Yazarlar

İdlib’te en uzun Şubat ve Rusya’nın Suriye macerası

Ruslara hibe edilen zafer üstüne

30 Eylül 2015’te Rus uçakları Suriye semalarından bomba yağdırdığında Washington ve diğer Batı başkentleri bu işe pek şaşırmış gözüktü. Halbuki olan biten rezilane bir çadır tiyatrosundan başka bir şey değildi.

Arap Baharı’nın istenmeyen meyveler vereceği anlaşıldığı andan itibaren, demokrasi kostümünü bir kenara koyup, Haçlı ruhuyla ortak tedbirler üstüne kafa yormuş, durumu az çok kontrol altına almışlardı. Suriye’de ise işler karmaşık bir hâl almaktaydı. En pespayesinden bir diktatörlük, en âlâsından vahşetlere imza atmakta iken onu iktidarda tutmak seçeneklerin en ehveni idi fakat bunu bizatihi yapmaları yakışıksız kaçardı. Birilerine havale etmeliydiler, demokrasi ve insan hakları gibi maval ve maskelere ihtiyacı olmayan birilerine.

Medet ya Putin

İran zaten gönüllüydü.  Türkiye’nin yalvar yakar yola getirmeye ramak kaldığı 2. Esed’i muhaliflere taviz vermeyip zor kullanmaya ikna eden de onlar değil miydi? “Baban 1982’de 40 bin kişi öldürdü işi halletti, biz seninle 80 bin kişi öldürür gene hallederiz, rahat ol!” dememişler miydi?

Sahaya önce Şia propaganda makinesinin ayarttığı Afgan, Pakistanlı, Afrikalı üçüncü sınıf Şiileri, sonra ikinci sınıf Şii kategorisindeki Irak ve Lübnanlı Hizbullah militanlarını, sonra da birinci sınıf olan İranlı Devrim Muhafızları’nı sürmemişler miydi? Gene de devrimi durduramayınca diktatör muhafızlarının elebaşı Kasım Süleymanî, Obama’yla imzaladıkları nükleer anlaşmadan 10 gün sonra, 24 Temmuz’da Moskova’ya giderek “Medet ya Putin!” diye yakarmamış mıydı?

Soğuk Savaş ılıyalı seneler oluyordu. 11 Eylül sonrasında Rusya, İran kadar olmasa da, Amerikan ordusuyla aynı hizada durmaya özen göstermişti. Afganistan’da elindeki istihbaratı paylaşmakla kalmamış, bu dayanışmanın genişleyerek bir zamanlar Nazilere karşı kurdukları ittifak kadar sıkı olmasını arzuladıklarını beyan etmişlerdi. Obama’nın İran’la kotardığı nükleer anlaşmada Putin de çöpçatanlık meziyetleri sergilemiş, uyumlu bir partner portresi çizmişti.

Boşluğu vakumlayış

Rusya, Sovyetler zamanında da bir şekilde sistemin içindeydi; kapitalizme mağlubiyetini ilan ettikten sonra onu farklı rollerle sisteme katmak için formüller aranıyordu. 90’lar boyunca Yeltsin’de cisimleşen müflis ayyaşlık Rusya için sürdürülebilir değildi. Putin, enerji fiyatlarındaki artışın da himmetiyle, halkını düştüğü yerden kaldırmıştı fakat Ruslar bölgesel güç kompartımanına razı gelmiyor, yeniden küresel güç statüsünü edinme hevesini daha fazla izhar ediyorlardı.

Ilıyan ilişkileri yeniden Soğuk Savaş havasına sokma pahasına Putin art arda hamlelere yeltenmişti. Gürcistan, Kırım, Ukrayna. Ne NATO ne AB ne ABD dişe dokunur bir tepkide bulunmuştu, ceza diye aldıkları tedbirler Ruslar için mükâfat mesabesindeydi. Putin kolay zaferlerle şımartılmıştı. Ne dâhi bir stratejist ne de bilge bir kraldı. Sadece şanslı bir fırsatçıydı.

Suriye meselesinde başından beri ABD Rusları sahaya çekme temayülündeydi. 2013 Ağustos’unda Esed’in Şam yakınlarındaki Doğu Ğuta’da kimyasal silah kullanarak 1000 sivili katletmesine karşın Obama’nın harekete geçmeyişi Putin’in aradığı boşluğu ona ziyadesiyle sunmuştu. Batılı analistlerin çokça dillendirdiği gibi, Putin sadece o boşluğu vakumladı.

Yaptıklarını ABD’ye rağmen yapmadı, kendisine açılan yoldan adabıyla yürüdü sadece. Esed’in kimyasal silahlardan arındırılması işlemini –eğer ki yaptılarsa- birlikte yapmak suretiyle Ruslara umdukları meşruiyetten fazlası bile sunuldu. Rusya başka ne isterdi ki? Küresel bir güç muamelesi görmek ve Batı’nın kayda değer bir muhatabı olmak. Gerisi ikili oyun ve danışıklı dövüş parodileriyle örtülecek fasa fisoydu.

Kontrollü Kaos

İletişim kanalları hep açıktı. İstihbarat teşkilatları daima temastaydı, başkanlar da uzun uzadıya müzakereler ediyordu. Obama’nın beyanına göre Putin 25 Haziran 2015’te ve temmuz ayında kendisini arayarak Esed’in nasıl zorda olduğundan yakınmıştı. Putin dâhi olmayabilirdi ama Obama’nın kendisine güçlük çıkarmayacağını anlayacak kadar zekiydi. Beyaz Saray’ın yeni kiracısı gelmeden harekete geçmeye karar verdi. 28 Eylül’de BM kürsüsünden yaptığı konuşmada “Hitler’e karşı yaptıkları gibi teröre karşı da uluslararası koalisyon kurmak”tan dem vurdu. Obama da bu vurguyu anlamayacak kadar aptal değildi.

Bağdat’taki ataşe üzerinden ABD elçiliği haberdar edildi, Ruslar bombardıman için hazırdı. Güya Beşşar’ı devirmek için vaveyla ile Türkiye’yi sahaya çekmeye çalışan ABD, Beşşar’ı kurtarması için Ruslara yol vermişti. Beyaz Saray, CIA, Pentagon hepsi, ayrı telden çalarak Kontrollü Kaos teranesini tam bir kakofoniye dönüştürmüştü.

Kongre müdahale için yapılan oylamada izin vermiyor, Süper Güç aniden savaş yorgunu bir görüntü çiziyor, Ortadoğu’dan çekilmek için gün sayıyor gibi bir intiba bırakıyordu. En yetkili ağızlar, “Suriye’de yeni ve doğrudan bir eylemin kâbus olabileceğini”, “ABD’nin orada olmasının bir şeyleri iyileştireceğine inanmadıklarını” söylüyordu. Suriye, en çok Bataklık kelimesiyle yan yana anılıyordu. Obama’nın “Rejimin kimyasal silah kullanımı kırmızıçizgimizdir!” çıkışı bile başlı başına büyük bir iddiasızlıktı aslında. O pembe çizgiye riayet etmek kaydıyla rejime verilmiş açık bir teminattı.

30 Eylül’de Rus uçakları savaşta açılış hamlesini yaptıklarında dahi Obama, “Suriye’nin süper güçlerin satranç tahtası olmadığını, Rusya’yla vekâlet savaşına girmeyeceğini” müjdeliyordu. Daha ne yapsındı? Bunların hepsi İran’a ve Rusya’ya alan açmak içindi ve ikisi de fırsatçılıkta birbirinden daha dişli rakip bulamazdı.

Çarın süs köpeği olmak uğruna

Putin, harekâttan bir gün evvel Ruhani’yle New York’ta bir araya gelmişti. 23 Kasım’da da Tahran’ı ziyaret ederek Hamaney’le yüz yüze görüştü. Düştü düşecek bir diktatörü koltuğunda tutmak için gösterilen bu dayanışma göz yaşartıcıydı. İslam Cumhuriyeti, Alevistan’ın Sünnilerin eline geçmesindense Rusların eline geçmesine göz yumuyordu. Darbecinin oğlu da ülkesi halkının eline geçeceğine tahtı tacı Putin’e bırakmaya dünden razıydı. Bir çarın süs köpeği olmak uğruna halkına soykırım uygulayan kaç kişi bulunabilirdi tarihte acaba?

Kameralar önünde gülücükler dağıtsalar da ihtilaflar alttan alta birikiyordu. 2016 Ağustos ortalarında Moskova, Suriye’deki hedefleri vurmak için İran’ın Hemedan Havaalanı’nı kullanmaya başladığını duyurduğunda bu haber İran’da ciddi bir rahatsızlığa sebebiyet verdi. Çünkü İran halkı, 2. Dünya Savaşı sırasında Rusların ülkelerinin kuzeyini işgale kalktığını unutmuş değildi. İran savunma bakanı, “Biz üssü Ruslara bilakaydüşart vermiş değiliz. Orada kalıcı da değiller” demek zorunda kaldı ve bir süre sonra da üs Ruslara resmen kapatıldı. Muhtemelen gayri resmî olarak kullanıma devam etse de.

Şoför mahalline kim oturacak

Rusların harekâta başladığı günlerde Lübnan’ın İrancı El-Ahbar gazetesinde İbrahim Emin şöyle yazdı: “Dün Ruslar dünya tarihinde yeni bir sayfa açtılar.” Fakat şunu eklemeden de geçemedi: “Rusların niyetini iyi anlamak lazım, Direniş Ekseni’nin bir üyesi, destekçisi olarak davranacak değiller…” Farklı niyetlerin, muhtelif ajandaların, çatışan çıkarların ittifakı elbette ki bir yere kadardı. Savaş sonrası Suriye’sine dair iki tarafın da hülyaları farklıydı. Taktik seviyede müttefik olabilirlerdi, velakin İran ile Rusya stratejik seviyede rakipti.

Ruslar, asgari asker kaybı için İran’ın peşine taktığı kara gücüne mecburdu. İran da kendi pahalı kanı yerine ucuz Şii kanından yararlandığı gibi Rus hava gücünden istifade etmeye bakıyordu. Şoför mahalline kimin oturacağı tartışması ise en başından itibaren homurtuyla sürüyordu.

İran ve avanesi için Beşşar’ın iktidarda kalması hayat memat meselesiydi, Rusya için ise konjonktüreldi. Suriye ve Lübnan’ın ancak kendi ekseninde durması kaydıyla İran stratejik derinliğini koruyabilir, savaşı kendi ülkesi dışında karşılayarak bölgesel güç olma iddiasını sürdürebilirdi. Rusya içinse Ortadoğu’nun tamamı bile küresel güç mücadelesinde sahalardan bir saha idi.

Dünyaya aynı pencereden bakmadıkları da ayan beyandı. İran İsrail’i can düşmanı diye takdim ederken Rusya her ikisiyle de alışverişi sürdürebiliyordu. Mollalar istemiyor diye Suudi Arabistan’la ilişkilerini de kesecek değildi. Rus diplomasisi, bu tür ikili oyunlarda Şii rehberlerden geri kalmayacak bir müktesebata sahipti. Suriye başka hiçbir ülkede olmadığı kadar Sovyet danışman barındırırken Ruslar bir yandan da Lübnan’da Suriye’ye karşı mücadele eden Komünist Parti’yi desteklemeye devam etmemişler miydi? Baba Esed’e de cevaben danışmanların yarısını kovmak kalmamış mıydı?

İran’ın ümüğüne basmak

İhtilaflar birer birer gün yüzüne çıkıyordu. Tahran’ın Rus yolcu uçağı yerine Boeing ve AirBus almayı tercih etmesi ciddi bir ekşimeye sebep olmuştu mesela. 2016 Aralık’ında Halep’teki muhaliflerin tahliyesi için Rusya’nın Türkiye’yle ateşkes yapması da İran tarafında hazımsızlığa sebep olmuştu. 2017 Ocak’ında Astana görüşmeleri de İran’a rağmen gerçekleşmişti.

Rus Dışişleri Bakan Yardımcısı Ryabkov, “İran’la bulunduğumuz yeri tarif için bu tip kelimeleri kullanmazdım” diyordu. Bu tip dediği kelime, İttifak’tı. Yalan da değildi hani. Nasıl bir ittifaktı ki, İsrail uçakları yolgeçen hanı gibi gelip İrancı hedefleri vurup vurup gidiyor, anlı şanlı S-300’ler, S-400’ler çalıştırılmıyordu bile. İsrail Hava Kuvvetleri ile Rus savunma birimleri arasında gizliden gizliye bir koordinasyon olduğu aşikârdı.

2018’e gelindiğinde ise karşılıklı suikast ve tutuklamalara kadar vardı iş. Deyr Zor’da, köprüler gibi birtakım stratejik noktaların kontrolü yüzünden çarpışmalar bile yaşandı. Husumeti tetikleyen en önemli hamle, Rus yanlısı General İsam Zahreddin’in mayınla suikasta uğramasıydı. 2018 Haziran’ında bir Rus subayının infazı da keza İrancı unsurların işiydi. Sebep ise Suriye-Irak sınırındaki Elbu Kemal’in kimin uhdesinde kalacağıyla alakalıydı.

İran, sevkiyatlarını sağlamak ve kaçakçılardan haraç almak için beldeyi önemsiyordu; Ruslar da İran’ın ümüğüne basmak için. Sünni beldeyi İran’ın elinden almak üzere Sünni bölgelerden toplanmış Suriyeli askerleri kullanması saha hakimiyetine dair çok şey anlatıyordu.

Kurtarıcılarından kurtaranlar

Ruslar rahattı. Suriye’deki mevcudiyetleri Şam’dan aldıkları kapı gibi resmî belgelere dayanıyordu nasıl olsa, uluslararası hukuka gayet uygundu. İran’ın durumu ise sallantılıydı. Şii fanatikleri ilk fırsatta sepetlemek için Putin’le Beşşar’ın fısıldaşmaları İranlıların kulağına elbette ki gidiyordu. Suriye’nin yeni kralı “yabancılar” derken Amerikalılar ve Türklerin yanı sıra İranlıları, Hizbullah’ı ve üçüncü sınıf Şii milisleri de kast ediyordu. Rusların kara gücüne ihtiyacı kalmadığı anda İranlılara ve İrancılara yol görüneceği şimdiden belliydi. İsrail’le yaptıkları anlaşma gereği belli tampon bölgelerden çıkardıkları gibi o gün geldiğinde bütün Suriye’den çıkarmasını da bileceklerdi.

Her halta karışmaları, karaborsayı ellerinde tutmaları, nüfus yapısıyla çok sık uğraşmaları, hayat tarzlarına müdahaleleri sebebiyle Suriye halkı İranlılardan ve İrancılardan nefret noktasına gelmişti. Ruslara ise kurtarıcılarından kurtaranlar nazarıyla bakıyorlar. Beşşar’ın da canına minnet. İrancıların varlığıyla Rusları dengelemek, Rusların varlığıyla da İran’ı dengelemek işine geliyor. Bu üç üçkâğıtçının kumarı kansız biteceğe hiç benzemiyor.

En uzun şubat

Hikâyenin başına dönersek…

Ruslar Gürcistan, Kırım, Ukrayna’dan Suriye’ye kolay zaferlerle geldiler. Suriye de bol keseden ihsan edildi kendilerine. Şimdi zaferlerini taçlandırmak için İdlip’in kapılarına dayandılar. Sırada Zeytin Dalı ve Fırat Kalkanı bölgeleri mi var?

Rüzgârı arkalarına alarak ilerlemişlerken onları durdurabilecek miyiz?

Türkiye kendi içinde bile bu kadar yalnızken “savaşı” göze alabilecek mi?

Bu soruyu dün Şam kapılarında sormayınca yarın Hatay kapılarında sormak zorunda kalır mıyız?

Beşşar’a ay sonuna dek mühlet tanımıştık; mühlet dolduğunda Ruslarla “çarpışmadan” sözümüzü yerine getirebilmemizin bir yolu var mı?

Etiket /

Bülent Tokgöz

2 yorum

Yorum göndermek için buraya tıklayın