Yazarlar

Filistin’ten Gelen “ Sessiz Direnişçi” : Elia Süleiman

Karşılaştığımızda söylemelisin, ömrün boyunca neden benden kaçtığını?

 Ne zaman dokunmaya çalışsam, gizlendin sen.

 Sanki aramızda beliren korkunç bir kapı vardı.

 Sanki anahtarlarım paslanmış veya körelmişti.

 …

 Duracağım yanında dimdik

 Kaldıracağım sol elini daha yükseklere

 Akan gözyaşlarımı bırakacağım

 Gülüşüme dokunana kadar

 Sadece… Sana kavuşursam Ey özgürlük!

Filistinli sürgün şair Murîd el-Bergûsî böyle dile getirmişti Tâle’ş-Şetât” (Sürgün Uzadı) şiirinde özgürlüğe olan hasretini. Sürgünlük yeni dünyanın herkese tanıdık bir hikâyesi haline geldi. Kimileri kendi vatanında sürgün hayatını yaşarken, kimileri de paylaşamadığımız kürenin dört bir yanında göçmen, sığınmacı oluyor. Belki yakın gelecekte kendi topraklarında yaşayan çok daha az insan göreceğiz. Küresel bir dünyanın, ekonomi ve siyasetle birbirine zincirlenmiş parçaları mı olacağız yoksa Doğu- Batı ayrımında felaketlerden yeni bir anka kuşu yükselecek ve ümit artacak mı? Peki ya Filistin ve Gazze’ye atılan bombaların sustuğu bir vakit olacak mı? İnsanlık adına adalet düzeni sağlanabilecek mi? Zulümler son bulacak mı?  Bu soykırımda şairler, sanatçılar, yönetmenler yapıtları ve söylemleriyle adalet talep etmeye devam edecek mi? Büyük soruları burada bırakıp, sanatın dimağlara iyi gelen hem de rehavete kapılmış ruhları sarsma gücünü içinde barındıran sinemaya dönelim.  

Görsel anlatı çağında sinema konuşulması zor, en vahim insanlık durumlarını imgelerle, zaman parçalarıyla ifade imkânı sunan sanatlardan biri. Elia Süleiman ise özgünlüğü, ironik dili ve yaratıcı görsel çözümlemeleriyle sınırları gerçek ötesine taşıyan bir yönetmen. 1960’ta Nasıra’da doğdu ve Newyork’ta yaşadığı dönemde sinemaya başladı.  İlk kısa filmi Bir Tartışmanın Sonuna Giriş (Introduction to the End of an Argument,1990)’te Hollywood ve Batı sinemasınının kullandığı Ortadoğu imgelerini eleştirdi. 1992’deki ikinci kısa filmiyle kendini sorgulamaya başladığını belirten yönetmen, asıl mevzunun başkalarının görüntüleriyle değil, kendi imgelerini yaratmak olduğunu düşünmeye başladı. Bu da Elia Suleiman’ın hayatından parçalar izlediğimiz, filmin içinde senaryonun yazıldığı ve seyirciye bir alan açan sinema dilini yaratacaktı. Başlangıçta çekingen olsa da kamera önünde kendisi olarak yer aldığı, filmin hem içinde hem dışında yazdığı, özgürlük zeminine kavuşacaktı. O, yarattığı imgelerde seyirci hangi tür kimlik ya da düşünceden olursa olsun, ona yer açan bir tavır izler. Zamanın çoğunu hayal kurmakla geçirdiğini söyleyen bir yönetmenden  de klasik bir film anlatısı beklenemezdi doğrusu.

Suleiman,  filmlerinde seyircisini en olmadık anlarda, fantastik bir mizah ve ironi içinde bırakır. Uçmaz denilen uçar, bu da söylenmez denilen söylenir. Gerilimli bir anda ortaya çıkan bir kırmızı balon nelere yol açabilir ki deriz ancak balon bir direnişçi gibi, diplomasi krizinden faydalanıp, kubbede salınıverir. Tarzıyla uluslararası basında sıklıkla Buster Keaton, Jacques Tati ya da Charlie Chaplin’e benzetilen Elia Suleiman’ın, film biçimine yönelik bu  benzetmeler, özgünlüğünden bir şey götürmez.

Uzun süredir Avrupa’da yaşayan Süleiman, Arap değil Filistinli olduğunu özellikle vurgular. Geçmiş bir söyleşisinde aidiyet hissiyatının kaybolduğunu,  her yere ve hiçbir yere ait olduğunu belirten yönetmenden yakın zamanda bir itiraf daha gelecektir. Tekrar Filistin’e gittiğinde uyanan duygusal olarak ait olma hissi, onun deyimiyle Filistinizm ya da vatana bağlanma hissi. Belki filmlerinde Filistinli olmanın ağırlığını, mücadele biçimlerini görürken, aynı zamanda tam bir yabancı karakterine sahip olması bu yüzdendir.  Dünyada kayboluşun çoğaldığını, ümidin azaldığını ve dünyanın da küresel bir Filistin’e dönüştüğünü, felaket haberlerinin yükselip herkesin bir rakama dönüşmesinin olası olduğunu ifade eden yönetmen için önemli olan adalettir. Gelişmiş ülkelerin gerileyen adalet anlayışı, insanları travmatize eden siyasi, politik, ekonomik meseleler karşısında kayboluş halini yönetmenin filmlerinde  açıkça görebiliriz.  

Bir İhtimal Daha Var, Sessizlikte Aranan

Bir yönetmenin sinema dünyasında bir auter olarak kendine yer edinip, sinema diline taze bir yorum getirmesi oldukça zordur. Bu anlamda ilk uzun metrajlı filmi sayılabilecek Bir Kayboluşun Güncesi (Chronicle of a Dissepparence, 1996) ‘nden itibaren bir Elia Süleiman dilini hissetmeye başlarız. Klasik bir anlatı, senaryo ya da oyunculuk değildir onun filmlerindeki. Suleiman’ın film lügatı sadece kelimeler değil, görünmeyen, henüz gerçekleşmemiş ya da mümkün olmayan fantastik ihtimallerle doludur.

Filmlerinde kendisi olarak oyunculuk yapan Suleiman, merkezde gibi görünen ancak var olmakla- olmamak arasında, şeffaf bir karakteri canlandırır.  Elia Süleiman,  karakterinde hem fail hem mağdur olabilen, bir tanıklığı vurgular. Filistin’in işgallerle ve direnişle dolu tarihine uzanan, kendine has bir tanıklıktır onunkisi. Aşırı tepkiler uyandırabilecek sahnelerde bizi durdurur ve kendisi gibi sessiz bir tanık olmaya ve yeniden düşünmeye çağırır. Söze alışmanın büyüsüyle konuşmak isteriz, konuşsun isteriz tüm karakterler, arındırsın isteriz içimizdekileri. Filistin’i, yaşanılan onca acıyı haykırmadan nasıl izlerim derken, hayır der Suleiman, başka türlü anlatacağız bu sefer. Tıpkı annesi ve babasının İsrail kanalında, İsrail bayrağı dalganırken, Tv başında uyuyakalması gibi. Bu sahne eleştirilir ancak onun vurguladığı sunulan, dayatılmaya çalışılana yokmuş gibi davranmak bazen ciddiye almamaktır. Başka türlü bir mücadele şeklini resmeder.

Asıl zor olan sessizliktir. Söz çıkar, söz bastırılır, söze müdahale edilir, söz dayatır, söz kalıba ve düzene sokulur. Oysa sessizlik, kestirilemeyen, hesaplanamayandır. Kendisini de muhatabını da belirsizliğe sürükleyendir. Yazılmış metinden, rol dışına çıkarabilendir. Sessizlik, söze de anlamını verendir, düşünceye, sorgulamaya yer bırakandır. Bir düşünelim akıldışı insanlık eylemlerinde, en kritik anlarda,  vahşi güdülerle değil, yeterince boşluk bırakılarak, sessizliğe imkân olsaydı, durmaya ve idrak etmeye fırsat kalsaydı neler yaşanırdı? İşte bunun altını çizer Suleiman. Derdi bekleneni söyletmek değildir. Bir düşünceyi empoze etmek de değildir. Adalet terazisi şaştıysa, seyirciye şaşmış teraziyi kendi imgelemiyle gösterir ve bekler sessizce. Bilgilendirmeye ihtiyaç yoktur, gösterdikleri tahayyül için yeterlidir. O acıyı, çatışmayı ve insani çelişkileri sessizlikle buluşturur. Yönetmen, senarist ve oyuncu olduğu filmlerinde sessizliği bir iletişim biçimi olarak sunar.  Tıpkı Oğuz Atay’ın Tutunamayanlarda altını çizdiği şu diyalogda anlattıkları gibi:

-Can çekişmek nasıl bir şey bilir misin Olric

 -Hayır efendimiz, nasıl birşey?

-Ona söyleyebileceğin o kadar şey varken susmaktır Olric.

Güncelerde Kalmış Bir Yuva Öyküsü

Geride Kalan (The Time That Remains, 2009 ) filmi  yönetmenin filmografisinde farklı bir yerde duruyor. Bu sefer babasının gençlik anıları ve dönemin Filistin direnişini anlatan hikâye 1940’ların sonundan başlayıp 70-80’lere kadar uzanıyor. Suleiman, babasının güncelerinin yanı sıra, babasının tanıyan, döneme şahitlik edenlerin tanıklıklarından faydalanıyor ve elbette ironik anlatım tarzına devam ediyor.

Filmde anons ve haberler aracılığıyla, İsrail Savunma Ordusu’nun yayılmacı politikasını, Filistin Kurtuluş Ordusu’na yönelik suç duyurularını ve bölgeye barış vaatlerini duyarız. Yönetmen, bize yeni gibi gelen mücadelenin yıllar evvel  nasıl başladığını ve artarak devam ettiğini hatırlatır. Filmde babasını, İsrail’e karşı direniş eylemlerinde yer alan cesur bir karakter (Fuat) olarak resmetmiştir Suleiman. Ordu ve askerlerin uyguladığı bireysel ve kitlesel şiddet,  Filistinlilerin maddi ve manevi varlıklarını tehdit etmeye düzenli olarak devam eder. Evleri basan, şüpheli gördüklerinin gözlerini bağlayıp işkence eden, hapse atan ya da öldüren askerler, kısa sürede gündelik hayatın parçasına dönüşür. Fuat , her şeye rağmen direnişine sessizce devam eder. İsrail askerleri karşısında, kafasına silah dayansa bile korku belirtisi göstermez. Hayatlarıyla oynamasına tepkisini, kendine has cesaretiyle gösterir.

Filmde, işgal edilen bölgelerde İsrail Devleti’nin kurulmasının ardından, Filistinlile’re Arap azınlıklar damgası konulmuş ve Siyonist propoganda tüm okullarda gelenek haline gelmiştir. Suleiman, okul sahnelerini oldukça karikatürize ederek, kendi yuvalarında yabancılaştırılmalarının altını çizmiştir. İbranice şarkı yarışması düzenleyen okulun müdürü ve öğretmenleri, Amerikan propagandasıyla birleşmiş Siyonist bir düzenin sadık temsilcileri gibi gözükürler. Her eylemleri son derece yapay ve dikta etmeye yöneliktir. Bu anlamda komiktir de. Trajik olan uzun vadede kötü bir şaka gibi gözükür. Bu mizahın en çok vurgulandığı anlardan biri de,  koca bir tankın, tepesindeki silah başlığını evinden çıkan adama yönelttiği  gerçekdışı sahnedir. Evinden çıkan Filistinli adam tank silahını ona döndürerek bir sağa bir sola takip eder. Adamsa, rahatça telefonla konuşup, parti ve eğlenceden konuşur. Bu belki de bir otoriteyi en çok kızdıracak ama şaşkınlığa uğratacak tavırlardan biridir. Baskıyı, şiddeti ciddiye almamak muhatabı güçsüz bırakır. Ancak bunu anlayamayacak kadar akıl tutulmasında olan askerler, filmde olduğu gibi, bir bulgurla tehlikeli maddeyi dahi ayırt edemez. Yalnızca otoriteye hizmet düşüncesiyle, düşman olarak gördükleri insanlara zulmetmeye devam ederler. Bütün bu gözetim, zulüm altında insanlar yuvalarını koruyabilir mi ya da hayatlarına devam edebilirler mi? Özgürlük ne kadar yakındır sorularını ise yönetmen bize bırakır.

Güç Odaklarını Mizahla Sarsmak

Mizah yaşamın içindeki gülünç noktaları imlerken, ironi söylenmek istenenle tam tersi bir ilişki kurup alay etmedir. Mizah ve ironinin gücü, uzun yıllardır sanatta varlık gösterirken, sinemada görsel ve hareketli olanla ustaca birleşince derin bir etki yaratır. Elia Suleiman, ironi ve mizahı, iktidarı, düzeni sarsan bir enstrüman gibi kullanır. Kara mizahı hissettiren, bazen melankolik bazense duygusuzlaşmış oyunculuğunda hep ironik bir tavrı benimser. Yönetmen her şeyi oyun gibi gördüğünden değil, insan hayatı ve haysiyeti oyun olmadığından ironiye başvurur. Filmlerinde sessizliği bir iletişim biçimi olarak sunar. Gerçek olması güç oyunlara çağırır seyircisini. Sokakta İsrail askerleri ve Filistinli halk arasında  çatışmanın arasından bebek arabasıyla sakince yol alan Filistinli kadın karakterin, tankla dolaşan askerleri ciddiye almaması hatta hicivle evine git denmesine, sen evine git demesi gibi. Oldukça basit gözüken bu diyalogda on yıllardır süren kuşatma haline, yerinden edilmeye bir tepki bulunur. Kadın ben zaten evimdeydim, sen geldin zorla beni buradan atmaya, kendi toprağımda bana acı çektirmeye çalıştırsan da yabancı olan sensin ve gitmesi gereken de sensin der aslında. Suleiman Özellikle Kutsal Direniş’te mizaha fantastik mizansenleri ekler. İsrailli askerler,  hedef tahtasına bir aksiyon filminde gibi akrobatik hareketlerle uzun uzun atışlar yaparken beklenmedik bir olay gerçekleşseydi ne olurdu? Mesela üzerinde atış talimi yapılan Filistinli kadın canlansa ve kurşunları hızla savuşturabildiği gibi havaya yükselip, dövüşse ve kurşunlardan bir taç yapsa. Zorlu bir dövüşten sonra, askerleri bir toz bulutuna çevirse ve Filistin bayrağına dönüşüp  yokolsa. İşte bu ihtimalleri sinemasal gerçekliğe kavuşturmuş yönetmen.

Suleiman’a sorulduğunda kültürel olarak da büyüdüğü ailede mizahtan hiç ayrılmadığını ve yaşadığı coğrafyanın kaotik iklimine rağmen gülmeyi hiç bırakmadıklarını ekler.

Karakter olarak hayalet bir senarist gibi ortalıkta dolaşan Suleiman, Filistinli olmaya, kültürel kodlara ve gündelik yaşamın tekrar eden akışındaki nüanslara bir başka filminde uzunca vurgu yapar. Her gün birbirine benzemekte, aynı yerlerde benzer kavgalar, diyaloglar yaşanmaktadır. Savaş haberlerine duyarsızlaşan halkın ritmik, tekrar eden eylemleri arasında, barış süreçlerinin anlamsızlığı sorgulanır. Yönetmenin bundan sonra her filminde göreceğimiz metreyle ölçü alma, ritmik tekrarlar, kuş sesleri, gökyüzü ve gündelik hayatın tartışmaları bir laitmotife dönüşcektir.Bir Kayboluşun Güncesi’nde aynı esnafların önünde her gün bir başka iki karakter kavga eder. Bazen iki yakın arkadaş, bazen baba-oğul. Esnaf her seferinde uzlaştırma göreviyle araya girer. Hayatın küçük bir şakası olarak alışılmışı bekleyen dükkân sahipleri, kavga etmeye değil, şoför değiştirmeye gelen arabanın önünde şaşkınca kalır. Bu bize aslında beklenmeyen karşısında, asıl mizahın yaşanacağını ve belki kalıp olandan çıkacağımıza işaret eder. Ezberlenen eylemler ister düşmanın eylemleri ister kendi halkının eylemleri artık etki yaratmaz ya da harekete geçirmez. Tıpkı kadın bir karakterin sadece ele geçirdiği bir polis telsiziyle, İsrailli polis ekiplerini oradan oraya yönlendirmesinin yarattığı kaosu potansiyelinde gördüğümüz gibi. Bu sahnede düzenin ciddiyeti alaşağı edilir. Mazlumun kendini savunması, hatta canını korumak için saldırması beklenirken, bir kadın çıkıp ironik bir oyunla direniş gösterir. Kadın karakter ,bir köprüde polisleri yönlendirirken, köprünün altından geçen polis arabalarını izlemek seyirci için de zevkli bir deneyime dönüşür.

Tekinsiz Limanlar ya da İnsanlık Komedisi

Sanki uzlaşılmış bir kayboluş içindeyiz.Pandemi, deprem, felaket senaryoları, güvenlik tehditleri, şiddet ve savaşla iç içe olan gündemlerin etkisiyle kırılganlığımız gündelik hayattan, iş hayatına, kimliklerimize kadar sirayet etmeye başladı. Nerede ve nasıl daha güvendeyiz ya da bedenimizi, ruhumuzu nasıl koruruz sorularına net cevaplar veremiyoruz. Dünyadaki otoriteler en temel insan haklarına yönelik ihtiyaçları karşılayamıyor. Bir şekilde her an hasar alabileceğimizi bilerek yaşıyoruz. Elia Suleiman, Kutsal Direniş (Divine Intervention, 2002)’le güvenlik, sınır, kolluk kuvvetleri meselelerine eğilir. Bu yapımı diğerlerinden özellikle ayıransa fantastik algısına daha fazla yer vermesidir. Bir meyve çekirdeğiyle tank patlar mı? Üzerinde Arafat resmi taşıyan kırmızı balon insanların geçemediği sınırlardan geçip Kudüs’te minarenin etrafında dolanarak diplomasiye gülerek bakar mı? Kimse kolaylıkla sınırdan geçemezken, havalı bir yürüyüşle bir kadın sorgusuzca askerlerin önünden geçer mi? Evet, neden olmasın der yönetmen.

 Elia Suleiman 2019 yapımı Burası Cennet Olmalı(It Must Be Heaven) ‘da modern söylemlerin altında ezilen, uyum sağlamaya çalışan insana ve tüm bunların arasında Filistinli olmaya , dahası yabancı olmaya odaklanır. Filistin’de başlayan ve görünmez bir şiddetle açılışı yapan film, bahçe metaforuyla devam eder.  Kendi evinde yabancı gibi davranan Suleiman, komşusunun izin almadan gelip ağacından torbalarca meyve götürmesine sessizce karşılık verir. Hırsız olmadığını söyleyen komşunun bu tavrı, bahçesine kendisinin gibi dalmasıyla İsrail’i anımsatır. Önce meyve alan komşu, yine sormadan limon ağacını budar, sonra da sulamaya gelecektir. Sanki hep orada yaşıyormuş gibi ve özel alan dinlemeden, duyarsızca sahiplendiği bahçenin hali, yıllardır devam eden işgale yönelik yumuşak bir benzetmedir. Biri gelir, toprağınıza önce bakar, belki sonra evinize de yavaş yavaş sızarak sizi yabancı bırakır. Şiddetin kanlı aşamaları için bu hafif bir hikâye gibi gözükse de bazen meseleye en yalın ve sanatın estetik gücüyle bakmak duru görü sağlar.  Tıpkı ağaçların arasında bakracını bir ileri bir geri yavaş yavaş taşıyan kadının izleyene Filistin adına ümit veren kadın karakter gibi.

Fransa’da, Paris’te bir kafede otururken önünden geçen dünyada olanlardan bir haber gözüken ve oldukça şık giyinen farklı milletlerden kadınlara kahvesiyle bir film izler gibi bakar Suleiman’ın karakteri. Seyirlik yaşayanlar ve seyredenlerin sinematik gerçekliği bizi bir anlığına hakikatten uzaklaştırır. Herkes kendi yanılsamasında yaşamını sürdürmektedir. Bir dükkânın adıyla da açıkça gösterdiği bir tür insanlık komedisidir yaşanan.

Modern şehirler, güvenlik zaafiyetleriyle doludur. Havada dolaşan savaş uçakları, sokaktan geçen n askeri tanklar dar sokaklarda dolaşırken şaşırmayız artık. Bir şüphelinin peşinden bale yapar gibi dans ederek takip eden polisler, yerde yorganıyla sokakta yatan adama lüks yemekler sunan belediye hizmetleri, bir tiyatro oyununun gönüllü karakterleri gibidir. Medeni ülkenin medeni insanları havuz başında yaşlı, engelli demeden koltuk kapmaca oynarlar. Hızlı hareket eden, uyanık davranan kazanır  mottosu gündelik yaşamın en küçük noktasına sirayet etmiştir.

Amerika’da da durum farklı değil,  sadece veçhe değiştirmiştir filmde. Newyork’un orta yerinde süpermarketteki kasiyerinden, büyük küçük tüm müşterilerine, herkes görünür bir şekilde silahlar taşımaktadır. İnsanlar kendini korumak adına septik bir şekilde, tekinsiz yaşamaktadır. Bu abartı gözüken sahne, otoritelerin ve halkın  11 Eylül sonrası düzenli olarak kışkırtılan korkularına ve güvensizliğine , kanunsuz şiddete işaret eder. Herkese özgürlük söylemleri ise birer gösteriden ibaret olmuştur.

Savaşın ve direnişin tek gerçekliğe dönüştüğü günümüzde Elia Suleiman’ın  Geride Kalan filminde, Filistin’i İsrail’in işgal ettiği bölgeden ayıran duvarı sırıkla atladığı fantastik sahne halihazırda yaşanıyor. O duvardan atlayan Filistinliler de, duvarın tek deliğinden mücadeleyi sürdürenler de gerçek. Biri Elia Suleiman’ın filmine biri Filistin direnişine ait olan sahne bize filmlerin gerçeklikle kurabileceği bağı, yönetmenin fantastik gibi gözüken imgesinin dünyamıza hiç de uzak olmadığını gösteriyor.

sinemasal olan
gerçekte olan

Döndü Toker – Öğretim Görevlisi