Yazarlar

Taliban; ikinci sezon

Afganistan ile Vietnam’ın benzerliklerine dair söylenegelen şeylere şimdi esaslı bir ilave daha yapılacak: Amerika’nın mağlubiyeti. Gerçi Saygon’daki elçilik binasının tepesinden panik hâlde kalkan helikopterlerin hafızalara kazıdığı kadar net olmasa da bunun bir mağlubiyet olduğundan kimsenin kuşkusu yok. ABD, en uzun savaşını zaferle sonuçlandıramadı; yenemediği düşmanıyla anlaşarak çekilmeyi seçti. Bir başka deyişle yenilgilerden yenilgi beğendi; daha az zelil olanını seçti.

Vietnam savaşının mesullerinden Nobel ödüllü Henry Kissinger, Vietnam’daki tecrübeyi en özlü biçimde ifade eden şahıs olmayı da başarmıştı. –Sun Tzu’nun iyi okurlarından biri olmasının da yardımıyla- şöyle demişti: “Biz askerî bir savaş verdik; hasımlarımız siyasî bir savaş verdi. Biz fizikî yıpratmaya rağbet ettik; hasımlarımız bizim psikolojik tükenişimizi hedefledi. Bu süreçte gerilla savaşının en hayatî görüşlerinden birini yitirdik: Gerilla kazanır, şayet kaybetmezse. Düzenli ordular kaybeder, şayet kazanmazsa. Kuzey Vietnamlılar silahlı güçlerini boğa güreşçisinin pelerini gibi kullandılar; bizi marjinal siyasî önemi olan bölgelerde hücumda tutmak için…”

Bu itibarla Amerika yenildi, çünkü yenemedi. Taliban yendi, çünkü yenilmedi. Gerilla savaşının en hayatî veçhesi Afganistan’da bir kez daha tecelli etti.

Sonun başlangıcı ama kimin

İşin garabeti şurada ki, ders almış gözüktüler ama 30 yıl geçmeden aynı hatayı tekraren yaptılar. Üstelik Afganistan’la Vietnam arasındaki benzerlikleri birinci elden kendileri kurmuşken. Kissinger’ın meslektaşı ve bir nevi halefi Brzezinski, Sovyetleri Afganistan’a çeken tuzakları kurduktan sonra Başkan Carter’a müjdeyi nasıl vermişti: “Şimdi onlara kendi Vietnam’larını hediye edebiliriz…” Ferasete bak. Daha Rus tanklarının cesetleri yollardan kaldırılmadan, o Vietnam’ı bu sefer kendilerine hediye ettiler.

ABD, şimdi değil, 2001’de kaybetmişti. Kazanamayacağı bir savaşa bodoslama girdiğinde. Kendi Afganistan’ını kendine hediye ettiğinde. Yenildiğini anlaması 18 senesine mal oldu. 2 trilyon dolarına ve bir de 2400 Amerikan askerinin hayatına; 445 İngiliz; 1144 de diğer NATO üyesi ülke askerinin yanı sıra. -2010’da tutulmaya başlayan istatistiklere göre- 43 bini sivil 100 bin Afgan da, canları isterse, bilançodaki mütevazı yerlerini alabilir.

Taliban sözcüsü Zebihullah Mücahid’in “Tarihî bir antlaşma” dediği vakanın künhüne ermek için rakamların gevelediklerine biraz daha kulak verebiliriz. 11 Eylül sonrası şehvetli Afganistan müdahalesi arazide sadece 1000 askerle başlamıştı ve bu sayı 2003 sonunda 10 binin üstüne çıkmıştı. 2008’de İkinci Bush’un ikinci döneminde 50 bini aşmış, Obama’ya bayrağı 68 bin mevcutla teslim etmişti. Obama, ilk elde 30 bin asker yollamış, 2010’da 100 bini aşmış, diğer NATO askerleriyle birlikte 150 bin mevcuda ulaşmıştı.

Sonra tedricen geri çekiliş başlamıştı. 2017’ye gelindiğinde 8400’e kadar inmişti. Trump, seçim vaadinde çekilme sözü vermiş olsa da 3 bin askerlik ek birlik göndermek zorunda kalmıştı. Şu var ki, asker mevcudunu azaltsa da Amerikan ordusu şiddetini artırmıştı. Saha komutanı General Nicholson, “hava gücünün gelgitsel dalgası”nı yükselterek “Taliban için sonun başlangıcı” taahhüdünde bulunuyordu.

Kullanılan mühimmat miktarı gelgitin gücünü de gösteriyordu: Obama’nın son yılında 1337 hava taarruzu gerçekleşmişken 2019’da 7423 taarruz.  Trump, üç yılda 19146 hava akını gerçekleştirerek Obama’nın tüm birinci dönemi boyunca yaptığı 18758 akını geride bırakıyordu.

Hâlbuki saha komutanları arasında bombardımanla kesin sonuçlu bir zaferin kazanılamayacağını tembihleyenler de vardı. Ancak kara gücüyle böylesi bir bombardıman zaferi getirebilirdi fakat ABD’nin birliklerini yeniden 100 binler seviyesine çıkarması sahadakiler tarafından dahi “gerçekçi” bulunmuyordu… İhtimal ki yaşananlar Taliban için değil de bir süper güç için sonun başlangıcıydı.

En kanlı sene

Hava gücüyle sonun başlangıcına itileceği umulan Taliban da rakamlara tavan yaptırmak için 2019’u beklemişti. Senenin son dört ayında 8204 eylem. 2010’dan beri en atak senesi 2018’di ve 7685 eylem gerçekleştirmişti. Ölü ve yaralı sayısı da yerinde saymıyordu hâliyle. Ki Taliban, barış görüşmeleri münasebetiyle 2019’a o kadar da sert başlamamıştı. Yine de 2001’den beri en kanlı seneye damga vurmasını bilmişti.

Son 5 yılda 50 bin Afgan asker ve polisini öldürmüş, on binlercesini sakat bırakmıştı. 273 bin kişilik Afgan güvenlik gücü, geniş bir hedef teşkil etmekten öteye pek geçememişti. En cimri hesaplara göre Afganistan savaşının ABD’ye maliyeti 776 milyar dolardı; velâkin dağda taşta patlayan bombaların -her ne kadar ülkeye bir girdi olsa da-  11 milyon aç Afgan’a –her 3 kişiden birine- kayda değer bir katkısı olmamıştı.

Trumpvari işler

Tüm bu rakamsal manzaranın yanına siyasî realiteleri de serpiştirince ABD-Taliban barışını çerçeveleyen dekor kendini iyice belli eder: Trump, başından beri Afganistan savaşına hor bakıyordu, bunu öncekilerin, hassaten Obama’nın savaşlarından biri olarak görüyor, boşu boşuna para harcadıkları bir yer suretinde telâkki ediyordu. Hele hele “ulus inşa etme” adına Afganistan’ın bir devlet olarak ayakta durması için yapılan harcamaları külliyen israf sayıyordu.

Gelgelim geri çekilmeyi kavgacı mizacına kendisi de yakıştıramadığından, zayıf ve güçsüz gözükmekten de çekindiğinden, bombardıman kampanyalarına hız veriyordu; bir yandan da siyasî çözüm için damar arayışına girerek. Fox Haber’de söyledikleri ufkunu sergiliyordu: “Biz savaşı kolaylıkla kazanabiliriz fakat milyonlarca insanı öldürmek istemiyorum.”

Doğrusu seçim vaatleri arasında en bariz olanlarından biri Afganistan’dan ve Ortadoğu’dan çekilme sözüydü. “Afganistan’da savaşı sona erdirmek doğrultusunda güçlü bir yolumuz olacak ve askerlerimizi eve getireceğiz” diyordu. Dolaylı görüşmeler 2018 Eylül’ünde başlamıştı. Adını duyurmak ve ağırlık edinmek peşindeki Katar’ın arabuluculuğunda iki tarafın da anlaşmaya yaklaştığı haberleriyle kamuoyu da sürece hazırlanıyordu. Trump, Camp David’de Afganistan devlet başkanı ile buluşarak Taliban’la ilgili (barış?) planlarının yol haritasını bizzat çıkarıyordu.

Eski bir Peştu

Taliban gibi bir düşmanı masaya çekmek bu zaviyeden bakılınca diplomatik bir başarı olarak da yorumlanabilir. Bu başarı, ABD hariciyesi içinde herkes bir yana, Zalmay Halilzad’a aittir. İkinci Bush zamanından beri, Afganistan büyükelçiliği de dahil, kritik temsilcilik görevlerinde bulunan Halilzad’ın Afgan oluşu süreçteki rolünü pekiştirmiştir.

Mezar-ı Şerif doğumlu, Nurzailerden bir Peştu’ydu kendisi. Liseyi Kaliforniya’da okumuş, yolu erkenden RAND Corporation’a ve CFR’ye uğramıştı. Beyrut’taki Amerikan Üniversitesi’nde tanıştığı –yazar ve analist- Cherly Benard gibi bağnaz bir Siyonist Yahudi’yle evlenmekle aslında geleceğinin ne kadar parlak olduğunu belli etmişti. Bir Peştu ne kadar laik olursa olsun çocuklarına Alexander ve Maximilian gibi adlar koymaz; hele hele karısının soyadını vermeye hayatta razı gelmezdi. Halilzad, Yahudilerin iç güveysiydi; olsa olsa eski bir Peştu’ydu.

Savaş lobisinin adamıydı aslen. RAND’da 2000’e kadar 7 yıl strateji biriminin başında bulunmuş ve ta 1998’de Saddam’ı devirmek için her türlü güç kullanımıyla Irak’a müdahaleyi savunmuştu. 2001 Haziran’ında ise “Birleşik Devletler, Taliban’ı zayıflatmak ve Talibanizmi durdurmak için derhal harekete geçmelidir” demişti. Pakistan’a baskı yapılması fikrini de en çok dillendirenlerden biri oydu.

İyi iş çıkardı, Taliban’ı masaya çekmek, masada tutmak için. Onca yol kazasına rağmen sürecin buraya kadar gelmesi az başarı değil. “Oksijen girmesi için odayı havalandırma”  tavrı bunda etkili oldu. “Fırtına Zal” namını almasına sebep olan çalışkanlığı da başka bir etken tabi. –“Bir eli telefonda, bir eli kaburgasında”- 16 gece süren müzakereler boyunca Taliban heyetinin saygı ve sevgisini kazanmışa benziyordu. Kendisine, doktora yapmışlığına atfen, “Doktor Sahib!” diye hitap ediyorlar, mizah ve muhabbeti pek seven bir kavim olarak, dostça el şakaları dahi yapıyorlardı.

Eğer kötü şeyler olursa…

Öyle ya da böyle antlaşma kotarıldı. 135 gün içinde 6 bin; 14 ay içinde de bütün NATO güçleri olarak askerlerini çekeceklerini taahhüt ettiler. Buna karşılık Taliban, El-Kaide unsularını bir daha barındırmama ve DAİŞ’le savaşa devam etme yönünde ahit verdi. Afgan hükümetiyle müzakereler için esir takasının gündeme alınması da uzlaşılan konular arasındaydı.

Dışişleri Bakanı Pompeo, Taliban heyetinin gözlerine baktığını ve sözlerini tutma kararlılığını gördüğünü söylese de sürecin işleyeceğinden kuşkusu olmayan kimse yok. Zaten Trump da “Eğer kötü şeyler olursa geri geleceğiz!” demiyor mu? Amerikan askerinin geri gelmesi gerektiğini düşünen herkes kötü şeylerin gerçekleşmesi için yapacak bir şeyler bulabilir.

Nitekim -Taliban adına imzayı atan- Molla Birader’le telefon görüşmesi akabinde Trump “Çok iyi bir görüşmeydi; İnanıyorum ki anlaşmak istiyorlar” dedikten 24 saat sonra bir Amerikan İHA’sı Afgan güçlerini hedef alan saldırıya misilleme olarak Taliban hedeflerini bombalıyordu.  “Savunma amaçlı saldırı”, Afganistan’da barış ve anlaşma kelimelerinin ne kadar uçucu olduğunu herkese bir daha hatırlatıyordu.

Geleneksel Peştu üçkâğıtçılığı

Afgan hükümeti elindeki 5 bin Taliban tutsağına karşılık 1000 güvenlik görevlisini Taliban elinden kurtarmak için takasa yanaşmaya razı değil henüz. Masaya oturmak için öncelikle Taliban’ın kendisine karşı hücumlarını durdurmasını istiyor. Taliban’sa masaya oturmak için esirlerinin serbest bırakılmasını şart koşuyor. Gelgelelim herkes biliyor ki Taliban esirlerini kurtardıktan sonra -67 bin savaşçısıyla hâlihazırda elemana ihtiyacı gözükmese de- gücüne güç katacak ve savaşı kızıştırmamak için hiçbir sebebi kalmayacak. Değil mi ki bu barış antlaşmasıyla büyük düşmanı saf dışı etmiş, küçük düşmanına çullanmak için aradığı fırsatı yakalamıştı.

Taliban’ı iyi tanıyan Amerikalı istihbaratçı ve uzmanlar, onun anlaşmaya taktiksel baktığının çok iyi farkındalar. Bu aslında Peştuların geleneksel yaklaşımına mündemiç bir vasıftır. Çağlar boyu kendilerinden güçlü istilacılarla baş etmenin bir yolu olarak diplomaside maharet kazanmış, masada verdikleri sözü sahada unutma ve savsaklama gibi kötü bir huy edinmişlerdir. İstilacı ile aralarındaki güç dengesizliğini telafi etmenin en önemli araçlarından biri bu tür –sözüm ona- harp (sulh) hileleridir.

Taliban bunu elbette ki kitabına uyduracak kadar işinin ehlidir. Barış görüşmelerinde baş müzakereci olan eski mücahid –Üstad!- Burhaneddin Rabbanî’yi görüşmeler esnasında dürüstlükle bağdaşmayacak şekilde canlı bombayla kafasını uçurmalarında olduğu gibi. (Görüşmeci molla kapıya geldiğinde aranmadan içeri girmesi için bekçilere telefon açan Rabbanî’ydi; muhataplarına dostça bir jest yaparak güvenini göstermek istemişti. Konuksever bir karşılaşma için de kollarını iki yana açarak Taliban temsilcini kucaklamıştı. Tam müsafaha yapacaklarken Taliban temsilcisi bombayı patlatmıştı. Bomba sarığındaydı.) Buraya ta nerelerden geçilerek gelinmişti ama bu suikastı bugün kimsenin anmıyor oluşu dahi, yalnızca ve yalnızca sözünde durmamakta hiçbir beis görmeyen Peştu diplomasisinin işini kolaylaştırmaktadır.

Taliban alacağını aldı. Yenilmezliğini gösterdi. Tabanına ve halkına vereceği mesajı verdi. Bundan sonrası sabırla önündeki savaşa hazırlanmak; istilacıyla barışını çok fazla riske etmeden Kabil koalisyonuna (Kuzey İttifakı’na) karşı uzun soluklu bir yıpratma savaşına girmek… NATO varken kendileriyle başa çıkamayan kuzeylilerin şimdi hiç şansı yok.

Becerikli hami

Geldik süreçteki esas oğlan Pakistan’ın konumu ve duruşuna. Bu boyut, çok az kimse tarafından fehmedildiği için yapılan yorumlar sathi olmaya baştan mahkûm. Pakistan, kurulduğu 1947 tarihinden bu yana, gerek sınır ihtilafları gerekse de Hindistan’a rağmen stratejik derinlik edinebilme kaygısıyla Afganistan’da kendisine düşman bir rejimin teşekkülü tehlikesi karşısında daima teyakkuzda olmuştur. Onu Taliban’la kader birliğine iten stratejik zarflarda fazlaca bir değişiklik yoktur.

O yüzden ABD gibi baş belası bir gücün “Daha fazlasını yap!” ısrarına rağmen Taliban’a verdiği desteği farklı mahiyetlerde sürdürmesini bilmiş, ona karşı aktif savaşın içinde gözüktüğü şartlarda dahi onun hamiliğini yapmaktan geri durmamıştır. Öyle ki Taliban’ı yok olmaktan kurtarmak için Pakistanî Taliban’ı sahaya sürmüş, şeytanlaştırarak savaşı onun üzerine yıkmış, Taliban’ın en zor yıllarını az hasarla savuşturmasına böylelikle yardım etmiştir.

Bugün ABD ile antlaşmayı imzalayan Molla Birader’i 2010’da CIA’le eşgüdüm içinde yakalamasından tut, Taliban’ın askerî lideri Dadullah suikastındaki işbirlikçi rolüne kadar pek çok hıyanetine rağmen stratejik partnerini koruması ve kollaması, bunu onca yoksulluğu ve kuşatılmışlığı içinde yapabilmiş olması muazzam bir başarı hikâyesidir. Taliban’ın savaşının arkasında, topçu eğitiminden barınmasına kadar, her kademede Pakistan vardı, barışın arkasında da olan gene odur.

Stratejik mahkûmiyetinin yanı sıra stratejik açmazlarını da iyi anlamak gerek. Pakistan Kabil’de Peştu hakimiyetini görmek ister ama öyle güçlü, etkili bir yönetim değil. Çünkü Peştunistan meselesini harlandırabilecek bir gücün cazibe merkezi oluşu Pakistan’ın köküne kibrit suyu dökülmesi manasına gelir. Peştular Kabil’i tutsunlar ama tam da ayakları sağlam basmasın, kendisine muhtaç olsunlar. Kendi desteğiyle savaşsınlar, kendi düşmanlarıyla savaşsınlar. İçerde barışacak olurlarsa da Keşmir’de, şurada burada Hindistan’a karşı kendisi için savaşmaya devam etsinler. Pakistan’ın Peştularla ilgili hesabı bu kadar basit ve sarihtir.

Truva atları

Doğrusu Afganistan, epeydir Pakistan ile Hindistan arasında vekâlet savaşlarının ibretli örneklerinin yaşandığı bir arenadır. Yeni Delhi, 4 milyar doları Afganistan’ın altyapısına harcarken aslında muradı başka altyapılardır. Pakistan’a karşı savaşı temellendireceği altyapılar. Hindistan Tacikler üzerinden vuruyor, Pakistan Peştular. ABD çekildikten sonra bu vekâlet savaşı muhakkak ki kızışacaktır. Hindistan, kollarını kavuşturup Pakistan’ın Truva atının Kabil kalesinden girmesini seyredecek değildir.

Şu da var ki, kim öyle görürse görsün, Taliban kimsenin Truva atı değildir.  Peştularla Vietnamlılar arasında bir başka benzerlik daha. ABD’ye karşı Çin’den aldıkları destekle savaştılar. Sonra hemencecik Çin’e karşı savaştılar. Peştular da asırlara baliğ diplomatik meziyetlerinin marifetiyle işbirlikçi gözükseler de bağımsızlık ruhlarına işlemiştir. Bir gün herkese rest çekebilecek olmak çıkar ilişkilerine giren her Peştu’nun rüyasıdır.

Bakalım Taliban, Kabil’i ikinci kez ne zaman ele geçirecek ve Pakistan’ın sınır ihlallerini ve Peştunistan defterini tartışmaya açacak kadar güçlenecek mi?.. Bakalım Pakistan mı yaman, Taliban mı?

Etiket /