Portre

Eyüp’te bir kandil: Mustafa Sabri Küçükaşçı

Zihnimizin bir portreler galerisi vardır. Bu galeride sevdiğimiz insanlara dair görsel imajlar yer alırken bu görsel arşivi zenginleştiren farklı yoğunluklarda birtakım bilgiler/bilgi kırıntıları da yer alır. Bu galeri, kendi hayat yolculuğu sırasında insanın sürprizlere pek açık olmayan sabitlerinden biridir; öyle olmasını dilediği için…

Örneğin, galeride yer alan eş, anne, baba, çocuk veya kardeş, hala, teyze, arkadaş, dost vb. hep aynı tazeliği ile ve sonsuza kadar yaşayacak gibidir. Oysa kader en büyük hakikat olan ölümün anahtarını çevirmeye başladığında galerinin sırrı da dökülmeye başlar. Hiç ölüm yakıştırıl(a)mayan listenin farklı karelerindeki ışıklar söner. En trajik olan ise galeriden tek bir kişi gitmediği halde arşiv sahibinin üzerine kilitlenmesidir hakikat sandığının; üzerine bir çizik atılmasıdır.

ASUDE BAHAR ÜLKESİ

En büyük hakikat olmasına rağmen ölüm karşısında çaresizdir insan. Oysa, giden sadece insanın maddi varlığıdır -bazıları için-. Fakat yapıp-ettikleri, yazıp-çizdikleri veya anlattıkları ile kendi fiziksel varlığını adeta klonlamış ve sonsuza dek yaşatacak eserlere imza atmış kişiler için ölüm “asude bir bahar ülkesidir” sadece…

Hiç kimse, ölümün “çözülemez” doğasına dair bugüne kadar “mutlak hakikat” tanımlamasından başka bir şey ortaya koyamadı; koyması da mümkün görünmüyor. Dostoyevski’nin “Budala”sında idama mahkum edilen Prens Mışkin’in ölüme giderken, ölüm anını nasıl ötelemeye, zihin/zaman bağlamında nasıl ertelemeye çalıştığını şu satırlardan okuruz:

“Önümde uzun bir hayat var, üç sokak geçeceğiz. İşte birinciyi geçtik, sonra şu sokak var. Arkasından sağ yanında fırın olan sokak gelecek… Daha fırına çok var!”

ÖLÜM BİR SARSILMADIR

Dünyanın en büyük küresel markalarından birinin üst düzey yöneticisi iken genç yaşında hayatını kaybeden Steve Jobs(1955-2011) hastalık demlerinde, “İş aleminde başarının zirvesine ulaştım. Şu anda hayatımı gözden geçirirken, tüm zenginlik ve şöhretin ölümün karşısında solduğunu ve anlamsızlaştığını anlıyorum. Servetimi birlikte götüremiyorum. Götürebildiğim tek şey sevginin oluşturduğu hatıralarım” demişti; el-hak doğru…

Çünkü ölüm, soğuk bir sarsılmadır. Çok yakınındaki birini kaybeden insan için küçük kıyamet kopmuş demektir. Ne kadar hazırlıklı olunursa olunsun; dini, kültürel ve geleneksel kodlarla ne kadar içselleştirilmeye çalışılırsa çalışılsın ölüm derin bir çukur açar insanın içinde… Hele yakınında olan, elini uzattığı anda dokunacak kadar hayatına dahil olan birini genç yaşta kaybetmiş ise…

SESSİZ VE DERİNDEN…

İşte, çok genç sayılabilecek bir yaşta dünya sürgününü tamamlayan Prof. Dr. Mustafa Sabri Küçükaşçı da böylesine derin bir kuyu açarak çekildi hepimizin hayatından…

Ülkemizde mebzul miktarda tarihçi var. Tarih bilimi, gündelik hayatımıza dahil oldu son yıllarda. Popüler tarih araştırmacılarının aktardıklarının yanı sıra, ilmini, çağından sorumla bir aydın hassasiyetiyle yürüten, varlığını sadece eserleri ile duyuran isimlerden biri idi Küçükaşçı. Çok az bilim insanının çalıştığı “İslam tarihi” araştırmaları sahasında ortaya koyduğu derinlikli eserleri, üstlendiği resmi/gayriresmi görevleri dışında şair İbrahim Tenekeci’nin ifadesiyle “Ölüm düşüncesi insanı hızlandırıyor” mucibince çalışan bu güzel insan, geride bıraktığı eserleri ve hoş sadası ile ölümüzler kervanına adını yazdırmayı başarmış bir genç alimdi… Sanki, İbn-i Tufeyl’in “öleceğini bilen ancak bilmiyormuş gibi yaşayan”lar tarifinin ete-kemiğe bürünmüş aktörü gibi yaşamıştı.

Topkapı Sarayı Başkanlığı, hocalığı, sohbetleri, eserleri.. Bunların hiçbiri bir anlam ifade etmemiş olsa dahi, ülkemizde “Haremeyn” konusunda ortaya konulmuş dikkatin mimarı olması onu hayır dualar ile anmamız için yeterlidir. Hz. Peygamber aşkı ile yöneldiği bu ilim sahası ona İslam aleminin en mübarek mekanlarından biri olan Haremeyn üzerine uzmanlaşma ödevi yüklemişti. Bu ödev, “Cahiliye’den Emevilerin Sonuna Kadar Haremeyn” ve “Abbasiler’den Osmanlılar’a Mekke-Medine Tarihi” isimli muhteşem eserlerle taçlandı. Ayrıca, Efendimizin mübareksoyundan gelenleri ifade eden “seyyid” ve “şerif” terimleri konusunda da yeni bilgileri bilim tarihinin hizmetine sundu.

PEYGAMBER SEVGİLİSİ

Yakın dostu ve çalışma arkadaşı Prof. Dr. Erhan Afyoncu’nun aktardığına göre (Ömrünü Mekke ve Medine Tarihine Hasretmişti, Sabah Gazetesi, 6 Ağustos 2023), sık sık, yine genç yaşta aramızda ayrılan merhum Prof. Dr. A. Haluk Dursun’un (1957-2919), Devletler erkân ile milletler ise edeple ayakta durur sözünü sık sık tekrarlar, 1071’den sonra biz burada İslamiyet’in bir anlamda yeni bir yaşanma şeklini; bir adap ve erkanını ortaya koymuş milletiz” diyen Prof. Küçükaşçı’nın Haremeyn ilgisi/ sevgisinin birinci sebebi Hz. Peygamber ise, ikincisi büyük dedesi merhum Hacıveyiszade Mustafa Efendi (1887-1960) ve yakın akrabalarından şair ve mütefekkir merhum Ali Ulvi Kurucu(1922-2002)’dur:

“Merhum Ali Ulvi Kurucu, benim yakın akrabam ve manevi büyüğüm, yetişmemde büyük katkısı olmuş bir kişi. Ben Konya’da ilk defa gördüğüm zaman ‘Medine-i Münevvere’de olmak bize çok dost kazandırıyor’ sözünü duymuştum. Sonraki dönemlerde de her görüştüğüm zaman mutlaka bu sözün bir fırsatta tekrarlanmış olması benim zihnimi uzunca süre meşgul etti. Fakülte yıllarından itibaren yetişmemde büyük katkısı olan ve her iki tezimde de danışmanlık yapan Mustafa Fayda Hocamın da teşvikleriyle Haremeyn Tarihi‘ni çalışmaya karar verdim.”

Hacıveyiszade Mustafa, Konya’nın manevi mimarlarından… Babası, Zar Efendi Medresesi’nin müderrisi Hacı Veyis Efendi’dir. İlk eğitimini babasından daha sonra intisap ettiği Bekir Sami Paşa Medresesi’nde ise başta Şeyh Mehmed Bahâeddin Efendi olmak üzere pek çok alimden dersler aldı. Cumhuriyet döneminde “Kurucu” soyadını alan Hacıveyiszâde Mustafa Efendi, 1940’lı yıllarda Piri Mehmed Paşa Camii, 1950’den itibaren ise Aziziye Camii’nde imam-hatiplik yapmış, çeşitli cami ve hapishanelerde vâiz olarak hizmet vermiş, Konya İmam-Hatip Okulu’nda Arapça, tefsir, hadis, fıkıh dersleri okutmuştur. 

Prof. Küçükaşçı’ya büyük dedesinden kalan en büyük miras, “güler yüzü, hoşsohbeti, karşısındakinden iltifatını esirgemeyen, mert ve dürüst, affedici ve birleştirici vasıfları” oldu.

KURUCU’NUN ETKİSİ

Prof. Küçükaşçı’nın hayatını şekillendiren Ali Ulvi Kurucu da Konya’nın manevi değerlerinden biri. Hacıveyiszade İbrahim Efendi’nin oğludur. Dedesi Veyis Efendi ve amcası Hacıveyiszâde Mustafa Efendi, ‘ilim evi’ olarak anılan aile ocağının dini ilimlere hizmetleriyle tanınmış simalarıdır. İlk eğitimini babasından sonrasında ise Kadiri şeyhi Hafız Ali Efendi’den dersler alan Kurucu, Türkiye’de “dini ilimlerde derinleşmeye uygun bir ortam bulamayınca ailesiyle birlikte Medine’ye göç etti.”

Mısır’a giderek El Ezher’e kaydolan Ali Ulvi Kurucu, burada Mustafa RunyunAli Yakup CenkçilerAhmet Davudoğluİsmail Ezherli gibi bir arkadaş grubu ile eski şeyhülislam Mustafa Sabri EfendiMehmed İhsan Efendive Zahid Kevseri gibi tanınmış alimlerden dersler aldı. Eğitimini tamamladıktan sonra Medine’ye döndü. Profesyonel çalışmalarının yanı sıra Türk hacılarla çok yakından ilgilendi ve bu vesileyle doğduğu topraklara ilgisi hiç azalmadı. Şiirde Mehmed Akif Ersoy, nesirde ise Cenap Şahabeddin’i kendine rehber edindi.

İşte, Prof. Dr. Mustafa Sabri Küçükaşçı böyle güçlü bir genetik mirasın taşıyıcısı idi. Çünkü o, büyük dedeleri gibi “Türklerin dini hayatına baktığında Kur’an’a, Kabe’ye ve Hz. Peygambere hürmet”in neye tekabül ettiğini çok iyi kavramış ve yansıtmıştı.

BAŞARILI BİR KARİYER

Küçükaşcı, 22 Aralık 1964’te Konya’da doğdu. Babası Hacıveyiszade Mustafa Efendi’nin torunu Ahmet Ziya Bey, annesi Konya’nın ilk sakinlerinden Atçekenlerden Sevim Hanım. İlkokul eğitimini Meram’da tamamlayan Küçükaşcı, Konya’nın meşhur kıraat hocalarından İsmail Ketenci Hoca Efendi‘den Kur’an-ı Kerim dersleri aldı. 1977’de başladığı hıfzını 1979’da tamamladı.

Konya İmam Hatip Lisesinden 1985’te mezun oldu. Ardından girdiği Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesini 1990’da bitirdi. Haziran 1991’de Sosyal Bilimler Enstitüsüne araştırma görevlisi olarak atandı. Aynı yıl kasım ayında araştırma yapmak ve Arapça bilgisini geliştirmek amacıyla Medine-i Münevvere’ye gitti.

1996’da Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi Tarih Eğitimi Bölümünde İslam Tarihi ve Medeniyeti dersleri okutmak için öğretim görevlisi olarak tayin edildi. 1993’te yine kendisi gibi Konyalı -akrabası da olan- Prof. Dr. Mustafa Fayda yönetiminde “Emeviler Döneminde Medine” adlı teziyle yüksek lisansını bitirdi. 1999’da Prof. Fayda’nın danışmanlığında “Cahiliye’den Emeviler’in Sonuna Kadar Haremeyn” adlı teziyle de doktor oldu.

DURSUN’LA HALEF-SELEF

2002’de Marmara Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Ortaçağ Tarihi Anabilim Dalı’na ‘yardımcı doçent’ olarak atandı. 2007’de doçent, 2013’te profesör oldu. Tarih Bölümünde Ortaçağ alanında dersler vererek yüzlerce öğrenci yetiştirdi.

2010-2013 yılları arasında Fen-Edebiyat Fakültesi dekan yardımcılığı, 2013-2015 yılları arasında İstanbul Türbeler Müzesi Müdürlüğü yaptı. Prof. Dr. A. Haluk Dursun’un vefatı üzerine, 2015-2019 yılları arasında Topkapı Sarayı Müzesi Başkanlığı’na getirildi. Bu görevinde iken çok kıymetli müzecilik faaliyetleri ile birlikte Japonya’da düzenlenen “Hazineler ve Osmanlı İmparatorluğu’nda Lale Geleneği” başlıklı uluslararası bir sergiye de başkanlık etti.

2022’de emekli olunca Fatih Sultan Mehmet Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Bilim Tarihi Bölümünde göreve başladı.

1996 yılından vefatına kadar Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi’nde müellif-redaktör olarak görev yaptı. Kaleme aldığı 85 (7’si ortak) ansiklopedi maddesi yayımlandı.
Cumhurbaşkanlığı Milli Saraylar İdaresi Başkanlığı danışma kurulu üyeliği, TUBA-Maarif Vakfı’nın ortaklaşa hazırladığı Türk Eğitim Tarihi Ansiklopedisi ilim heyeti üyesi ve anabilim dalı başkanlığı, Çamlıca Camii’nde kurulan İslam Eserleri Müzesi bilim kurulu başkanlığı, Türk Tarih Kurumu asil üyeliği ve Prof. Dr. Fuat Sezgin İslam Bilim Tarihi Enstitüsü müdürlüğü görevlerinde bulundu.

30 Temmuz 2023’te ise Hakk’a kavuştu.

KİM İSTEMEZ EYÜP’Ü!

Bir ansiklopedi maddesi olarak kısacık ‘terceme-i hal’i böyle olan Prof. Dr. Mustafa Sabri Küçükaşçı’nın, vefatından önce talebesi Uğur Demir ile yaptığı sohbeti, yine yakın dostu Dr. Coşkun Yılmaz (İstanbul İl Kültür Müdürü) şöyle aktarıyor (İslam Tarihine Müslümanca Bakış, Litros Sanat Gazetesi, Ağustos/2):

“(Uğur Demir) Eyüp Sultan ile ilgili bir çalışma üzerine konuşurlarken, ‘Hocam, Eyüp Sultan’a defnedilmek ister misiniz?’ diye sormuş. (Hoca) “Kim istemez ki” demiş. Daha sonra da ‘Bir gün ölüp de defnederlerse sen de Mustafa hocanın kerameti diye anlatırsın’ diye bir nükte yapmış.”

Bu nükte gerçekleşti; dostları ve ailesinin girişimleri üzerine Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın onayıyla bu gizli vasiyeti hayat buldu ve Mihrişah Sultan Haziresi’ne defnedilerek, Eyüp Sultan Hazretlerine komşu oldu.

Çünkü Küçükaşçı için Eyüp Sultan ve çevresinin önemi çok büyüktü:

“Peygamber Efendimiz, sürekli öğreten birisi ve bunların sonraki nesillere aktarılmasını tavsiye ederdi. Ashabın Kufe’ye, Şam’a gitmesi, Ebu Eyyub El-Ensari’nin ta İstanbul’a kadar gelmesi, Hala Sultan’ın Kıbrıs’a gitmesi bundandır. Çünkü bir hadis-i şerifte ‘Ashabımdan birisi gittiği yerde şehit olursa, hayatını kaybederse kıyamet gününde benim sancağımın altına, onun sancağı altına geleceklerdir’ deniyor.”

‘İNSANLAR UYKUDADIR’

Prof. Dr. Mustafa Sabri Küçükaşçı’nın vefatıyla ülkemiz İslam tarihi ve kültürü araştırmaları konusunda çok kıymetli bir hazinesini kaybetti ancak bir şeyi kazanmış oldu: Küçükaşçı, bir öncü olarak incelikli bir yol açtı ve bu yolda yürümek isteyenlere ‘helallik’ verdi. 

İslam düşüncesi ve tarih yazımı, Orta Çağ’da şehir (özellikle Haremeyn), İstanbul tarihi ve kültürü ve son asır Konya aileleri (Konya Büyükşehir Belediyesince yayımlanan ‘Darülmülk Konya’ isimli ansiklopedik dergisi Dr. Coşkun Yılmaz ile birlikte yayına hazırlıyordu; derginin “Hz. Mevlana Özel Sayısı” vefat ettiği gün matbaaya gönderilmişti) hakkında yarım kalmış çalışmalarını kendinden sonraki samimi yol arkadaşlarına bıraktı.  

Dr. Coşkun Yılmaz’ın ifadesiyle Varis-i Veyiszade, Aşık-ı Resulullah ve ehlibeyt, İslam tarihiyle çalışmaları, güzel ahlakı, dostlarına vefası, mücamelesi, sehaveti, mütebessim çehresi, her derde deva gayreti ile temeyyüz eden Hafız Mustafa Küçükaşçı’sız bu dünya biraz daha fakir şimdi…”

Doğru fakat o, “aslında ebediyete geçiş” yaptı diye düşünmeliyiz. Çünkü inanıyoruz ki, “insanlar uykudadır ve ölüm onların uyanışıdır.”

Necip Fazıl Kısakürek’in “Ölüm güzel şey; budur perde altından haber/ Hiç güzel olmasaydı ölür müydü Peygamber”şah beytini yeniden hatırlayarak, Prof. Dr. Mustafa Sabri Küçükaşçı ve önden giden bütün ululara, ustalara, üstadlara, alimlere, mütefekkirlere rahmet diliyoruz. 

Cümlesinin menzili mübarek, makamı ali olsun…