Yazarlar

Çin’in “Yavru Vatanı” ile imtihanı

Asya Kaplanları’nın güzidesi Hong Kong yazdan bu yana büyük bir hengâmenin içinde. Geçtiğimiz pazar günü yapılan seçim, çalkantılı Pasifik sularını durultmamış gözüküyor. Kapitalizmin cenneti, Komünist (!) Çin’e iade olunduğu 1997’den bu yana en yüksek katılımlı seçimini gerçekleştirdi. Her 10 seçmenden 7’si sandığa gitti ve analistleri ters köşeye yatırarak kahır ekseriyeti ile göstericilerin arkasında durdu. Pekin […]

Asya Kaplanları’nın güzidesi Hong Kong yazdan bu yana büyük bir hengâmenin içinde. Geçtiğimiz pazar günü yapılan seçim, çalkantılı Pasifik sularını durultmamış gözüküyor. Kapitalizmin cenneti, Komünist (!) Çin’e iade olunduğu 1997’den bu yana en yüksek katılımlı seçimini gerçekleştirdi. Her 10 seçmenden 7’si sandığa gitti ve analistleri ters köşeye yatırarak kahır ekseriyeti ile göstericilerin arkasında durdu. Pekin yanlıları sandıktan bozguna uğramış vaziyette çıktılar. 18 seçim bölgesinden 17’si Demokrasi yanlılarının oldu. Çin televizyonları “Adil bir karşılaşma değildi”, “Çin yanlısı adaylar ve destekçileri, yaygın taciz ve gözdağıyla karşı karşıya kaldı” diye bahanelere sığınsa da protestocuların geniş kitle desteğini demokratik meşruiyete tahvil etmeyi başardıkları gerçeğini değiştirecek değiller.

Bu yüzdendir ki muhalifler yakaladıkları momentumu sürdürmek istiyor, caddeleri boş bırakmıyorlar. Zafer gösterileri protesto gösterilerinin bir devamı olarak sahne alıyor ve hassaten Polytechnic Üniversitesi’nde iki haftadır kuşatma altında olan arkadaşlarına selam çakıyorlar. İsyana sebep olan Zanlıların İadesi yasa tasarısı çoktan geri çekildi ve bilahare de iptal edildi ama göstericiler yeni taleplerle direnişi diri tutma sevdasındalar. Polis şiddetinin bağımsız komisyonlarca soruşturulması, gözaltına alınan binlerce göstericinin serbest bırakılması, genel oy hakkının tanınması gibi… İhtilaf derin.

Lojistiğin Bolluğu

2003’ten bu yana yer yer kabaran toplumsal öfkenin bir sebebi ve tabanı olduğu ise aşikâr. Her defasında başka bir vesile ile sökün etse de bu vakaların ortak bir çelişkinden neşet ettiği kesin: Hong Kong ile Çin’in –kan demeyeceksek bile- doku ve ten uyuşmazlığı. Anakaraya bağlandığı günden beri muhalifler onu bir tarafa, Çin ise başka bir tarafa çekmeye çalışıyor. Muhalifler en kötü ihtimalle özerkliğin genişletilerek devamından yana iken Çin ise behemehal merkezî idarenin tahakkümünü hayata geçirme telaşında. 2047 yılına kadar adanın sistemine müdahale etmeme taahhüdüne bir türlü sadık kalamıyor. Adalılar da sahip oldukları ayrıcalıkları ve zenginlikleri aidiyet hissetmedikleri bir rejim için feda etmeye razı gelmiyorlar. Orada burada tatbikat üstüne tatbikat yapan ordu birliklerinin verdiği gözdağından başka uzlaştırıcı bir güç de ortalıkta gözükmüyor.

İhtilafları körükleyen güçler ise elbette ki eksik olacak değil. Herhangi bir şehirden söz etmiyoruz. 67 milyarder ve 10 bin ultra-zenginin yaşadığı bu şehir-devletinde işlerin göründüğü gibi kendiliğinden geliştiğini savunmak fazla safdillik olur.  Çin Dışişleri’nin özenle ve ısrarla vurguladığı “dış güçler” ise eldeki bulgulara bakılırsa hayli faal. Batı medyasının Hong Kong’un özgürlük savaşçılarını yere göğe ve manşetlere sığdıramaması, politikacıların Çin’i –“Haydut rejim!” türünden sıfatlarla- köşeye sıkıştıran beyanlarda bulunmaları zaten ortada olan gerçekler. Eylemci liderlerinden birinin ABD’nin -vaktiyle Musul, Bağdat ve Riyad temsilciliklerinde çalışmış, çok dil bilen- bir konsolosluk görevlisiyle buluştuğunun açığa çıkması, bazı göstericilerin dışarıdan birilerinden talimatlar aldığına dair birtakım belgeler, eylemlere sistematik biçimde karavanlarla taşınan kalkanlar, sopalar, oklar… Yoğurdun ve lojistiğin bolluğu nereden sualinin cevapları.

Kurtar Bizi Trump

Göstericiler doğaldır ki kimin ekmeğini yiyorlarsa onun kılıcını –bayrağını!- sallıyorlar. İşgal ettikleri meclis binasında sömürgecilik dönemi Britanya bayrağını açmaları ideolojik şecerelerine dair mühim bir gösterge idi. Limandaki Çin bayrağını denize fırlatıp barikatlarda Amerikan bayrakları dalgalandırmaları da. Trump’tan kendilerini “özgürleştirmesi”  için himmet dilenmeleri ise Uzak Doğu ile Yakın Doğu arasındaki muhalif manzaralarının ne kadar birbirine benzediğini düşündürdü.

Anavatanlarına karşı bir kurtarıcı gözüyle baktıkları ABD’nin başında tuhaf gelgitleriyle muhataplarını yoran bir başkanın olması ise göstericilerin moralini altüst etmiş durumda. Her ne kadar bugün itibarıyla Kongre’den geçen ve Hong Kong polisine silah satışlarının durdurulması şeklinde maddeler içeren yasa tasarısını onaylamasıyla Çin’in hemencecik “Küstahlık!” nitelemesine mazhar olsa da Trump önceki beyanatlarıyla göstericileri dumurdan dumura sürüklemişti. Hong Kong’la ilgili bir soruya, “Bu Hong Kong ile Çin’in arasında, çünkü Hong Kong Çin’in bir parçası” demesi bunlardan biriydi mesela. Gösterileri tarif için Çin tarafının tercih ettiği İsyan yaftasını kullanması da. “Ben olmasaydım Hong Kong diye bir yer olmazdı” türünden sade suya tirit twitleri ise politikanın mı patolojinin mi konusu olduğu belirsizliğini koruyor.

Zorla Afyon İhracı

Hong Kong’ta “şahsi menfaatlerini müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit etmiş” geniş bir tabanın olduğuna şüphe yok. Böylesi bir gövde nasıl vücuda geldi acaba? Bunun cevabı adanın sıra dışı tarihinde saklı.

Çin’in güneyindeki 235 adacıktan oluşan bu mega-kent bir zamanlar tenha bir balıkçı kasabasıydı. Nüfusu, coğrafyası, tarihiyle M.Ö. 243’ten beridir Çin’in doğal bir parçasıydı. Ne olduysa Doğu Hindistan Şirketi’nin gemilerinin pasifik ufkunda belirmesiyle oldu. Daha doğrusu limanlardan çay varilleriyle dolu giden gemilerin Britanya limanlarından boş dönmeleriyle birlikte. İngilizler tadına doyamadıkları çaya verdikleri altın ve gümüşü kasalarında tutmak için Çinlileri cezp edecek bir tüketim nesnesi bulmakta başarısız olunca çok hırslanmışlardı. Zorla afyon ihracı bir çözüm olabilirdi belki. Hindistan’dan neredeyse beleşe kapatılmış afyonun Çin pazarına sokulmasıyla dengeleri bütünüyle lehlerine çevirebilirlerdi, çevirdiler de. Çin, zenginliğinin ve istikbalinin talan edildiğini fark edince gidişata dur demeye kalktı. 1729’da afyon ticaretini yasakladı. Kraliçe’nin adamları kaçakçılıkta da maharetlerini sergilediler. Nihayet Çin, kaçakçıların 20 bin varil afyonunu yakarak imha etmek zorunda kaldı. Ağır yenilgisiyle sonuçlanacak Birinci Afyon Savaşı’nın fitilini ateşleme pahasına. -Utanç verici teslimiyet anlaşmasının imzalandığı HMS Cornwallis gemisi 73 yıl sonra Çanakkale açıklarında Türkleri dize getirmek için görev yapacaktı.

Ağır Tarih Yükü

Afyon Savaşı’nı müteakip 1842’den beri İngiliz Hong Kong’u olarak anılan şehir-devleti 1898’de 99 yıllık bir “kira sözleşmesi” ile İngiltere’ye resmen bırakılacaktır. Anakara ile bağlar kopmuştur, siyaset yolu kapalıdır; ada halkı da ne yapsın, kendini çalışmaya vuracaktır. Coğrafî konumunun avantajlarını, anavatandan kaçan yerli sermaye ve ucuz emek gücüyle birleştirince, üretim ve ulaşımdaki esnekliklere, çok dilli olmanın avantajlarını da ekleyince bir kapitalizm mucizesi vukua gelecektir. Öyle ki anavatanından da sömürgeciden de daha ileri bir gelir seviyesine erişecektir. Gelgelim kira sözleşmesi bitip de ev sahibine teslim edildiğinde sömürgecilik tarihinin bu gurur tablosu Çin’in aşınmış Komünist duvarına nasıl asılacaktır? 156 yıldır anavatanla kopuşmuş, sömürgecinin kültürüyle kaynaşmış bir metropole Çin aşısı yapmak o kadar kolay olmayacaktır. Hülasaten Hong Konglu olmak eşine az rastlanır bir kimlik krizine duçar olmak demektir.

Asya’nın incisi, Çin’e şatafatlı bir törenle teslim edildi. 4 binden fazla yabancı gazeteci ve on binlerce turistin pürheyecan tanıklık ettiği devir-teslim işlemine konu olan işte bu ağır tarih yüküydü. 30 Haziran gecesinde İngiliz olan ada, 1 Temmuz’da artık Çinli idi. Kargaşaya davetiye çıkaracak altyapı da vakitlice örülmüştü zaten. Çin’in başını ağrıtacak bir demokrasi sorunu olsun diye teslimden önce alelacele seçim sandığına ahali alıştırılmıştı. İkiliğin berdevam olması için bir anlaşma dahi yapılmıştı: Çin, 50 yıl müddetince Hong Kong’un kapitalist işleyişine müdahale etmeyecekti. Kendi para birimi, yargısı, İngilizce olan resmî diliyle Tek Ülke İki Sistem formülüne fit olabilecek miydi yavru vatan?

Hong Kong Doğu Türkistan değil

İki taraf da fit olmayacaktı. Çin her hamlesiyle güvensizlik yayacaktı. Dünyanın kadim ve ebedi merkezi olma zehabındaki koca medeniyet yanı başındaki şımarık bir havaliye söz geçiremeyecek değildi herhalde. Her adımda tahakkümünü artırmaya niyetli olduğunun anlaşılması, haklarını savunmaya azimli ada halkını hatlarını ileride kurma mecburiyetinde bırakacaktı. Artık Pekin Yanlılarının karşısında sadece Demokrasi Yanlıları yok. Her geçen gün güçlerini tahkim eden Bağımsızlık Yanlıları kavgayı derinleştirmekten yana. Artan hiddet ve şiddet Çin’in sabrını taşıracak raddeye gelecek mi? 2020 Ocak’ındaki seçimlerde Tayvan’da da Tek Ülke İki Sistem modeli ağır bir hasara uğrarsa anakara nasıl bir model önerebilecek? Tiananmen Meydanı’nda tankların başarıyla temsil ettikleri modelden başka.

Stadyumlarda hazır kıta bekleyen askerlerin caddelere salınması o kadar da kolay değil. Çünkü Hong Kong Doğu Türkistan değil. Tarih boyunca kendini surların arkasında saklayarak güvenlik aramış bir ülke dışarıya kuşaklar ve yollarla açılmaya başlamış, bu uğurda milyarlar harcamışken dış müdahaleyi kışkırtabilecek adımlardan kesinkes uzak duracaktır. Realist ve serinkanlı Çin dış politikası bunu gerektirir. Mamafih kuşatma altındaki Türklere ve ümmet-i Muhammed’e rahat bir nefes aldıracak bir Asya-Pasifik savaşını hiçbir gâvurun armağan edesi de yok. Levh-i Mahfuz’da yazıldıysa o başka.

Etiket /