Kültür Yazarlar

Bir Aşk Hikayesi: Ali ve Nino

Masal sonları “ Gökten üç elma düştü; biri bana, öbürü dinleyenlere, diğeri de tüm iyi insanlara olsun.” şeklinde biter. Bir rivayete göre bu elmalar şans elmalarıdır. Aslında bu elmaların hepsi uzağa düşer ve kimse göremez. Ancak şanslı kişiyseniz bu elmayı görebilir ve sizi bir ömür boyu koruyup şans getirebileceğini hissedersiniz. Hakkında bildiğimiz kadarıyla elmalardan birinin kafasına düşerek kendisine şans getirdiğine inandığımız hayalet yazar Kurban Said’ ten bahsediyoruz. Çoğu yazarın yaşadığı dönemde değeri bilinmemiş olsa da Azerbaycanlı yazar Kurban Said kendisini çoğunluktan ayırmayı başarmıştır. Özellikle ilk basımı 1937 yılında yapıldıktan sonra 33 dile birden çevrilen epik aşk romanı Ali ve Nino, yazarın adının duyulmasında etkili olmuştur.

Gerçekte kim olduğu bilinmeyen yazar için ortaya atılan en güçlü iddia kendini Viyana’da Müslüman prens olarak tanıtan bir Yahudi oluşudur. Bakü’de doğan Kurban Said için bir kesim bu ismin takma ad olduğunu söylüyor ve dönemin şartlarını göz önüne aldığımızda Sovyetler’de rejim karşıtlarının gönderildiği çalışma kampı gulag’larda öldürülmüş milliyetçi bir şair olarak düşünüyor. Diğer kesim ise petrol zengini bir babanın güzel sanatlarla ilgilenen entelektüel oğlu olarak tanımlıyor. En ilginç tahmin ise, “Azeri milliyetçisi olan, eserlerinde etnik ve kültürel karışımı anavatana ihanet olarak tanımlayan yazar Josef Vezir.” açıklamasıyla Azerbaycan Ulusal Edebiyat Derneği’nden geliyor. Romanı okumamış bile olsanız filmi izlediğinizde böyle bir tahminin gerçek dışı olduğunu baş karakteri gözlemlediğiniz anda anlarsınız. Bu da “Azerbaycan Ulusal Edebiyat Derneği Kurban Said için ayakları yere basan bir açıklama yapmak yerine neden geçiştirip gerçek dışı nedenler sunuyor?” sorusunu akıllara getiriyor.

Amy belgeseliyle 2016 yılında En İyi Belgesel Oscar’ını kazanan İngiliz yönetmen Asif Kapadia, romanla aynı ismi taşıyan Ali ve Nino’nun aşkını beyaz perdeye taşıyor. 2016 yılında beyaz perdeye uyarlanan dünyaca ünlü roman, “kitabın fanlarını memnun etmeyi başarabildi mi?” sorusu tartışma konusu yaratmış olsa da çoğunluk tarafından beğenildiğini söylemek doğru olacaktır. Kitapların filmlerden daha iyi olduğu düşüncesini çürüten film, birçok sahnede vermiş olduğu görsellikle kitapta hayal edilemeyen birçok kısmın daha iyi yorumlandığı düşüncesini savunur. Azerbaycanlı Şii Müslüman Ali ile Gürcü Hıristiyan Nino’nun aşklarını anlatan film, 1914 yılında dünya haritası üzerinde tarihi bilgilerin akması ve kameranın haritada Azerbaycan’ı gösterip oraya doğru yakınlaşmasıyla başlıyor. Çok geçmeden iki gencin kameranın kadrajına girdiğini ve aslında o iki genç için orada olduğumuzun farkına varıyoruz. Bir süre sözsüz bir biçimde ilerleyen filme arkada çalan fon müziği eşlik ediyor ve adeta izleyici filmin içerisine çekilerek filmin bir parçası haline getiriliyor.

Film çoğu aşk filminin vazgeçilmez ögesi olan melodram aşk öyküsüyle ilerleseydi klasik dramatik havaya bürünmüş gözü yaşlı izleyiciden öteye geçemeyecekti. Ancak anlatıda yer yer etnografik ögelere rastlanması ve filmde yaşanacak olayların ilk başta yazılı bir biçimde verilmesi filmin tarih filmine dönüşmesini sağlamıştır. Bu duruma Azerbaycan’da yaşanan özgür ortamı gördükten sonra Nino’un İran’da Aliyi beklerken İran’ın kadını ikinci plana iten baskıcı atmosferini örnek olarak söyleyebiliriz. Diğer yandan film başlarken verilen bilgiler de Çarlık otokrasisinin yıkılıp yerine Sovyetler Birliği’nin kurulmasıyla sonuçlanan Rus Devrimi’nde Rusya’nın, Azerbaycan’ı işgal etmesi ve devamında Komünizm’e ilgi duyarak Rus ordusunda görev alan Azerbaycanlı askerlerin savaşı sorguladığını gördüğümüz sahne, filme tarihi film havası katmıştır.  Ayrıca sorgulama sahnesinde askerden birinin “Türk kardeşlerimi öldürmek istemiyorum” cümlesini kurması izleyici üzerinde etki yaratmıştır. O zamanın tarihine bakıp değerlendirdiğimizde Azerbaycanlı kardeşlerimizin geçmişten günümüze bizleri düşündüğünü ve korumaya çalıştığını yönetmen izleyicisine söylettirmeyi başarmıştır. Aynı zamanda bu sözle yönetmen Kapadia, madalyonun ters yüzünü bize gösteriyor. Biz Türkiye Türkleri’nin aynı kandan olduğumuz Azerbaycanlı soydaşlarımızın yaşadığı olumsuz olayları yok sayışımızı ve onların yaşadıklarından bile haberi olmayan çoğu kişinin varlığını tokat gibi suratımıza çarpıyor. En basit örnek olarak Azerbaycan ve Ermenistan arasında yaşanan Karabağ sorununu gündeme getirecek olsak tarih kitaplarında verilen yüzeysel bilgi dışında kaç kişi bu konu hakkında bilgi sahibi? Ne oldu da Kafkasya’da yaşayan dostlarımızı unuttuk? sorularını kendimize sorup cevapların gerçekliği üzerinde düşünüp özeleştiri yapmamız gerekir.

Kafkasların Romeo ve Juliet’i olan Ali ve Nino için din kavramının bir önemi kalmaz ve evlenmek için ailelerini ikna etmeyi başarırlar. Nino’yu ailesiyle tanıştırmak üzere Tiflis’e götüren Alihan Tiflis’te Nino’nun plotanik aşkı Ermeni asıllı Melik Nahararyan tarafından kaçırıldığını öğrenir. Çok geçmeden Nino’yu bulan Alihan, Melik Nahararyan’ı öldürür. Ve bu sahnelerden sonra filmin başka bir yöne doğru evrildiğini görürüz. Nino’yu kaçıran kişiyi öldürdükten sonra Alihan’ın kahramanlaştığını ve Gürcü kızının filmin geri kalan süresinde tek başına kaldığını söylemek mümkün. Nino’nun kaçırılmasının toplum tarafından duyulması sonucunda Nino’nun ailesinin telaşlanarak kızlarının bir daha evlenemeyeceğini düşünmesi Gürcü ya da Türk olunmasının bir şey değiştirmediğini ataerkil toplumun günümüzde olduğu gibi geçmişte de hayatımızın tam ortasında olduğunu izleyiciye göstermektedir. Yaşanılan olaylar sonucuna Dağıstan’a giden Alihan ve sevdiğinin peşinden giden Nino’nun orada evlenerek güzel bir köy yaşantısı içerisinde olduğunu gördüğümüzde filmin orada biteceği düşüncesine kapılsak bile yönetmen filmin ikinci evresini izleyiciye sunmaktadır. Bakü’de her şeyin yolunda oluğunu öğrenen Ali ve Nino Bakü’ye geri dönmesiyle filmin ikinci kırılma noktası yaşanıyor. Bakü’ye dönüldükten bir süre sonra Ermenilerle çatışma olması Bakü’de tekrar güvensiz bir hava oluşmasına neden oluyor. Güvensiz atmosfere karşı hamile eşini İran’a götüren Alihan Kafkas, İslam Ordusu’nun şehri kurtarmasının ardından Nino’yu tekrar Bakü’ye getirir. 1918’de kurulan bağımsız Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti’nde her şey düzeldi derken Rusya’nın tekrar Bakü’yü işgal etmesi tüm taşların yeniden yerinden oynamasına neden oluyor. Bağımsızlık savaşına katılan ve ülkesini müdafaa eden Alihan’ın Nino’yla birbirlerinden son ayrılışları oluyor. Ve filmin sonunda ailesinin yanına dönen Nino’ya ne olduğunu göremesek bile Ali’nin sonunu net bir şekilde görmekteyiz. Yönetmen Kapadia, filmin sonunda birkaç sene atarak Nino tarafından durum değerlendirmesi yapsaydı film daha güçlü bir zemine oturabilirdi. Kaos ortamında bir tercih yapmak zorunda kalan Ali’nin tercihi üzerine, yönetmen izleyicisine, en büyük zararı halkın yaşadığını hissettirmeye çalışmaktadır. Burada da en büyük bedelin Ali ve Nino dışında minik kızları tarafından ödendiğini hissedebiliyoruz.

Rüya tadındaki aşk hikayesinde Maria Valverde(Nino) ve Adam Bakri(Ali Khan) oyuncuklarıyla göz doldurup Ali ve Nino’nun aşklarına seyirciyi inandırıyor olsalar da kamera arkasındaki kostüm ekibinin oyuncukları sollayarak öne geçtiğini görüyoruz. Oyuncu kadrosu içerisinde Halit Ergenç(Fatali Khan), Numan Acar(Seyid Mustafa) ve Ekin Koç gibi Türk oyuncuların yer alması oldukça dikkat çekmektedir.

Hazar Denizi’nin kıyısında Bakü’de filizlenen aşk öyküsünden etkilenen mimar/heykeltıraş/ ressam Tamara Kvesitadze, 2010 yılında Erkek ve Kadın ismi verdiği heykeli yaparak Ali ve Nino’nun tekrar hatırlanmasını sağlamıştır. Batum halkı tarafından son veda olarak betimlenen heykel her akşam 19.00’da kinetik enerjiyle hareket etmeye başlıyor ve iki figür on dakika hareketten sonra ayrılmadan önce birbirlerini kucaklayarak ayrılıyor. İki figürden birinin yüzü batıya dönükken diğerinin yüzü doğuya dönüktür. Aslına bakarsanız heykel hareket etmese bile bu durum bu aşk hikayesi için içerisinde birçok anlam barındırıyor.