ kayıtlar dışına çıkılmamış olsa da yazılan eserler bize bir fikir vermesi açısından çok önemlidirler.

İbn-i Battuta (1304-1369) ile Derviş Mehmed Zilli (Evliya Çelebi)’nin (1611- vefatı bilinmemektedir) seyahatnamelerini de birer tarih kitabı olarak ele alırsak belge tarihçiliği ile vakanüvislik arasındaki farkı daha iyi anlayabiliriz.

Batılılaşma sürecindeki Osmanlı tarihçiliği daha çok Alman Leopold von Ranke’den (1795-1886) etkilenmiştir. Ranke’nin tarih yazıcılığı, “Sadece olayların nasıl olduklarını göstermek” fikrine dayanmaktadır. Bu anlamda Ahmed Cevdet Paşa (1822-1895), Ahmed Vefik Paşa (1823-1891), Hayrullah Efendi’nin (1818-1866) tarihçiliği ‘modern’ anlamdaki ilk örneklerden sayılabilir.

Zeki Velidi Togan’ın izinde

Hiç şüphe yok ki, Ziya Nur Aksun, Ahmed Vefik Paşa’nın “Tarih-i Hikmet” dersinden de, Fuad Köprülü’nün (1890-1966) “Bizde Tarih ve Müverrihler Hakkında” başlıklı makalesinden de, Ziya Gökalp’in (1876-1924) “Tarih İlim mi Yoksa Sanat mı?” başlıklı yazılarından da etkilenmiştir. Fakat resmi tarih (Türk Tarih Tezi) ideolojisinin inşa edildiği/yapıldığı Türk Tarihini Tetkik Cemiyetine (kuruluşu 1933) itibar etmemiştir. Çünkü Dil Devrimi ile kesintiye uğrayan büyük bir medeniyetin inşa etmeye çalışacağı tarih anlayışı eksik kalacaktır; bunun bilincindedir. Ahmed Zeki Velidi Togan’ın (1890-1970) ‘tarih felsefesi ve metodolojisi’ konusunda en yetkin çalışmalardan biri olan “Tarihte Usul” isimli eseri ile mesela Yahya Kemal Beyatlı’nın (1884-1958) şiir ve fikirlerinden etkilendiği de muhakkaktır. Togan’ın “… Tarihin ancak vakanüvistlerden ve diğer yazılı vesikalardan tam olarak öğrenileceğini zannederek bütün himmeti o tarafa hasretmek büyük bir delalet” sözü Ziya Nur Aksun ve onun gibi tarih bilimini hayatının merkezine almış olanların istikametini belirlemiştir.

Bediüzzaman’la tanışma

Hayatı boyunca, “Bu büyük devletin sonu böyle olmamalıydı” diye hayıflanan Ziya Nur Aksun’un 10 yılı aşkın süre üzerinde çalıştığı ve eskizleri 3 bin sayfayı aşan “Osmanlı Tarihi” (yayın tarihi 1995, 4 cilt) adlı eseri işte böyle büyük bir idealin ete-kemiğe bürünmüş halidir. Birinci Dünya Savaşı’na kadar olan dönemi kaleme alabilen Aksun, 1965’ten hasta olduğu 1976 yılına kadar 7 bin cilt kaynak eseri incelemiştir.

İlk, orta ve lise eğitimini (birincilikle bitiren) Konya’da tamamlayan, yüksek öğrenimde bir yıl İstanbul Teknik Üniversitesi İnşaat Fakültesine devam eden, ardından girdiği Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinden 1955’te mezun olan (bu yıllarda Bediüzzaman Said Nursi ile tanıştı- bazı kaynaklarda bu tanışıklık lise yıllarına indirilir), bir süre Konya’da avukatlık yapan ve baroya kaydolan ve 1956’dan vefatına (6 Eylül 2010) kadar İstanbul’da yaşayan Ziya Nur Aksun için bu tercih tesadüf değildir. (Kızkardeşi Belma Aksun’un anlattığına göre, Ziya Aksun, ilkokul yıllarında öğretmenine sorar: “Öğretmenim, Fatih, Kanuni, Beyazıt da padişahtı. Padişahların hepsi kötü müydü?” O güne kadar böyle bir soru ile karşılaşmamış olan öğretmeni ona, ‘tarihçi’ lakabını takar.)

Üniversite ders kitapları basan bir matbaa kurması, Filibeli Şehbenderzade Ahmed Hilmi’nin “İslam Tarihi” isimli eserini Latin harflerine, üstelik şerhler, geniş açıklamalar ve notlar ilave ederek yayınlaması, Sezai Karakoç’un “Diriliş” dergisinde kaleme aldığı Z.N. rumuzlu derinlikli yazıları, 1976’da geçirdiği ve konuşma ve yazma yeteneğini kaybettiği felç durumuna kadar söyleyip ürettikleri ile o üzerine düşen görevleri hakkıyla yerine getirmiş bir münevverdir. Felç geçirmiş olmasına rağmen içinin aydınlığını, özellikle cami ve medrese gibi ata mirası eserleri resmettiği tablolarına yansıtmıştır.

‘Küllük’ ve Taşer ve Güngör

Günlük siyasetle ilgilenmedi. Bütün meseleleri kendine has metodu ve ezberlenmiş kalıpların dışındaki bir üslupla ele aldı. İslam tarihi ve Osmanlı medeniyetini bu perspektiften bakarak analiz etti. Bu sağlam bakış açısı ve tarih düşüncesi ile çevresindekileri derinden etkilemeyi başardı. O günkü fikir dünyasının önemli isimlerinden ve yakın dostlarından Dündar Taşer (1925-1972) ile Erol Güngör (1938-1983) onun halkasındaki önemli isimlerden ikisi idi. Onların genç yaştaki vefatı onu çok sarstı. Bu sohbetleri, Taşer’in vefatından sonra 1974 yılında Z. N. imzası ile Dündar Taşer’in Büyük Türkiyesi” adıyla kitaplaştırdı.

Bu sohbetler, 1960’lı yıllarda, Beyazıt’taki Marmara Kıraathanesinde yapılıyordu. Yeni fikirlerin yeşerdiği ve gecenin geç saatlerine kadar süren bu sohbetlerin aranan ismi idi. Ziya Nur Aksun’un adındaki ‘Nur’ kelimesini herkes adının bir parçası olarak görürdü ancak bu nişaneyi Bediüzzaman’a bağlılığının bir simgesi olarak kullanıyordu. Ziya (Nur) Aksun, eski adı ‘Küllük’ olan Marmara Kıraathanesi’ndeki sohbetleri kadar her yıl takip ettiği Bilecik/Söğüt’teki Ertuğrul Gazi Şenliklerindeki sohbetleri ile de dikkatleri üzerine çekiyordu.

Milli tarihten sapmadı

Ziya Nur Aksun, “feyyaz bir zekaya” sahipti. Osmanlı Türkçesini kendi gayretleri öğrenmiş olmasına rağmen çok derin bir dil bilgisi olduğunu eserleriyle ortaya koydu. Bitmek bilmeyen bir okuma aşkı vardı. Klasik tarih anlayışına bağlı kalmakla birlikte, mantık ve felsefeyi de çok iyi kullanıyordu. Çok genç yaşta başladığı tarih yazıcılığı ve anlatıcılığı metodu ne yazık ki takip edilmedi.  Takdir edildi ancak takip edilmedi. Bugün popüler/pop tarih rüzgarının dışında kalan ciddi birer başvuru kaynağı olan eserleri ile Ziya Nur Aksun hakkında uzun süre yanında bulunan ve ondan istifade eden merhum Mehmed Niyazi Özdemir şu önemli tespitleri yapar: “Ziya Nur Aksun’u yakından tanıyan, onun devletle veya bir kurumuyla menfaat ilişkisi olmadığını bilir. Kitabını bir tek ‘Din ü devlet ve mülk ü millet’ için yazdığını teslim eder. Eserini yazarken ilk kaynaklara başvurduğu açıkça anlaşılmaktadır. Gaflet veya ihanetin uzun yıllardan beri karalamaya çalıştığı iki büyük idealist var: Biri II. Abdülhamid Han, diğeri Enver Paşa‘dır. Batı’ya angaje tarihçiler ikisine de düşmandırlar. Bu iki idealistin ülkemize hiçbir faydaları olmadığını vurgularlar. Milli tarihçiler de Abdülhamid’in yanında yer alarak Enver Paşa’yı hedef tahtasına oturturlar. Milli olup ikisine objektif bakabilen tek tarihçi Ziya Nur Aksun’dur. Tarihimize getirdiği sadece bu bakış açısı bile onu ilim dünyamızda mümtaz bir yere oturtmaya yeter.”

2001 yılında Türkiye Yazarlar Birliği tarafından “Yılın Kültür Adamı” seçilen Ziya Nur Aksun, 6 Eylül 2010 tarihinde vefat etti. Şakirin Camii’nde kılınan cenaze namazının ardından Karacaahmet Mezarlığı’nda toprağa verildi.

Kemal Karpat’ın “Dağı Delen Irmak” kitabında sözünü ettiği “Türk olmak koskoca bir tarihi sırtında taşımak demek. Ağır bir yük ama şerefli” sözüne uygun yaşayan Ziya Nur Aksun’un bugüne ve yarına bıraktığı eserlerini yeniden hatırlayarak sözü bağlayalım:

“Dündar Taşer’in Büyük Türkiyesi” (Z. N. imzasıyla, 1974, kendi adıyla 2017)

İslâm Tarihi” (Filibeli Ahmed Hilmi’den sadeleştirme ve eklerle, 1974)

Osmanlı Tarihi” (Osmanlı Devleti’nin tahlili, tenkidli siyasi tarihi, 6 cilt, 1994, 2010)

Siyasi ve Sosyal Açıdan Mezhebler Tarikatler” (Takdim Prof. Dr. Saadettin Ökten, 1997, 2004)

Gayr-ı Resmî Tarihimiz- Osmanlı Padişahları” (Önsöz Prof. Dr. Saadettin Ökten, 2004),

Enver Paşa ve Sarıkamış Harekâtı” (yayına hazırlık Erol Kılınç, 2005)

Darbe Kurbanı Abdülaziz Han” (2009)

Zirvedeki Sultanlar” (2011)

Son Cihan Padişahları 1617-1703” (2011)

Osmanlı’nın Zirvede Kalma Mücadelesi” (2011)

Cihan Padişahı Muhteşem Süleyman” (2011)

Beylikten Cihan İmparatorluğu’na” (2012)

2. Abdülhamid Han” (2017)

“Dört Muzdarip Padişah” (2017)