Yazarlar

İran ve İsrail’i kim kurtarıyor?

2020 yılının daha başında bildiğimiz, alışılagelmiş kardeşlikler ve dostluklar, düşmanlıklar arasında, yeni rotalar çiziliyor, saflarda karşılıklı değiş tokuşlar, yer değiştirmeler oluyor, kavramlar yeniden tanımlanmaya çalışılıyor.

Bu son yıllarda karşılaştırma yapılabilen tüm örneklerin derinliği 1.Dünya Savaşı’na indirilebiliyor. Oysa artık dış politikada gündemi açıklamak ya da izah etmek için öğretilmiş, ezberlenmiş hemen hemen tüm bilgiler yetersiz kalıyor. Örneğin son yıllarda pek dikkat çekmeyen Akdeniz meselesi sondaj teknolojisinin gelişmesiyle dünyada gündemine oturabiliyor, Suriye meselesi ve Filistin konusu çok daha fazla önem kazanıyor.

Hali hazırda felç geçiren BM gibi uluslararası kuruluşların sağlık durumu düşünüldüğünde Filistin’i zorlu bir süreç bekliyor. Bilindiği gibi Ortadoğu’nun şımarık çocuğu İsrail hiçbir kararı tanımıyor.

Sadece yaptığı açıklamalarla hayatta olduğu anlaşılan ve yaşam belirtisi gösteren Arap Birliği ne yapsa İsrail’i durduramıyor.

Buradaki mesele de İsrail’in içine dahil olması istenen Arap Birliği yerine bir Ortadoğu birliği ve Arap ortak pazarı yerine de bölgesel bağlamda yenilenmiş daha kapsamlı bir Ortadoğu pazarı.

İsrail, Suriye’yi; İran, Irak, Lübnan, Suriye’yi; Esad kendini “Kurtarmaya” çalışıyor


ABD-İran gerginliği, tek taraflı Yüzyılın Planı, Filistin meselesi, İran’a karşı konferans üzerine konferans düzenleyen Suudi Arabistan, Netanyahu’nun hükümet kurmaktaki başarısızlığı, İsrail tarihinde bir ilk olarak İsrail meclisi Knesset’in kendini feshetmesi ve erken seçim çağrısında bulunması, Esad rejiminin Rusya’nın açık desteği ile İdlib’te “gerilimi azaltma bölgeleri”ne saldırması, ihlal etmesi aslında Ortadoğu’daki iklimi gösteriyor ve birbiriyle bağlantılı.

Hepsi ayrı birer başlık olarak görünse de bu detayların hepsini tek bir başlık altında toplayabiliyoruz: ‘DEĞERLER İTTİFAKI’NDAN ‘ÇIKARLAR İTTİFAKI’NA

Gene ilhak etmeleri ve işgalleri ile bilinen İsrail’in Netanyahu’su İran’daki “Humeyni” benzeri bir devlete dönüştüğü eleştirilerine maruz kalıyor. İsrail halkı aşırı milliyetçiler ile aşırı Ortodoks muhafazakarlar arasındaki tehlikeli çekişmenin ortasında kaldı bu dönemde.

Bu çalkantılı dönemde yani seçim döneminde İsrail’in önemli siyasi kararlar alması ya da manevralar yapması beklenilmemeli. Ama seçim sonrası İsrail yönetiminin ilhaklarla, işgallerle ve en önemlisi Gazze/Batı Şeria’ya bir askeri operasyonu ihtimali de hayli güçlü.

Burada ABD başkanlık seçimleri de düşünüldüğünde önümüzdeki süreçte herkesin gerginlik istediği ama kapsamlı bir savaş istemediği de ortada. Aslında adeta seçimlerde can simidi haline gelen İran ile masaya oturma niyeti Trump’ın sosyal medya mesajlarına da yansıyor.

Şubat ayında İran’da da seçimler olacağı düşünüldüğünde İran’ın da can simidi İsrail ve ABD oluyor. Suriye’de İsrail’in kendi Şii cihatçı güçlerini vurmasını bile sessizlikle karşılayıp bilinen ve artık kimsenin umursamadığı yüksek perdeden tehditlerinin iç kamuoyunda karşılık bulmasını ve oya tahvil etmeyi umuyor.

İran’ın Sünni coğrafya ile tek siyasi bağı olan Kudüs meselesini de kapsayan Yüzyılın Anlaşması da rafa kaldırılacak hatta dondurulacak.

Aslında bu gelişmeler gene İran’a eski ama yenilenmiş yayılmacı mezhepçi yayılmacılığını sürdürmesine olanak tanıyacak. İran, aynı Irak’ta, Lübnan’da yaptığı gibi paralel bir devlet yapılanmasıyla Esad’lı Suriye’ye hakim olma konusunda bir adım daha atmış olacak.

Suriye’deki İran varlığının çözümünü Rusya’ya havale etmiş, İsrail ve ABD temennisi sizce gerçekleşebilir mi?

Bunu bir fırsat olarak gören “Dost”, İran ve Rusya’nın Suriye’de Türkiye’yi dışarı atmak için girdikleri çabalar sahadan net anlaşılıyor.

Rusya ve İran’ın politikaları ne istenen istikrarı gerçekleştirecek, ne uzlaşmalara ne de anlaşmalara yol açacaktır.

İran, İsrail’e karşı Suriye’yi de aynı Irak, Lübnan gibi bir “savaş cephesi” haline getirmek istemektedir. Neticede Sünni coğrafya ile elindeki tek bağı olan “Kudüs” kartı ile İsrail’e olan tehditlerini artık daha yakından Suriye’den bağırma olanağına kavuşacaktır.

Neticede İsrail’de İran’ın Suriye’deki varlığının devamlılığını engellemek’ amacıyla eli kolu bağlı durmayacağını duyurmuştu. Ama son dönemde dikkat çeken artık Suriye’de askeri bina, depo vs vurmak yanında bu işin başındaki İranlı sorumluları direk hedef alması da hayli önemli. En son örneğini Şam kırsalındaki bombardımanda gördüğümüz gibi.

Burada da Beşar Esad kendi kamuoyuna İsrail’in saldırılarını nasıl engellediğini anlatmakla meşgul. Ama övünmesine rağmen “elektronik körleştirme” ile İsrail füzelerinin nasıl Şam’a indiğini, engelleyemediğini açıklayamıyor.

Netanyahu, seçim öncesi Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah’ı hedef tahtasına oturtarak koltuğunu garantilemek isterken İsrail’in kuzeyden merkeze kadar yoğun füzelere maruz kalma ihtimalini sanırım görmüyor.

Gerçekçi bakıldığında İran’ın Suriye’den çıkması İsrail’in işine gelmediği gibi teknik olarak diğer cephelerde İsrail’e karşı harekete geçme yeteneklerini de azaltmıyor.

İran, Suriye’den çıkarsa İsrail önündeki caydırabileceği bir alanı ve aynı zamanda Suriye’yi kaybedecektir.

Hem Irak’ta hem Lübnan’daki İran karşıtlığı ve sokaklara yayılan protestolar düşünüldüğünde Suriye’nin içinde İran’ı destekleyen bir ortam yok veya halk dayanağı yok.

Hiç uzatmadan söylemek gerekirse Tahran, ne Irak’ta ne Lübnan’da ne de Suriye’de protestolar başlamadan önceki konumuna dönemeyecek. Ki Esad’da koltuğunda oturmaya devam etmek istemesi halinde Rusya ve İran dışında Avrupa ve ABD’nin hatta en uzun sınır komşusu Türkiye’nin kapısını çalmak zorunda.

İran’ın Suriye’deki kaderi Irak ve Lübnan’a bağlı. Bu iki ülkedeki gelişmeler İsrail’e karşı İran’ı dizginleme görevi olan Rusya’ya da daha kuvvetli bir nüfuz alanı açabileceği de hatırda tutulmalı.

Yeni bir anayasaya dayalı demokratik süreç ve cumhurbaşkanlığı seçimleri ile İran aynı Irak’taki gibi Pakistan, Afganistan’dan getirdiği Şii milislerini yeni Suriye Ordusu çatısı altına sokarak İsrail’in gazabından korumak ve yasal bir kılıf giydirmek isteyecektir. Böylece Tahran, devletin bir parçası ve devlet içi bir mekanizma olacağı için büyük bir tepki, protestoyla karşılaşmamayı hesap ediyor.

ABD ile İran arasında tehditler ve bağırıp çağırma yükseldiğinde artık anlaşma maddeleri için pazarlık yapıldığını anlayabiliyoruz.

Olası böyle bir anlaşma İran’ın aynı zamanda Suriye’de elini güçsüzleştireceği gibi Esad’ı da zayıflatacaktır. Ama İran’ın aksi bir durumda hem Irak’ı hem de Lübnan’ı bir iç savaşın içine sokabilecek kadar bu ülkelerde paralel devlet yapılanmaları oluşturduğu da unutulmamalı.

İran, başta Hizbullah olmak üzere Irak’ta, Lübnan’da halkları İsrail tehdidine karşı sözde güvence altına aldığı ‘istikrarın’ bu halkları “rehinelerine” dönüştürdüğünü ne zaman görecek ya da bunu ona kim söyleyecek?

Artık değerler ittifakında çıkarlar ittifakına dönüşen bir küresel düzende İran, daha ne kadar söylemde İsrail’e saldırabilir ki?

İdlib’e yönelik saldırılar, İran’ın Suriye topraklarındaki varlığını sınırlandırmasına yönelik isteklerin şiddetini azaltıyor ve ABD’nin baskılarından ve İsrail hava saldırılarından kaçınmak için askeri varlığını güçlendirme noktasında Tahran’a vakit kazandırıyor.

 

Etiket /