Portre

Zaferleriyle Endülüs’ü dört asır daha ayakta tutan komutan: Yusuf İbn Taşfîn

Yusuf İbn Taşfîn, Mağrib’te Murâbıtlar Devleti’nin asli kurucu lideridir. Murâbıtlar (Almoravides), Kuzey Afrika ülkelerinden birisi olan el-Mağrib ya da bizde bilindiği adıyla Fas’ta kurulmuş ve başşehri Merakeş olan bir Berberî hânedân ve bu hanedanın kurduğu devletin adıdır. Devletin ömrü 1056-1147 arasında 91 yıl olup, toprakları Sudan’dan Moritanya’ya ve Atlas Okyanusuna dek uzanırdı. Ayrıca 1090’dan itibaren Endülüs ile el-Cezâiru’ş-Şarkıyye’yi (Balear Adaları) de ilhak etmişti. Devletin kurucuları Sanhâce kabîlesinin Lemtûne ve Cüdâle boylarıydı.

(Emir Yusuf bin Taşfin sikkesi)

Devlet, daha evvel Kuzey Afrika, Mısır ve Şam’da hüküm süren bir İsmailî-Şiî devleti olan Fâtımîler’in (909-1171) ve ardından ekserisi bağımsız kabilelerin hâkim olduğu bölgede, ilk kez kurulan büyük bir Sünnî devlet hüviyetine sahipti. Her ne kadar kendilerinden evvel bölgede Alioğulları vasıtasıyla Fas merkezli kurulan ilk Sünnî İslam devleti İdrisîler (789-985) olsa da, İdrisîler Murâbıtlar’a göre çok daha küçük ve zayıf bir siyasi yapıydı. Hatta Murâbıtlar rahatlıkla bir Batı Akdeniz imparatorluğu olarak nitelendirilebilir ki, Roma çağlarından bu yana bölgede bu tür bir oluşum, Endülüs Emevîleri’nden (756-1031) sonra ikinci kez gerçekleşmişti. Bu bilgiler gösteriyor ki, Murâbıtlar Kuzey Afrika’da Hâricî, Şiî ve pagan güçlere karşı ortaya çıkmış bir siyasi oluşum olup, bölgenin Sünnî İslam yurduna entegre edilmesi amacına hizmet etmiştir.

Nitekim hânedan, adını din âlimi Abdullah İbn Yâsîn’in Senegal nehri üzerindeki bir adada inşa ettirdiği ‘ribât’tan almıştır. İslam tarihinde Ribat, İslam yurdunun sınır boylarında ve stratejik mevkilerinde askerî ve dini amaçla tesis edilen müstahkem yapılara verilen adtır. Zamanla bu yapılar özellikle Selçuklular vasıtasıyla zâviye ya da tekkeye dönüştürülmüştür. Yani Yusuf’u ortaya çıkaran yapının temelinde, 642-705 yılları arasında fethedilerek İslam devletine (Emevîler, 661-750) bağlanmış olsa da henüz eski sosyal ve dini alışkanlıklarını sıkı şekilde sürdüren Kuzey Afrika kabilelerinin islamlaştırılması ve Sünnîleştirilmesi ideali vardır.

Bu ideali İslam kaynakları ‘cihad’ olarak zikrederler. Çünkü o çağlarda cihad’tan anlaşılan şey, sosyolojik manada bir topluluk, toplum ya da ülkenin öncelikle siyasi ve askeri yöntemlerle, hem dünya ölçeğinde çağının büyük güçlerinden birisi olan İslam devletine bağlanması hem de devlete bağlanan toplulukların İslamlaştırılması ameliyesi idi. Çünkü çevresinden bir askeri güç teşkil edebilen her liderin derhal kendi devletini kurma ameliyesine giriştiği bir ortamda İslamlaşmayan, hatta Sünnîleşerek Maşrık merkezli büyük İslam devletine bağlanmayan topluluklar sık sık devlete isyan ederek bağımsızlık peşinde olurlardı. Nitekim Murâbıtlar öncesi Kuzey Afrika tarihi bu isyanları alışkanlık haline getirmiş Hâricî ve Şiî kabile devletleriyle doluydu. Yani bütün bir İslam yurdunda olduğu gibi, bölgede de cihad’ın aslı ve amacı, dünyada söz sahibi güçlü bir Müslüman devleti adına sosyopolitik bir varoluş kaygısına dayandırılmaktaydı. Murâbıt hükümdarların hayatları da bu bilgiyi çok açık şekilde doğrular niteliklere sahiptir.

Devletin kurucu üç lideri ardarda gelir. Önce Yahya İbn Ömer Lemtûnî, sonra kardeşi Ebû Bekr ve ardından Ebû Bekr’in amcaoğlu Yusuf İbn Taşfîn İbn İbrahim. Yusuf’un iktidarı 453/1061 yılında başladı. Yusuf, yeni fetihlerle birlikte iç düzenlemelere de önem verdi ve devleti güçlü duruma getirdi. İlk başşehri Agmât’ta iken Merakeş şehrinin inşâsını tamamladı (454/1062) ve devlet merkezini oraya nakletti. Endülüs’e yakın yerdeki Sebte’yi (Ceuta) fethetti (1084). Böylece, sınırlarını Tunus bölgesinden Atlas Okyanusu’na kadar genişletmiş oldu. Bu nedenle Yusuf, Murâbıtlar Devleti’nin gerçek kurucusu sayılır.

Kuzey Afrika’da Yusuf’un liderliğinde İslamiyet Murâbıtlar sayesinde güçlenirken, Endülüs’te tam aksi gelişmeler yaşanmaktaydı. Emevî devletinin çözülmesinin ardından İslam hâkimiyeti bağımsız küçük emîrlikler elinde parçalanmış, İspanya Katolik Hıristiyanları ise özellikle Kastilya-Leon Kralı VI. Alfonso (1072-1109) ve Aragon-Navar Kralı I. Sancho Ramirez (1063-1094) önderliğinde Reconquista idealinde birleşmiş durumdaydılar. Müslüman şehirleri birer birer hızla Hıristiyanların eline geçiyordu. Bu şehirler arasında en önemlisi Tuleytula (Toledo) idi. Papa’nın teşvikiyle İspanyalıların liderliğinde Frank (Fransa) kontluklarının da katılımıyla oluşturulan birleşik Haçlı Hıristiyan güçleri, 1085 yılında şehri işgal etmişlerdi. Bu gelişmenin yankıları hem Endülüs-İslam yurdunda hem de İspanya-Avrupa diyarında çok derin oldu. Endülüslüler zaten 1009’dan bu yana siyaseten parçalı bir yapıda eridiklerinden, Tuleytula’nın kaybından sonra daha da zayıf ve savunmasız bir duruma düşmüşlerdi.

Yirmiden fazla küçük emîrlikten oluşan Endülüs’te, bu emîrler içinde en güçlü konumda bulunan İşbiliye ve Kurtuba’nın sâhibi Mu’temid İbn Abbâd idi. Mu’temid, Alfonso’ya haraç vererek hüküm süren bir emîr idi. Ancak, Endülüs’ün diğer emîrlerinin de zayıf durumlarını ve daha da kötüsü birbirlerine karşı Hıristiyanlardan destek alma yoluna başvurduklarını görünce, Endülüs’ün tamamen kaybedileceğinden korktu. İsteksizce de olsa, güçlü hükümdar Yusuf İbn Taşfîn’den Hıristiyanlar’ın durdurulması için yardım istedi. Kurtuba’da önde gelen 13 Endülüs emîrinin imzaladığı dâvet mektubunu Yusuf’a ulaştırdı. Yusuf, el-Cezîretü’l-Hadrâ’nın (Algeciras) kendisine verilmesi şartıyla daveti kabul etti. Ardından güçlü ordusuyla Endülüs’e çıktı (479/1086).

Alfonso daha evvel Yusuf’a mektup göndererek, “dindaşlarına yardım et. Ya sen gel ya ben geleyim” ifadesiyle ona meydan okumuştu. Yusuf da, “cevabım, gözünle gördüğün olacaktır” diye cevap vermişti. Nitekim Yusuf, Endülüs’e çıkar çıkmaz hızla Tuleytula yönünde Alfonso’nun üzerine yürüdü ve krala fiili cevabını Zellâka (Sagrajas) meydan savaşında (Receb 479/Ekim 1086) bizzat fiili olarak vermiş oldu. Arabıyla Berberîsiyle Müslümanlar hep birlik büyük Zellâka’da bir zafer kazandılar. Çok zamandır zafere hasret kalmış olan Endülüslülerin, Mağribliler sayesinde yüzleri güldü ve Yusuf’un da büyük bir savaş stratejisti olduğu görüldü. Alfonso ise, yok olan ordusundan arta kalan 500 kadar süvârisiyle savaş meydanından zor kaçabildi. Ancak, belki de Tuleytula’yı geri alabilecek durumdayken, ertesi sabah oğullarından birinin öldüğü haberi gelince düşmanı takipten vazgeçti ve geriye döndü.

Yusuf, İslam aleminin her yanına zaferini müjdeledi. Hatta Abbasi Halifesine bağlılığını bildirdi ve halife de kendisine “Emîrulmüslimîn” lakabını tevdi etti. Mağrib Müslümanlarının kazandığı bu büyük Zellâka zaferi, beşiğini İspanya’nın teşkil ettiği ve kısa süre sonra Maşrık İslam dünyasının başına gelecek olan Haçlı savaşları tarihinde önemli bir aşamayı teşkil etmektedir. Çünkü bu zafer sayesinde İspanya’da güç dengeleri yeniden Müslümanların lehine döndü. Üzücü olan o ki, Endülüs emîrleri bu zaferi değerlendirecek şekilde birleşerek düşmanlarını sindirme yoluna gitmediler; önceki dağınık hallerine geri döndüler. Tabi ki bu durumda Alfonso yeniden saldırıya geçti. Endülüs’ün bu çaresiz tablosunu değerlendiren Yusuf, içlerinde Gazzâlî’nin de bulunduğu âlimlerden fetvâ alarak Endülüs’ü ülkesine ilhak kararı aldı. Hiç beklemeden operasyonları başlattı.

Üç farklı ordusuyla aynı anda üç koldan Endülüs emîrlerini kuşatmaya başladı. Önce Gırnata’yı aldı. Ardından Mâleka (Malaga) Derken sıranın kendilerine geldiğini anlayan diğer emîrler, yalnızca kişisel çıkarlarını koruma güdüsüyle Murâbıt ilhakına karşı kendi aralarında ve Alfonso ile ittifak antlaşmaları yaptılar. İşbiliye Emîri Mu’temid de savunma hazırlığını yapmıştı. Yusuf’un birleşme çağrısını da reddetti. Ceyyân ve Kurtuba’dan (484/1091) sonra sıra İşbîliye’ye geldi. Mu’temid her taraftan kıstırıldığını görünce Alfonso’dan âcil yardım istedi. Alfonso da İşbiliye’yi kurtarmak üzere 40 bin yaya ve 20 bin süvâriden müteşekkil büyük bir ordu sevk etti. Ancak, Murâbıt ordusu daha yoldayken düşman ordusunun önünü kesti. Hısnü’l-Müdevver (Belme, Palma) yakınında gerçekleşen savaşı büyük güç dengesizliğine rağmen Murâbıtlar kazandı (484/1091). Böylece Mu’temid’in destek umudu tükenmiş oldu. Bu arada halktan bir grup kale kapılarını Murâbıtlar’a açınca İşbîliye alınmış oldu (Receb 484/Eylül 1091). Bu şehir bundan sonra Murâbıtlar’a bağlı Endülüs Eyaleti başşehri olacaktır. Ardından Muvahhdiler de bu geleneği sürdürecektir.

Murâbıtlar bu iki büyük Endülüs şehri Kurtuba ve İşbîliye’yi aldıktan sonra birkaç yıl içinde diğer şehirleri de birer birer ilhak ettiler. Böylece Yusuf, Sarakusta (Zaragoza) dışında bütün Endülüs emîrliklerini hâkimiyeti altında birleştirmiş ve hatta, Belensiye (Valencia) gibi Hıristiyanların eline geçmiş pek çok şehri kurtararak Endülüs’ü eski günlerini anımsatan güçlü konuma geri döndürdü. Yusuf’un Endülüs’ün hilâfet merkezi olan Kurtuba’da biat kabul etmesi de bunun simgesi oldu.

Diğer yandan, Endülüs’ün Murâbıtlar’a bağlı bir eyâlet haline gelmesi İspanya krallıklarının saldırılarını durudurmaya yetmedi. Alfonso, yine İslam şehirlerine saldırmaya başladı. Ancak Murâbıtlar her seferinde Alfonso’yu yenerek geri püskürttüler. Hatta onu başkenti Toledo’da defalarca kuşatarak ülkesini tahrip ettiler. Ne var ki şehri geri almaya muvaffak olamadılar. Bu arada Yusuf, diğer bir Hıristiyan devleti olan Aragon Krallığı’nı da mağlup etti.

Yusuf’un  hastalanarak vefat etmesinden sonra oğlu Ali ve sonra onun oğlu Taşfîn, devletin mümtaz eyaleti  olan Endülüs’ü düşman Hıristiyan krallıklara karşı canla başla savunmayı sürdürdüler. Böylece düşmanlarının eline düşmesine ramak kala Endülüs, Yusuf ve haleflerinin yoğun ve özverili cihadı sayesinde yok olmaktan kurtuldu. Daha sonra, Mağrib’te gerçekleştirdikleri ihtilalle Murâbıtlar’ın yerini alan Muvahhidler (1147-1248) ve ardından onların yerini alan Merînîler (1196-1465) de Endülüs’ü müdafaa siyasetini aynen devam ettirdiler. Sonuçta 1009’dan itibaren hızla yokoluşa sürüklenen Endülüs, 1086 yılından 741/1340’ta yaşanan Tarîf hezimetine değin, büyük ölçüde Mağribîler sayesinde Katolik krallıklar karşısında yaşama şansı bulmuştur. Bu nedenle Mağrib Müslümanlarının Endülüs tarihinde çok mühim ve müstesna bir yeri vardır. Hatta 1492’den sonra Fas, “Yaşayan Endülüs” olarak anılmaya başlanır.

Lütfi Şeyban

1 yorum

Yorum göndermek için buraya tıklayın

  • Çok önemli olmasına rağmen ihmal edilen Endülüs tarihinin hassas bir kesiti ele alınmış. Yazara teşekkürler.