Yazarlar

“Suriye’de Savaş Sonrası Hiçbir Düzen Türkiye’nin Onayı Olmadan Kurulamaz”

Almanya Dışişleri Bakanı Sigmar Gabriel: “Suriye’de Savaş Sonrası Hiçbir Düzen Türkiye’nin Onayı Olmadan Kurulamaz” Türkiye, Suriye’nin Kürt bölgelerine yönelik operasyonları için yüksek bir bedel ödemeye Hazır. Bu bedel, artık Batı’ya bağlı kalmamak. Almanların Türkiye politikası açısından bu durumun ne anlama geldiğine dair. Türkiye’nin Afrin’e yönelik operasyonu ABD’ye verilmiş açık bir mesajdır: Suriye’de savaş sonrası hiçbir […]
Almanya Dışişleri Bakanı Sigmar Gabriel: “Suriye’de Savaş Sonrası Hiçbir Düzen Türkiye’nin Onayı Olmadan Kurulamaz”

Türkiye, Suriye’nin Kürt bölgelerine yönelik operasyonları için yüksek bir bedel ödemeye Hazır. Bu bedel, artık Batı’ya bağlı kalmamak. Almanların Türkiye politikası açısından bu durumun ne anlama geldiğine dair.

Türkiye’nin Afrin’e yönelik operasyonu ABD’ye verilmiş açık bir mesajdır: Suriye’de savaş sonrası hiçbir düzen Türkiye’nin onayı olmadan kurulamaz ve bölgede Kürtlerin kontrolünde bir bölgesel oluşuma hiçbir şekilde izin verilemez. Bu mesajın yanlış anlaşılmasına mahal vermemek için Türkiye Cumhuriyeti, Suriye’ye kara birliklerini gönderdi ve tarihinin en kapsamlı hava saldırılarını başlatarak Hava Kuvvetlerinin en az yarısını seferber etti. Üstelik bu Rus Hava Kuvvetlerinin egemenliğinde olan bir bölgede vuku buluyor. Rusya, Türklerin Afrin bölgesine saldırmasına sadece uzun vadeli çıkarlarına hizmet ettiği için izin verdi; ABD ile Türkiye arasındaki ilişkilere çomak sokmak maksadıyla.

Daha evvelinde Türkiye ile ABD arasında Kuzey Suriye’deki Kürt birliklerinin rolüyle ilgili şiddetli tartışmalar yapılmıştı. ABD, Kürt YPG’nin (Halk Savunma Birlikleri) silahlı birlikleri ve onların Kürt partisi PYD (Demokratik Birlik Partisi) ile Kürt İşçi Partisi (PKK) arasında fark gözetmeye başlamıştı. PKK’dan farklı olarak YPG ve PYD ne Amerika ne de Avrupa veya Almanya’da yasaklı. Türkiye ile uluslararası gözlemcilerin çoğuna göre bu ayrım daha ziyade yapmacık. PKK ile YPG arasındaki ilişki sadece ideolojik değil bilakis sembolik olarak da çok yakın. Bundan sonra YPG ile PYD’nin PKK’nın stratejik yönetimi altında ama son derece büyük bir operasyon özgürlüğüne sahip olduklarından yola çıkmak gerekir. Fakat ABD Silahlı Kuvvetlerinin generalleri YPG’nin sözde İslam Devleti karşısındaki tartışılmaz becerisinden istifade etmek istedi. ABD bu yüzden Türkiye’nin uyarılarına rağmen Suriyeli Kürt milise silah gönderdi. Generaller ile ABD’nin siyasi yönetimi, bunun karşılığında bir bedel ödemeye hazırdı: Türkiye’nin sınırındaki Kuzey Suriye’de Kürtlerin kontrolü altında geniş ölçüde özerk bir bölgenin kurulması. Türklerin çıkarlarının bundan daha az dikkate alınmasını ve bundan daha fazla provoke edilmesini tasavvur etmek zor.

Her iki taraf da -gerek Türkiye gerekse müttefikleri ile PKK- barış görüşmelerinin Türkiye içinde başarısızlığa uğramasından sonra meseleyi uluslararası boyuta taşımaya çalışıyorlar. PKK için Irak’ta bir bölgesel devlet ve Suriye’de benzer bir oluşumun ardından bunu Türkiye’nin bölgelerinde de bir özerklik mücadelesinin izlemesi doğal. Fakat böyle bir şey Türkiye açısından olabilecek en büyük tehdit. Bu yüzden böyle bir özerklik uğruna veya karşı bir savaş askeri olanaklarla devam ettirilecektir.

Oysa Türk dış politikasını şu sıralar bunun yerine Türkiye’deki geri çekilme bölgeleri dışında da Kürt gruplara karşı mücadele belirliyor. Bu tutum, Türkiye’nin de bunun için yüksek bir bedel ödemeye hazır olduğunu gösteriyor. Bu bedel sonuç itibarıyla 60 yıldan beri mevcut olan Batı ile bağlarını çözmekten ibaret. Türkiye, ABD ile ihtilafın getireceği bir jeopolitik sonuçtan korkmuyor veya bunun etkisinin sınırında büyüyen bölgesel bir Kürt hakimiyetinin getireceği sonuçtan daha az olacağını tahmin ediyor. Eş zamanlı olarak ABD de Türkiye ile yaşanan ihtilafı ya hakim olunabilir ve sınırlı bir süre için geçerli olarak değerlendiriyor ya da Türkiye’nin jeo stratejik rolünü gözden çıkarmış gözüküyor. İlk tahmin bir hata olabilir. İkinci tahminin sonuçlarıysa özellikle biz Avrupalılar açısından bir felaket olacaktır.

Batı ve NATO ile bağlarını koparmış, Avrupa’ya odaklanmaktan vazgeçmiş bir Türkiye, biz Avrupalılar için yeni ve son derece büyük bir risk anlamına gelir. Ülkenin Rusya’ya yönelmesiyle sadece Rusya ile NATO arasındaki güç dengeleri tamamen değişmekle kalmayacak aynı zamanda Avrupa’nın dış sınırlarında artık bir müttefik yerine bilakis potansiyel bir rakibimiz olacaktır. Ancak başka gelişmeler de düşünülebilir: Türkiye’nin laik devlet yapılarına daha güçlü bir şekilde sırt çevirerek İslami hareketlere yönelmesi. En başta da sınırlarımızda -görüldüğü kadarıyla Suudi Arabistan gibi diğer ülkelerin de izlemek istediği gibi- Kuzey Kore örneğinde bir nükleer silahlanmanın tekrarlanması mümkün.

Tüm bunlar henüz realite değil ve olmak zorunda da değil. Ancak olmasının engellenmesi için şu anki Türkiye’ye nasıl davranılacağı konusunda Avrupa genelinde yeni bir stratejiye ihtiyaç var. Avrupa’nın günümüzde Türkiye’ye yönelik insan hakları ihlalleri, basın ve ifade özgürlüklerinin kısıtlanması ve Afrin harekatının eleştirilmesi noktasındaki tutum ve hitabı doğru. Ancak tek başına bu yeterli değil. Rusya’nın yanında her gün kendi değerlerinizi başına kalkabileceğiniz ikinci bir uluslararası kötü ülkeye aleni eleştirilerle yetinmek kolay. Lakin bu şekilde tehdit durumu değişmeyecektir. Öte yandan Rusya’ya karşı yaptırımlarla yaşanan tecrübelerin bize bunun da bir çıkış yolu olmadığını öğretmiş olmasını ümit ederiz. Her halükarda Türkiye bu tür yaptırımlardan etkilenmeyecektir. Çıkarlarımızı kabul ettirmek için daha fazla çaba gerekiyor.

Bu çıkarlar çok yönlü. İlk sırada elbette gerek Suriye’de gerekse Türkiye’nin güneydoğusundaki Kürt bölgelerinde bir ateşkes, umumi hukuka riayet edilmesi ve sivil halka yardım edilmesi var. İşe dürüst olmakla başlamamız gerekiyor: Ne Türkiye’nin doğusundaki şiddet ve hayat şartları kabul edilebilir ne de Türkiye’nin PKK ve onun ağı karşısında duyduğu endişeler haksızdır. Kürtlerin meselesini özümsemek, onların insan haklarına saygı gösterilmesini talep etmek, özgürlükleri ve daha iyi yaşam koşullarından yana girişimde bulunmak PKK ve onun uzantıları hakkında güzel bir tablo çizilmesi şeklinde algılanmamalıdır. Öte yandan PKK uyuşturucu, silah ve insan ticareti ve şantaj yapan yasa dışı bir örgüt olduğu için Almanya’da yasaklanmıştır.

Kendimizi aldatmayalım: Türkiye, PKK/YPG’nin hakim olduğu hiçbir bölgesel devleti kabul etmeyecektir ve gerekirse Rusların, İran’ın ve Suriye’nin göz yummasıyla böyle bir oluşuma karşı müdahale edecektir. Bu durumda kazananlar Moskova ve Şam olacaktır. Bu yüzden öncelikli çıkarımız Türkiye’yi bundan sonra da jeopolitik olarak kendimize “bağlamak” olmalıdır. Ülkenin kalıcı bir şekilde sonuçları kestirilemez riskler içeren tehlikeli bir role sürüklenmesinin engellenmesi için buna “etrafına duvar örmek” de denebilir. Özellikle biz Almanlar büyük askeri güçlerin tehlikeli yollara sapmasının başkaları açısından ne denli büyük bir tehdit olduğunu iyi biliriz.

Dolayısıyla olağanüstü zor olan bir yolu deneyerek bir yandan eleştiri yapmaktan vazgeçmeyip diğer yandan iş birliği için mevcut bütün imkanları seferber etmemiz gerekecektir. Türkiye bizimle kalırsa kazançlı çıkacağını ve bizsiz kaybedeceğini hissetmeli. Bu durum, Gümrük Birliği’nden mülteci politikasında iş birliğine, ekonomik teşvikten eğitim ve bilim alanında iş birliğine kadar geçerlidir. Sadece hukuk devleti konusunda diyalog sunmak için değil darbe girişiminin sonuçlarının ardından Türk yargısının yeniden inşa edilmesine katkı sağlamak için de Türkiye’ye doğru adım atmaya hazır olmalıyız. Yıllar önce Türkiye’nin AB ile katılım müzakereleri kapsamında tam da hukuk devleti başlığının açılmaması muhafazakar siyasetin bir hatasıydı. Türkiye, Kuzey Suriye’deki askeri operasyonu sona erdirdiğinde NATO devleti Türkiye ile sıkı bir silahlanma iş birliğinin yeniden başlatılması da tekliflerimiz arasında yer alacaktır.

Alman hükümetinin Türklerin Kuzey Suriye’ye girmelerinden sonra Türkiye’ye artık silah göndermemesi doğru bir karardı. Ancak Türkiye’nin Rusya ile silahlanma konusunda iş birliğine gitmeyi düşünmeye başlaması karşısında da kayıtsız kalamayız.

Tüm bunlar Almanya’daki siyasi tartışmaları strese sokacaktır çünkü bu tartışmalar nahoş, yorucu ve çelişkilerle dolu olduğu gibi buna karşı öne sürülebilecek ahlaki ve kuralcı çekincelerin yanı sıra çıkarlarımız da inkar edilemez. Bu, başarı garanti etmeyen ve riskler içeren bir yoldur.

Ancak Türklerin -Batı’ya, Avrupa’ya ve NATO’ya sırt çevireceği- tehlikeli bir yola sapması bizim için olduğu kadar Türkiye’nin vatandaşları açısından da çok daha büyük bir risktir.