Portre

Asya’nın son büyük özgürlük savaşçası: Osman Batur

Dünya, mezar taşında ‘kahraman’ yazan yüz binlerce insana kabir olmuş bir küre. Kimi asker, kimi politikacı, kimi sanatkâr, kimi sporcu…

2 Eylül 1686 tarihinde şehit düşen son Budin valisi Abdurrahman Abdi Arnavut Paşa’nın mezar taşında büyük harflerle “Kahraman düşmandı, rahat uyusun!” diye yazar. Düşmanının bile saygısını kazanmış olan bir idareci…

Doğu Türkistan, en büyük iç acılarımızdan biri. Yıllardır süren işgal, işkence, soykırım, mankurtlaştırma operasyonunun merkezi olan yaklaşık 25 milyonluk bu Türk toplumuna karşı dikkatlerimiz rivayetten öteye geçemiyor. Günümüz Çin yönetimi tarafından boğulan ve her isyan girişimi soykırımla önlenen bu ata toprağının trajedisini anlayabilmek ve anlatabilmek için tarihini ve kahramanlarını iyi tanımamız gerekiyor.

Çin’in Doğu Türkistan’ı işgal etme girişimi 18. yüzyılın ortalarında başlar. Mançur Hanedanı dönemindeki bu teşebbüs karşısında Uygurlar ellerindeki tüm imkânları kullanarak kendilerini savundular. Doğu Türkistanlılar binlerce şehit vermiş olmalarına rağmen yaklaşık bir asır boyunca silah ve asker bakımından çok çok üstün olan Mançurlara karşı ülkelerini korumayı başardılar.

1863’te Yakup Beğ’in üstün kabiliyeti ile Çin güçleri püskürtülmüştü. Çinlilerin geri çekilmesini sağlayan büyük lider dönemin Osmanlı padişahı Sultan Abdülaziz’e elçi gönderdi ve himaye istedi. Hatta bir şehzade göndererek Doğu Türkistan’daki yeni devletin başına geçmesini talep etti. Padişah, bir askeri heyet, biraz para ve silahı Yakup Beğ’e ulaştırmayı başardı. Bunun üzerine Doğu Türkistan’da Osmanlı padişahı adına gümüş para bastırıldı, hutbe irat edildi. Bu gelişmeler Ruslar, Çinliler ve İngilizlerin dikkatinden kaçmadı. İngilizler durumdan vazife çıkararak yeni devlete siyaseten elçilik bile açtılar ancak Sultan Abdülaziz’in tahttan indirilmesi üzerine Doğu Türkistan’la kurulan ilişki de akamete uğradı. Bunu fırsat bilen Mançurlar yeniden harekete geçti ve 1875 yılında yeni bir işgal hareketi başlattı. Sayıca çok üstün olan Çin ordusuna karşı kahramanca direnen Yakup Beğ’in aniden hayatını kaybetmesi üzerine cephe düştü. Mançurlar yeniden Doğu Türkistan’ı işgal etti. Bu öldürücü darbenin ardından Doğu Türkistan’ın adı ‘yeni toprak’ anlamına gelen ‘Shin Chiang’ (Şincan) olarak değiştirildi. Ülkenin merkezi İli’den Urumçi’ye taşındı. Mançur Hanedanı 1911 yılında yıkılmış olmasına rağmen Uygurlar üzerindeki baskılar Mançurların devamı olan Çin eliyle artarak devam etti.

Uygur liderler kurşuna dizildi

Yaklaşık 1 milyon 830 bin kilometrekare toprak büyüklüğüne, trilyon dolarları bulan yer altı zenginliğine sahip olan Doğu Türkistan’da ilk cumhuriyet 12 Kasım 1933’te Kaşgar’da, Doğu Türkistan İslam Cumhuriyeti adıyla kuruldu. İlk cumhurbaşkanı Hoca Niyaz Hacı, yardımcısı ise Sabit Damolla idi. Bu cumhuriyet ancak 3 yıl kadar yaşayabildi; 1937’de Sovyetler Birliği’nin desteği ile Çin tarafından yıkıldı. Hoca Niyaz Hacı ile Sabit Damolla kurşuna dizilerek katledildi.

İkinci cumhuriyet 12 Kasım 1944’te, Gulca’da Doğu Türkistan adıyla kuruldu. Alihan Töre ve Ahmetcan Kasimi bu cumhuriyetin iki önemli ismi idi. Kaderi ilk cumhuriyet gibi oldu. Sovyetlerin desteği ile yine Çin tarafından kanlı bir şekilde yıkıldı. Alihan Töre, Sovyet askerleri tarafından kaçırıldı ve onun üzerinden Çin’le pazarlığa giriştiler. Yapılan anlaşma üzerine içinde Uygurların da olduğu bir hükümet tesis edildi. 1947’de, eğitimini Türkiye’de tamamlayan Dr. Mesut Sabri Baykuzu, Doğu Türkistan Eyalet Başkanı olarak atandı. Fakat Baykuzu milli kültür hamleleri ile hem Rusları hem de Çinlileri kızdırınca görevden alındı, yerine Sovyetlerin adamı Burhan Şehidi getirildi.

1949’da, Mao Ze-dong tarafından Çin Komünist Partisi eliyle kanlı bir şekilde işgal edilen Doğu Türkistan o tarihten bu yana insanlık dışı psikolojik harekât, işkence ve zulümle karşı karşıya. Yaşadığı mezalime karşı eylem yapanları en ağır şekilde cezalandıran Çin’in devlet terörü dünya tarafından görmezden geliniyor. Milli ve kültürel soykırım, asimilasyon, kitlesel tecrit, seyahat yasağı, acımasız nüfus planlaması uygulamaları ile öz yurdunda garip olan Uygurların, Çin işgalinin 76. yılında yine aynı acılara muhatap olduğunu, güç-bela bu zulümden kurtulup Türkiye’ye veya başka ülkelere gidebilenlerin anlattıkları ile öğrenebiliyoruz.

Barın’dan Hoten’e büyük katliam

1949’daki kanlı işgali bütün dünyaya duyurmak üzere Doğu Türkistan’ın efsanevi liderleri İsa Yusuf Alptekin ve Mehmet Emin Buğra’nın da aralarında bulunduğu bazı Türkistanlı liderler ülkeyi zor şartlar altında terk ettiler. Tibet üzerinden Himalayalar yoluyla önce Hindistan’a, hayatta kalabilenlerin bir kısmı da Türkiye’ye ulaştı.

Çin istilasına karşı kahramanca mücadele eden Osman Batur, Canım Han, Dr. Mesut Sabri Baykuzu (Baykizi), Oraz Beğ, Davut Kadı, Abdülgâfur Sabri, Gani Bahadır, Nuri Beğ, Rozi Muhammed Beğ, İsa Yusuf Alptekin, Mehmet Emin Buğra, Cihangir Hoca, Dolkun İsa, İlham Tohti gibi isimlere özel mercek tutmamız gerekiyor.

Ayrıca, 1990’daki Barın, 1995’teki Hoten, 1997’deki Gulca, 2009’daki Urumçi, 2013’teki Hoten Hanerik, 2014’teki Yarkent İlişku katliamı hafızalarımızda yerini koruyor. BM tarafından ‘bile’ katliam olarak değerlendirilen 5 Temmuz 2009 Urumçi vahşetine karşı dünyanın sessizliği de (tıpkı bugün Gazze’deki sessizlik gibi) kayıtlara geçmiş durumda…

Çin’in milli kimlik ve kültür imhasına karşı mücadele eden Uygur kahramanları arasında ilk sıralarda yer alan Osman Batur, özel olarak üzerinde durmamız gereken bir kimlik. Önderi Böke Batur’un “Bir gün biz kâfirleri yine çöllerin öbür tarafına atacağız. Sayıları Taklamakan Çölü’ndeki kum taneleri kadar olsa bile” sözünü kendine ilke edinmiş bir cesur yürektir. “Ben can verebilirim ancak milletim durdukça mücadeleye devam edecektir (…) Bugün silahımızı alanlar, yarın canımızı da alırlar. Ben silahımı Çinlilere vermem. İstiyorlarsa ve güçleri yetiyorsa, gelip alsınlar” diyerek mücadelesini sürdürmüş Kazak asıllı bir Müslüman yiğittir.

Osman Batur, 1899’da (bazı kaynaklarda 1900) Altay’ın Köktogay bölgesi Öndirkara köyünde dünyaya geldi. Asıl adı Osman İslâmoğlu’dur. Kazak asıllı Osman’a ‘kahraman, yiğit’ anlamına gelen ‘Batur’ unvanını halkı vermiştir. Çocukluğunu at üzerinde, göçebe Kazak hayatı yaşayarak geçirmiş, 10 yaşına geldiğinde mükemmel bir binici ve avcı olmuş, yaşıtı olan çocuklara göre iri yapılı ve güçlü olduğu için Çin’in belalısı olan dönemin Doğu Türkistan savaşçılarından Böke Batur’un dikkatini çekerek 12 yaşında onun himayesine girmiştir. Böke Batur’un yanında savaş taktikleri öğrenmiştir.

Camiler yıkılmasın, Kur’an yakılmasın!

Osman Batur, 1940’tan itibaren Çin ve Sovyet rejimine karşı yürütülen isyanların içinde oldu. Halkının mera haklarını savunmak için Hançin Sheng Şicai yönetimine karşı yaptığı eylem ilk isyanı idi. Bu eylemin sebebi, Urumçi idaresinin 5 Temmuz 1940’ta Altay’da Ruslar’a maden arama izni vermesi olmuştu. 10 Mayıs 1941’de Osman Batur’un emriyle başlayan eylem sonucu birçok Rus kurşuna dizildi. Ekim 1941’den itibaren millî ayaklanmanın liderliğini kendisi üstlendi. Çinliler ve Ruslar bu isyanı bastırmak için bütün güçlerini kullandılar ancak başarılı olamadılar.

Şöyle bir rivayet vardır: Bir gün yengesinin yanında iken Moğol askerleri yengesini ve daha çocuk yaşta olan Osman’ı tutuklar. Yola devam ederken bir anda askerlerin üstüne atılır ve ikisini yere devirerek ellerinden kurtulur. Durumu öğrenen Moğolların görevlendirdiği Küliy Teyci, olayı anlamak üzere Osman’ın evine gelir. Osman’ın verdiği cevap askeri şaşırtmıştır: “Evet bu işi ben yaptım fakat bunu iddia edildiği gibi kişisel bir çıkar için değil, milletimizin zaten yüce olan şanını kendi çapımda daha da yükseltmek için yaptım. Eğer beni böyle uydurma suçlamalar ile yakalasalardı onlar için övünç kaynağı olacak ve beni aşağılayacaklardı. Bu fırsatı onlara vermedim. Olay budur” deyince Küliy Teyci hiç ses etmeden oradan ayrılır. Karargâha gidince delikanlıyı bulamadığını söyler. Böylece olay kapanır.

İsmi duyulmaya başlamıştır. Çok fazla konuşmayan, sakin, uzun boylu, esmer ve sürekli ciddi bir yüz hattı olan Osman Batur, 40 yaşına kadar ailesi ile kendi arazilerinde çiftçilikle uğraşmıştır. 1934’te Çinli askerlerin köyüne saldırarak camiyi yağmalaması ve camideki Kur’an-ı Kerimleri yakması üzerine çılgına dönmüştür.

‘Altay Kazaklarının Hanı’

Çin, bütün Türk topraklarında yeni bir zulmü devreye almıştır. Din âlimleri tutuklanmaya, camiler yakılmaya, halkın elindeki silahlar toplanmaya başlamış, direnenler ya işkenceye maruz kalmış veya kurşuna dizilmiştir. Osman Batur böyle bir iklimde, “Bugün silahımızı alanlar yarın canımızı da alırlar. Ben silahımı Çinlilere vermem, güçleri yetiyorsa gelip kendileri alsın” diyerek Doğu Türkistan direnişini başlatır. Kısa sürede 30 bin kişilik silahlı bir güce ulaşır. Bütün Altay ve Doğu Türkistan topraklarını kurtarmak için yola çıkar. İki yıl içinde büyük bir başarı elde eder ve 22 Haziran 1943 tarihinde Hür Altay/Erikti Altay Teşkilat Divanı, Bulgun’da yapılan görkemli bir törenle kendisine “Altay Kazaklarının Hanı” unvanı verilir.

O dönem sadece Osman Batur değil, ülkenin farklı bölgelerinde mücadelelerini sürdüren Kaseyin Batır, Süleyman Batır, Musa Mergen Aktepe, Sulibay, Ökürbay, Nogaybay, Ahid Hacı, Zelebay Teyci, Halil Teyci, Karakul Zalin, Nurgocay Batur gibi isimlerle de güç birliği halindedir. Bu kahraman mücahitlerin vurduğu darbelerle Çin, Doğu Türkistan’da büyük kayıplar vermiş ve kontrolü kaybetmiştir.

Altay Kazaklarının ‘Kerey’ boyu Sırmalı kolundan olan Osman Batur’un babası saygın bir Kazak lideri İslâm Beğ, annesi ise Güldane Hatun’dur. Kaynaklarda birden fazla evlilik yaptığı yazılan Osman Batur’un ‘baş eşi’ Bayan Ayım, çocukları ise Yusup (Yüsüp), Nur Ali ve Abdulkerim’dir (Bir kızının Türkiye’ye giden kafile içinde olduğu ifade edilmekle birlikte bu konuda kesin bir bilgi yoktur). Kahramanın ailesinin Çin yönetimi tarafından her zaman hedef olduğu, birçoğunun zindanlara atıldığı, bazılarının asılarak idam edildiği, bir kısmının ise sürgüne gönderildiği bilinmektedir.

‘Soğuk Savaş’ın işaret fişeği

1944’te kurulan Sovyet destekli ikinci Doğu Türkistan Cumhuriyeti’nde Altay Valisi olarak görev yapan Osman Batur’un giderek şiddetlenen Sovyet ve Çin zulmüne karşı sistemli olarak ayaklanması bu dönemlerde başlar. 1947 yılında Moğolistan’a karşı büyük bir direniş başlatan Osman Batur’un tarihe ‘Baitag Bogd Muharebesi’ (Baytağ Bogdo Dağları Savaşı) olarak geçen savaş onun adını bütün dünyaya duyurur. Çin, Moğolistan ve Sovyetler için stratejik öneme sahip bir geçiş noktasında meydana gelen bu savaş, Çin’in kuzey batısındaki Altay bölgesinde, Doğu Türkistanlı Kazak direnişçilerle Moğolistan Halk Cumhuriyeti ordusu arasında geçen stratejik ve kanlı bir çatışmadır. Hatta bu vekâlet savaşı ‘Soğuk Savaş’ın ayak sesi olarak bilinir.

Bu savaşa gelmeden, 1944-1946 yılları arasında, arkasında bir dağ gibi duran Kazak fedailerle Çin ve Sovyet destekli birliklere karşı kahramanca savaşmıştır. 1946’da Çin hükümetiyle göstermelik/geçici bir anlaşma yapmış, bunun üzerine resmi görev verilerek ‘komutan’ statüsü elde etmiş ve maaşa bağlanmıştır.

1947’de işler değişmeye başlamıştır. Sovyet destekli Moğol askerleri Osman Batur’un Baytağ Bogdo’daki birliklerine karşı galip gelmektedir. Osman Batur, tehlikeyi sezmiş, asıl hedefin Kazaklar ve Doğu Türkistan olduğunu değerlendirerek büyük bir direnişe girişmiştir. Sadece hafif silahlara sahip olan atlı 3 bin Kazak savaşçı, Sovyet destekli düzenli Moğol ordusuna karşı ölüm-kalım mücadelesine başlamıştır. Telsiz, uçak gibi her türlü lojistik desteği olan Moğollarla girişilen savaş günlerce sürmüştür. Kazaklar büyük kayıplar vermiştir. Bu aynı zamanda Osman Batur için de ‘son büyük cephe’dir.

Osman Batur, halkı Kazakları ve vatanı Doğu Türkistan’ı korumak için mücadelesine ara vermeden devam etmiştir. Ezanın susmaması, bayrağın düşmemesi, Doğu Türkistan’ın yeniden özgürlüğüne kavuşması için yer altında ve yer üstünde onlarca çatışmayı yönetmiş veya bizzat katılmıştır. Osman Batur’u ve yiğitlerini yakalamak isteyen Çin, tankları ve uçakları devreye sokarak bir cadı avına girişmiştir. Osman Batur, 1951 yılında yakalanarak Urumçi’ye götürülmüş, kurulan düzmece mahkemede ‘devrime ihanet’, ‘Panislamizm’ ve ‘Pantürkizm’ suçlamalarıyla idama mahkûm edilerek aynı yılın 29 Nisan’ında kurşuna dizilerek katledilmiştir. Akla hayale gelmeyecek işkencelerden geçirilir. Önce kulakları sonra elleri kesilir. İşkence sırasında bile “Ben ölebilirim ama dünya durdukça benim milletim mücadeleye devam edecek” diyerek işkencecilerinin yüzüne haykırmıştır. Cesedi günlerce at üzerinde sokaklarda dolaştırılarak Uygurlara gözdağı verilmeye çalışılmıştır.

‘Oğlumu bugünler için doğurdum’

Vefatının ardından annesinin ettiği dua bugüne de mirastır aslında:

“Ben oğlumu bu günler için doğurdum. Çinliler asırlardır koyun boğazlar gibi biz Türk’leri öldürüyorlar. Bizim canımız, bizden önce ölenlerin canından daha kıymetli değildir. Bizden sonrakilerin yaşaması için oğlum, ben diğer çocuklarım ölmeye hazırız.”

Doğu Türkistanlı yazar Abdurraman Hacımelek, Osman Batur’un şehâdet anını şu tüyler ürpertici cümlelerle anlatır:

Çinliler, nişan almış bekliyorlardı. Osman Batur ‘Allahu Ekber’ dedi ve ardından kurşun sesleri geldi. Sanki namaz kılıyordu. Önce dizüstü düştü sonra alnı secdeye vardı. Bir rütbe daha kazanmıştı; şehitlik…”

Osman Batur, Doğu Türkistan’ın, özellikle bu topraklarda yaşayan Kazakların milli kahramanı olarak tarihe altın harflerle ismini yazdırdı. Şahadetinin ardından ailesinden geriye kalanlar ve silah arkadaşlarının pek çoğu Himalayalar üzerinden Türkiye’ye ve başka ülkelere gittiler.

Adı ölümsüzler listesine yazıldı. 1981’de Tayvan’daki “Milli Devrim Şehitleri Anıtı”na dahil edilerek büyük bir törenle anıldı. Bu anma programı, Tayvan’ın Çin’e karşı öteden beri süren siyasi gerginliğe bir malzeme olduğu iddia edilmiş olsa da önemlidir.

Osman Batur adı, Doğu Türkistan, Kazak ve Türk dünyasında baskıcı ve sömürgeci Çin ve Rus politikalarına karşı ‘bağımsızlık sembolü’ olarak kabul edilmektedir. Askeri stratejisi ile Sovyetler, Çinliler ve Moğollarla başabaş mücadele eden en önemli Türk kahramanlarından biri olarak tarihe geçmiştir. Sadece Doğu Türkistan değil Altay topraklarının da kurtarılmasını hedefleyen, bu topraklarda Türk ve İslam medeniyetinin sonsuza kadar yaşatılması ülküsünü taşıyan Osman Batur için “Asya’nın son büyük özgürlük savaşçısı” diyebiliriz.

 

Etiket /