Yazarlar

15 Temmuz’u Bekleyen Büyük Tehlike

Firdevsi, Şehnâme’yi yazıp bitirdiğinde Sultan Mahmud’a takdim eder. Sultan da onu yirmi bin dirhemle ödüllendirir. Firdevsi’nin beklentisi yüksektir. Hamama gider bir güzel yıkanır. Dinlenirken de kendine arpadan yapılan alkolsüz bir içki olan fuka söyler. Çıkışta da yirmi bin dirhemi hamamcı ve fukacı arasında bölüştürür. İran edebiyatında şairin bu tavrı, “fuka açmak” olarak adlandırılacaktır bundan sonra. “Fuka açmak”, yani şairin eserinin kıymetini ölçmek noktasındaki kayıtsızlığı… Firdevsi, Şehnâme’si ile Farisîlerin o zamana kadarki İlyada’sını yazmıştır. Yazdığının elbette farkındadır. Farisîleri yere göğe koyamaz meselâ. Eserini korumak için gösterdiği tavır da eseri gibi dikkate değerdir.

Milletlerin hayatı, her büyük badire atlattığında esasen aynı büyüklükte bir imkânla da karşı karşıyadır. Fransızlar için Fransız ihtilali kendilerini bugün de ölçüye vurdukları bir büyük hadisedir. Fransız halkının yarattığı bu destan, muhteris kişilerin elinde anlamını kaybetmesin, diye dönemin siyasîleri dikkate değer bir çaba sarf eder.  İhtilal sonrasında Fransa, 12 yıl boyunca İhtilal Takvimi kullanır. 1794’te Halk Güvenlik Komitesi, dönemin yazarlarından cumhuriyetçi oyunlar yazmalarını, önemli olayları övmelerini ister. Fransa halkının yeniden doğuşu demeye gelen bu ihtilalin geriden gelen kuşaklara gereği gibi anlatılması elzemdir zira. Ancak Komite, şu uyarıyı yapmaktan da geri durmaz: İhtilalin büyüklüğü cesaretle onaylanırken “vasatlığa ve kolaycılığa kaçılmamalı”dır.

15 Temmuz’u bekleyen büyük tehlike işte buradadır: Öncelikle Türk milletinin bu büyük destanını onun İlyada’sı, Şehname’si haline getirecek büyük bir sanatçı kişilik beklenmekte midir? İkinci olarak ise 15 Temmuz üzerinden geçen zaman içinde “vasata ve kolaycılığa kaçmayan” bir atmosfer oluşabilmiş midir? Bu iki soru şimdi Türkiye’de 15 Temmuz’un anlamını kavramış insanların önünde duruyor…

Romain Rolland

Fransa, 19. yüzyılın son çeyreğinde Almanlara yenildiğinde, ona yeniden ruh vermenin gereğini hissedenlerden biri de Romain Rolland’dı. Rolland, bir Fransız milliyetçisi değildi. Zaten bilindiği gibi Fransa’da, Almaya ve İtalya’daki gibi bir ırkçılık ortaya çıkmamıştır. Rolland, bir ırkçı olmadığı gibi milliyetçiliği de savaş isteyen bir tarzda değildi. Avrupa kültürünü bir bütün olarak görüyordu. Avrupalıların iç çatışmaları, ona göre Avrupa birliğinin önündeki büyük engeldi. Bu nedenle de Almanya’ya karşı kaybeden Fransa’yı Almanya’ya karşı kışkırtmak yerine Fransız ihtilali günlerine dönüp milletine kaybettiği ruhu yeniden vermeye çalıştı. Tiyatrolar yazdı. İhtilalin anlamını anlattı. Muhteris kişilerin elinde o anlamın nasıl bozulduğunu göstermek istedi. Dahası kendini birleşik bir Avrupa idealine adayan Jean Christophe adlı devasa romanı oluşturdu. “Christopher”, Hz. İsa’yı taşıyan anlamına geliyordu. Christopher’ı bir “Hıristiyan azizi” yapan şey, onun bir gece Hz. İsa’yı nehrin kıyısına geçirmesiydi. Karşıya vardıklarında o, taşıdığı oğlanda hayatın anlamını, inancın yükünü hissetmişti.

Rolland, Fransa’nın geleceğini birleşik bir Avrupa’da görüyordu. Bu nedenle de onun İlyada’sı böyle oluştu. Düşüncesinde yalnız değildi. Onun gibi pek çok Avrupalı entelektüel kendi milletlerinin geleceğini bu ideal etrafında görmekteydi. 1970’li yıllarda bir Dünya Hıristiyan Devleti oluşturmanın gereğinden söz eden Arnold Toynbee, onların ideallerine başka bir boyut katıyordu. Adına küreselleşme denilen şeyin her ne kadar seküler bir özellik taşıyormuş gibi görünse de derinlerinde Siyonizm ile işbirliği halinde bir Hıristiyan devlet oluşumu olduğu aşikârdır.

Fransa, bugün de Fransız İhtilalinin üstüne titrer. Ya biz?

Umutsuzluğu da kötümserliği de vaaz etmek benden uzak olsun. Lakin şunu ifade etmezsek de olmaz. Bugün Türkiye’de Türk milletinin geleceğinin nerede ve ne şekilde anlam bulacağı sorusunu araştıran bir edebiyat, düşünce ve sanat ortamı görmekte güçlük çekiyoruz. Söyleyeceklerim edebiyat, düşünce, sanat ortamının hoşuna gitmiyor ama bir kez daha söyleyeyim: Siyaset, bu meselede sorumluluk üstlenmek noktasında çok daha aktif. Maalesef düş ve düşünce dünyamız, 15 Temmuz zaferinin tabir caizse sarhoşu halinde. Oysa kazanılan zafer, bir sonraki büyük saldırıların habercisidir. Maalesef, güç bela oluşan “birlik” düşüncesi sönümleniyor. Muhteris kişilikler, vasata ve kolaycılığa kaçarak sadece 15 Temmuz konusunda değil milletimizin varlığını ilgilendiren her konuda “vasata ve kolaycılığa” sapıyorlar. Bu nedenle de Türkiye’nin bugününün İlyada’sı ne bireylerin zihinlerinde ne de toplum katmanlarında gereği gibi oluşamıyor.

Thomas Carlyle

Her şeyden önce görmemiz gereken şeylerden biri şu: Postmodernizm ideolojisi insanımızın zihninden kahraman idesini çekip almak istiyor. 1940’lı yıllardan ölümüne kadar Necip Fazıl’a gösterilen alakanın mahiyeti bu hususta bize iyi bir fikir verebilir. Necip Fazıl, andığım tarihler boyunca Türkiye’nin tarihî kaderini ortaya koymak için ömrünü adamıştır. Onun bu haline şahit olanlar arasında Cahit Zarifoğlu da vardır. Zarifoğlu, Yaşamak adını taşıyan günlüğünde üstadının 1976’da Ankara’ya gelişini not düşer. Onun Necip Fazıl’ı anlatışı öyle güzeldir ki bu güzellikte iki büyük şairin derinliğini görürüz. Üstad, çıkışı ertelenen Büyük Doğu’yla ilgili gençlerle istişare etmek ister. Onun bu isteği karşısında Zarifoğlu’nun içini “ani bir olgunlaşma” kaplamıştır. Zaten ona göre üstad ile biraz zaman geçirip onun sohbetini kim dinlese kendisini küçük, değersiz bulacaktır. Necip Fazıl, davasına öyle adanmıştır ki ondan gençlere yayılan şey, dalga dalga etrafına da o adanmışlığı yaymakta, aşılamaktadır. Onda Wagner’deki gibi çelik gibi sinirleri olan bir deha vardır. Zarifoğlu, konuşurken hiçbir yaşlanma emaresi göstermeyen Üstadının yürüdüğündeki zayıflığını görür ve derinden bir üzüntü duyar: “Merdiven inerken adımını birden peydahlanan bir boşluğa attığını görüyorum. Ama bir melek bu adımı onun dengesini bozmadan düzeltiyor ve basamağa koyuyor.” Bu satırlardaki sevgi, Batılıların anlayamayacağı cinstendir. Batı için kahraman idesi, bir tapınma nesnesidir. Thomas Carlyle’nın kahramanlara tapınmaya ilişkin görüşleri, Hitler tipi psikopatları doğurur Avrupa’da ama bizim geleneğimizde kişinin davasına bağlılığından ötürü sevdiği bir kahraman idesi vardır. Burada belirleyici olan, sevenin sevişindeki samimiyettir. Hz. Mevlana’nın Mesnevi’sindeki derviş benzetmesinde olduğu gibi… Derviş, bir şeyhe bağlanır. Öyle bağlanır ki sonunda şeyhi sahte çıkmasına karşın bağlılığı dervişi ilerletecektir.

Vasata ve kolaycılığa gelince…

Selçuklu ve Osmanlı tarihleri bize gösteriyor ki bu hususta irade, modern zamanların bize yutturduğunun aksine devlettedir. Selçuklu’nun Nizamü’l Mülk’ünden Devlet-i Aliyye’nin Cevdet Paşa’sına kadar Türk devlet idesi, vasata ve kolaycılığa kaçan bir edebiyat, sanat, düşünce atmosferi oluşmasına müsaade etmemiştir. Türkiye’de ilk yıpratılan şey, Türk devlet idesidir. Devlet idemiz ortada olmayınca serbest düşünce kılığına giren modern, postmodern ideolojiler maalesef bizi vasata ve kolaycılığa mahkûm etmiştir. Fakat tüm bunlara karşın Zarifoğlu ve Necip Fazıl arasındaki bağ, bugün kimlerde yaşıyorsa o kişilerin, Türkiye’nin İlyada’sı için de dertlendiklerinden de kuşkum yoktur.

Etiket /