Yazarlar

Bozkırdaki Gönülçelen

Yolculuk bazen kapıdan dışarı çıktığımızda başlar bazen de kapıdan içeri girdiğimizde. Evden içeri girdiğimde farklı bir yolculuk beni bekliyor. İki kızım ve eşim beni pek sık göremediklerinden olsa gerek ev kapısı daha çok bir tren merdiveninden inmek gibi geliyor. İçerideki yolculuk kızların öğrendikleri yeni şeyleri bana anlatmasıyla başlıyor. Bu da beni başka bir yolculuğa taşıyor, geçmişe. Yaş almaktan yaşlanmaya doğru ilerliyorum. Aynaya bakınca karşımda daha yaşlı bir ben görüyorum. Sonra kızlardan birisi arkamda belirince yaş ortalaması düşüyor. Kendimi genç hissetmemin başka bir yolu da var. O da yüzyıllar öncesinde yazılan satırları okumak, ozanlara ses vermek. Eve girdiğimdeki yolculuk da buna tekabül ediyor. Büyük kızım beni durmadan yeni tanıştığı bir isimle tanıştırıyor. Baba sen genç Werther’i tanıyor musun? Hani şu aşk acıları içinde kıvranan Alman genci. Evet kızım onunla geçmiş zamanlarda Weimar sokaklarında dolaşmıştık. A ne havalı. Doğu Almanya’nın yenilenmeye çalışılan sokaklarında gezerken coşkumu paylaşacak Allah’ın kulu yoktu. Neredeyse 25 yıl sonra -vay be çeyrek asır olmuş- kızımla konuşurken nihayet bir tanıdık çıktı diyor. Araya parazit gibi Henry James giriyor ama onu fazla sevmiyoruz. Aradan çıkabilir. Ama Doğu Almanya’nın muzip yazarı Salinger etkisindeki Ulrich Plenzdorf’un Genç W’nin Yeni Acıları kitabını ele alıyoruz. Zamanlar arası mekanlar arası bir yolculuk bu. Birbirinin içine geçen kapılar ve tılsımlı sözcüklerle eski hikayelerden yepyeni bir hikaye çıkarma arayışı. Her şey çok karıştı. Filmi başa alıp tane tane anlatayım. Yoksa kendimden utanacağım. 

Adını bilmediğimiz heyecanlar 

İstanbul’dayız. Evdeyiz. Kızım üniversite öğrencisi. Ben ise sık yolculuk yapan zaman fukarası bir insanım. Geçmişte çokça kitap okudum. Raftan ikisini çekme zamanı. Genç Werther’in Acıları ve Çavdar Tarlasında Çocuklar, -ki kendisiyle tanıştığımızda adı Gönülçelen’di-. Yanında bir de Neşet Ertaş alacağım ve bozkıra doğru yolculuğa çıkacağım. Yol arkadaşım genç olduğu için yaş ortalamamız da düşüyor. Ama Goethe, Salinger ve Ertaş bizi başka bir yere sürükleyebilir, yaşımıza yaş katabilir. Ne diyordu İbn Battuta, “Seyahat sizin nefesinizi keser ve sonra bir hikaye anlatıcısına dönüştürür.” Bakalım bu yol nereye çıkacak. Bilimin bir yere ulaşması zaman alabilir, biz sabırsız insanlar o nedenle sanat sepet işleriyle uğraşırız bir bakıma. Formüller işi halledene kadar sezgiler ve duygular bize kanatlar takar. Sözlüklere girmeyen tanımla gönüle sığar. Adını bilmediğimiz heyecanlar işte bu nedenle cazip gelir. Salonun ortasındayız ve eşim küçük kızımla bizim neden bahsettiğimiz hakkında fikirleri olmadan yüzümüze bakıyorlar. Kendimiz kaptırmış gidiyoruz. Keyifli bir yolculuk. Genç Werther’in Acıları’nı özetleyeyim. Olay Almanya’da geçiyor ve Werther aşk acıları içinde kıvranıyor. Durum biraz arabesk. Kitap Almanya’da öyle seviliyor ki gençler Werther gibi giyinmeye çalışıyor. Sonra sonlarını da ona benzetmeye çalışıyorlar. Hafazanallah. Aradan zaman geçiyor ve Almanya ikiye ayrılıyor. Karpuz gibi diyeceğim ama değil, biraz farklı bir şekilde. Kocaman bir savaşın ortasında kalıyor Almanlar. Ülke ikiye ayrılıyor. Berlin şehri doğuda kalsa da o da kendi içinde ikiye ayrılıyor. İşte o maceranın içinde bir insan var. Berlin’e değil ama Paris’e girmiş. Paris Alman şehri değil tabii Ama Alman işgalinde. Almanlar bu konudan utandıkları için Nazi işgali diyorlar mahcup tavırla, sanki Naziler ayrı bir ırk. Bildiğimiz Almanlar işte. Bunu da bir ara kızımla tartışmalıyız gibi geliyor. 

Cevap verirken zerafetle soru sorabilir misin? 

Salinger’dan bahsedeyim. İşte bu savaşın içinde depreştirdiği acıları dindirmek için gitmiş kendisini ukala bir ergenin anılarını yazmaya vakfetmiş. Çavdar Tarlasında Çocuklar veya Gönülçelen işte böyle ortaya çıkmış. Salinger kitabı yazmış yazmasına da Cüneyt Arkın filmlerinde Kara Murat benim diyen figüranlar gibi ortaya tonla akıl hastası çıkmış. Kitaptaki Holden karakteri benim, beni yazmışsın diye adamın tepesine çullanmışlar. Nasıl ki Werther gibi giyinip kendi canına kıyan Almanlar çıkmış Goethe’nin yazdıklarından sonra Salinger da benzer bir arabesk akım çıkarmış. Müslüm Gürses dinleyip kendine zarar verenlerin ruh kuzenleri diyebiliriz. Damardan bir yazar yani. Büyük kızım sanırım Müslüm filmine de gitmişti. Arabesk dinlemez ama o filmi nedense merak etmişti. Salinger’ın ünü New York’u ve Amerika’yı çoktan aşıyor ve farklı dillere çevriliyor. Hatta Almanca çevirisini ünlü yazar Heinrich Böll yapıyor. Almanya ikiye ayrıldığı için Doğu Almanya baskısının çevirisi başka bir yayınevi tarafından yapılıyor. Böylece Salinger, Almanların coğrafyasını değil ama duygu dünyasını bir miktar da olsa birleştiriyor. Ulrich Plenzdorf, Almanların Doğu kısmında kalan bir yazar olarak Robinson Cruso ve Gönülçelen eşliğinde bir yolculuğa çıkıyor. Yüzyıllar sonra Goethe’ye yapılan bir gönderme var. Ruh Alman ama beden Amerikan. Salinger’la Goethe’yi bir araya getiren ve sonraları Berlin Duvarı’nı yıkacak düşüncelere zemin hazırlayan sarsak bir hikayeyi kaleme alıyor. Doğu Almanların sosyalist şüpheciliğinin içinden çaktırmadan kendine bir yaşam alanı buluyor. Zaten Sovyetler Doğu Almanları kültürel anlamda pek sıkmıyorlar. Plenzdorf, Salinger gibi popüler oluyor yazdığı kitapla: Genç W.’nin Yeni Acıları. Elbette ironi var, göndermeler var ama buna rağmen orijinal bir bakış açısı. Büyük kızımın karşılaştırmalı edebiyat derslerinde okuduğu bir yazar, ben de öyle tanıdım. Bana biraz Holden biraz da Werther olduğumu söylüyor kendisi. Bu iyi bir şey mi diyorum. Havalı en azından diyor. İyi de diyorum ne alakası var. Yaptığım yolculuklar okuduğum kitaplar onda bu yargıyı pekiştirmiş. Bu iyi bir şey mi diyorum. Fena değil diyerek ortaya karışık bir cevap bırakıyor. Cevap verirken soru sormanın zarif bir biçimi. Ayrıksı bakışa sahip ve bir miktar saplantılı yazarların arasına dahil edilmek iyi midir bilmiyorum. Salinger ve Goethe’yi bir araya getiren Plenzdorf varsa bizim de Neşetimiz var diyorum. Doğu-Batı Divanı’na nazire yapmak değil amacım ama hayatta birçok şeyi diğer birçok şeyle kıyaslayabiliriz ve ortaya yeni başka şeyler çıkabilir. Tadı iyi olur mu bilmiyorum ama eli yükseltip düşünmeye devam ediyorum. Neşet Ertaş’ın Gönülçelen’in bozlak sürümü olduğunu iddia ediyorum. Abdal geleneğinin Werther ve Holden’in bizdeki yansımaları olduğunu söylüyorum. Aşk acısı ve hayatı farklı bir gözle yeniden yorumlamanın bize bizi anlatabileceğini iddia ediyorum. Kızım dur bir dakika diyor. Dur bir dakika yavaşça ilerleyelim. 

Gönül Dağı’nda bir Bozkırkurdu 

İddiam şu: Dünyanın getirdiği yükleri ancak ozanlarla çekilir kılabiliriz. Goethe, Genç Werther’in Acıları ile çağına merhem olmuştu, Salinger da Gönülçelen’le. Neşet Ertaş onların romanlarla yaptıklarını türkülerle formüle etmiş olabilir. Sonra birden bozkır hikayesi anlatan filmlerin ve dizilerin artış gösterdiğini düşünüyorum. Tabii ya, işte Gönül Dağı dizisinin neden izlendiğinin açıklaması bu olabilir. Birden kendimi Neşet Ertaş’ın türkülerini mırıldanırken buluyorum. Sonra Teoman’ın Gönülçelen şarkısı düşüyor aklıma. Her şey birbirinin içine geçmiş durumda. Neşet Ertaş hayatının önemli bir kısmını Almanya’da geçiriyor. Hatta Berlin’de. Oraya gidiş nedeni Türk işçilerin vatan hasretlerini dindirecek türküler söylemek. Bizimkiler roman okumak yerine onun özeti olan türküleri dinlemeyi tercih etmiş. Peki onları Almanya’ya taşıyan temel sebep ne? Savaş sonrası Almanya’nın iş gücünün azalması. Savaşta erkeklerin ölmesi. Salinger’ın dahil olduğu bu savaşla Neşet Ertaş arasında böyle ince bir çizgi var. Ertaş’ın doğduğu büyüdüğü bozkırdan çok uzakta insan ruhunun bozkırları. Hermann Hesse Bozkırkurdu’nu yazarken bunları düşünmüş müdür acaba? 

Her şeyi anlamak için her şeyden uzak kalmalısın ve bir şey daha …

Dönüş vakti geliyor ve valizlerimi toparlıyorum. Hepsini zihnime tıkıştırıp bir yerlerde yeniden açmak üzere. Trene biniyoruz. Goethe, Salinger, Plenzdorf, Ertaş, kızım ve ben. Kondüktör yolculuk nereye diye soruyor. Bozkırın ortasındaki istasyona diyoruz. Meraklı gözlerle orada kimsenin inmediğini ve hatta kimsenin yaşamadığını söylüyor. Hayır diyor kızım, orada hepimiz birlikte yaşıyoruz. Orası bizim evimiz. Kondüktör kafasını sallayıp hafifçe tebessüm ediyor. Onun Müslüm Gürses olduğunu fark ediyorum. Neşet Ertaş Teoman’ın Gönülçelen’ini söylemeye başlıyor. Evin içinde bu kadar büyük bir yolculuğa çıkmış olmak beni heyecanlandırıyor. Gidip aynaya bakıyorum. Başka bir ben var karşımda. Her suretten bir parça eklenmiş ruhuma. Televizyonda Gönül Dağı’nı izlemeliyiz belki her şeyi anlamak için her şeyden uzak kalmak iyi gelebilir. Salinger’ın Çavdar Tarlasında Çocuklar’ına ilham olmuş Robert Burns şiirini ararken buluyorum kendimi. Bozkırın ortasında trenden indiğimde aslında yol arkadaşlarımızın da trenin de ve hatta okuduğumuz tüm kelimelerin de buharlaştığını hissediyorum. Öteden bir ılık rüzgar esiyor ve bize adeta hoş geldin diyor. Acılar hafiflemiş ve kendimi yeniden bulmuşum gibi. Weimar sokaklarında, 1998 yılında.