Yazarlar

Türkiye’nin Alternatif Tarihini Yazmak

Tarih yazımı meselesi, akademik ilgisi olanlar dışında ortalama okuyucu kitlesi için çoğu zaman sıkıcı gelmektedir. Farklı teoriler, farklı kabuller ve farklı ideolojik (iyi veya kötü anlamda) tercihler, tarih yazımını ve tarihi yapan aktörleri farklı kılmaktadır. Ancak tüm farklılıklarına rağmen ağırlık olarak değişmeyen tema ‘tarihi yapan’ bir aktörün/aktörlerin var kabul edilmesidir. Bu aktör ister siyasi elitler ister dini elitler –klasik siyasi tarihyazımı bu tercihte bulunur- isterse de sıradan insanlar olsun –marksist ve kültüralist tarihyazımı bu temayı tercih eder-, hatta bunlara coğrafyayı ve yaşanan dünya-tarihsel süreci (Fransız Annales ekolü ve tilmizlerinin yaptığı gibi) –ki biz Müslümanlar buna zaman diyoruz- de ekleyebiliriz; ancak tüm bunlara rağmen sonuç fark etmez: tarihi yapan ‘birileri’ vardır. Bunları yazarken varlığı veya yokluğu murad eden irade-i külliye sahibi olan Rabbimizi unutmuş değilim; ancak meseleyi oraya taşırsak, kelami tartışmalara varmak gibi bir farklı güzergaha gireriz ki şimdilik buna niyetim yok.

Türkiye ve mirasçısı olduğu Osmanlı İmparatorluğu ile ilgili tarih çalışmalarında da mezkûr yaklaşımlara rastlamak mümkün. Ancak özellikle 19. ve 20. yy’da tecrübe ettiğimiz politik durum birçok noktanın göz ardı edilmesini beraberinde getirdi. Burada kastettiğim, sadece bazı tarihçilerin tehlikeli (!) mevzuları göz ardı etmesi değil, bununla beraber yeni politik düzene istediği tarihi yazan tarihçilerin kahramanlar ve hainler yaratmasıdır da aynı zamanda. Literatürde modernist olarak tavsif edilen tarih üreticileri, bazen siyasi elitleri olduklarının dışında tanıtırken bazen de sıradan insanları olmaları gerektiğine inandıkları rollere büründürebilmektedir. Ve sanırım iktidar olmak biraz da bu gücün farkında olmaktan geçiyor.

Tüm bu bilgiler ışığında yeni yayımlanmış bir kitaptan bahis açmak istiyorum. Yıldıray Oğur’un Vadi Yayınları’ndan çıkan kitabı: Alternatif Türkiye Tarihi I

Kaybedenlerin Hikayeleri

Kitabın temel meselesi, Oğur’un önsözde dediği gibi, genel/resmî ideolojinin inşa ettirdiği tarih kitaplarında bahsi geçen kahramanların değil, kaybedenlerin, arada kalanların, kenara çekilenlerin, rolleri kısa olanların ya da unutulanların hikayesini verme isteği. Bunu ne kadar başarabildiğine okuyucular karar verecek.

Başlıkta kullanılan ‘alternatif’ kelimesi, resmi tarihin inşa ettiğinin dışında, onun sunduğuna karşı alternatif bir anlatıyı imlese de, kitap tam olarak bunu yapma iddiasında değil. Bununla birlikte alternatif kelimesinin cari olanın ötesinde, gerçeğe veya ‘öz’e daha yakın olma iddiasını içerdiğini de hatırda tutarak şu söylenebilir: Türkiye’nin ‘Öteki’ Tarihi. Hatta bunun bile nakıs olduğunu, öteki tarihlerden bir tarih demenin daha doğru olacağı söylense, buna da diyecek bir sözümüz yok. Ancak Oğur’un son tahlilde yaptığı şey, kitabın adından dolayı çalışmalarına (ya da operasyonlarına mı deseydik) çağrışım yaptığı bazı “Kemalist popüler yakın tarih yazarlarının” yaptıklarından farklı olarak, ele aldığı konuları yalın bir dille ve tüm kaynaklarıyla birlikte sunmasıdır.

Kitaptaki hikayeler 1850-1950 dönemi içinde yaşanmış meseleler üzerinden yüzyılın muhasebesini yapmak maksadını taşıyor. Tarihteki kritik noktalar/olaylar birer hikâye üzerinden kitaba not düşülüyor. Örneğin Kanun-i Esasi’nin Sultan Abdülhamid tarafından de facto olarak rafa kaldırılması ile acıklı bir aşk hikayesini birlikte okuyorsunuz. Veya Balkan Savaşları’nı Suriyeli mültecilere gösterilen düşmanlık üzerinden hatırlama imkânınız oluyor. Bu bağlamda, sıradan insanların hikayeleriyle makro tarihin meselelerinin içiçe geçebilmeleri bağlamında, kitabın başarılı olduğunu söylemek mümkün. Ancak her şeye rağmen bazı noktalarda klasik siyasi tarih yazımından kurtulabildiğini söylemek zorlaşıyor.

(Bir Evin Hikayesi -Selanik’teki Mustafa Kemal Atatürk’ün Evi ve Ailesi Hakkında Türkçe ve Yunanca Belgeler)

Mustafa Kemal’in Şeceresi

Oğur, Cumhuriyet tarihi boyunca uzun tartışmalara neden olan bir meseleyi farklı bir kaynak üzerinden yeniden tartışmaya açıyor: M. Kemal’in baba tarafından şeceresi. Yunan tarih profesörü Vasilis Dimitriadis’in TTK tarafından basımı gerçekleştirilen Bir Evin Hikayesi -Selanik’teki Mustafa Kemal Atatürk’ün Evi ve Ailesi Hakkında Türkçe ve Yunanca Belgeler- adlı eserin tek kaynak olduğu yazı bu bağlamda gündem edilmeye aday. M. Kemal’in adını büyük dedesi Mustafa’dan aldığını iddia eden Dimitriadis bir de terekeden bahsetmekte. Geride bir ev dışında çok bir şey bırakmayan M. Kemal’in babasının terekesinde en dikkat çeken şey ise, Oğur’a göre, Muhammed Nuri Şemseddin Nakşibendi’ye ait olan Miftahu’l-Kulub adlı tasavvuf kitabı. Nispeten büyük şehirlerinin neredeyse her mahallesinde bir tekke bulunun bir memlekette –ki Selanik Payitaht’tan sonra başta gelen önemli şehirlerdendir- bir meftanın terekesinde tasavvuf kitabının bulunmasında garipsenecek veya şaşırılacak bir taraf olmamalı. Kaldı ki M. Kemal’in İstiklal Harbi’nde kullandığı söylemin yoğun “İslamcı” tonunu da göz önüne getirdiğimizde bunda çok da şaşırılacak bir veçhe bulamıyorum.

(Muhammed Nuri Şemseddin Nakşibendi – Miftahu’l-Kulub)

 

Tasavvuf kitabının yarattığı şaşkınlık dışında, kanımca daha kritik bir nokta verili kabul edilerek metin kaleme alınmış. M. Kemal’in büyük dedesi ya da babasının terekesi bir yana, henüz babasına ait olduğu söylenen fotoğrafın bile, mevzu hakkında araştırma yapanların yanında Oğur’un da kitapta belirttiği gibi -sayfa 56’da Falih Rıfkı Atay’ın Çankaya (İstanbul, 1969, s.17) adlı eserinde M. Kemal’in Falih Rıfkı’ya “Bu bizim peder değildir.” dediği aktarılıyor- muamma olduğu hatırlanacak olursa, meselenin bir kitaptan daha fazlasına ihtiyaç duyduğu aşikâr olur. Temennimiz mevzu hakkında ciddi akademik çalışmaların nitelik ve nicelik olarak artması yönünde.

Sürgün Yeri’nden Cennet’e: Gentrification Yeni Değil!

Neoliberal politikaların trend eleştiri mevzularından olan gentrification meselesinin erken Türkiye tarihiyle çok alakası yok aslında. Ama gentrificationın pratiğe dökülme hali ile Bodrum’un bir sürgün kalesinden beyaz Türklerin bir tatil cenneti haline gelmesi arasında çok benzer bir ilişki var. Mehmet Şakir Paşa’nın oğlu olan Musa Cevat Şakir burada kilit rol oynuyor.

Musa Cevat Şakir ya da kafa kağıdında yazan şekliyle Cevat Şakir Kabaağaçlı, namı diğer Halikarnas Balıkçısı… Kitapta bütün tafsilatıyla anlatılan trajedinin baş kahramanı olan Cevat Şakir, baba katili olarak damgalandıktan ve cezasını çektikten sonra edebiyat ve basın yayın dünyasıyla ilişkisini kuvvetlendirir. Ancak Takrir-i Sükûn yasası gerekçesiyle İstiklal Mahkemelerinde yargılanan Cevat Şakir, hayata dair tüm umudunu kaybetmiş idam beklerken, İstiklal Mahkemelerinin meşhur Aliler’inden sürgün cezası alarak kurtulur. Sürgün cezası alır almasına da sürgüne gideceği yeri ilk defa duyacaktır: Bodrum Kalesi.

‘Bodrum, o tarihlerde kıyılarından çıkarılıp ihraç̧ edilen süngeri, 15. yüzyılda Saint-Jean Şövalyeleri tarafından yaptırılmış̧, Sultan Abdülhamid döneminden itibaren hapishane olarak kullanılmış̧, I. Dünya Savaşı yıllarında ise top atışlarıyla yıkılmış kalesiyle tanınan, deniz yolu dışında ulaşılamayan bir Ege kazasıdır. Kalesi yıkılmış̧ olmasına rağmen, karayoluyla ulaşılamaz olması nedeniyle o yıllarda verilen kalebentlik (mahkûmların kaleden ya da şehirden çıkamaması) cezası için mahkûmların gönderildiği sürgün yerlerinden biridir. 1925 yılında cezasını çekmek üzere vapurdan inip kıyıya ayak basan Cevat Şakir işte bu sürgün yerinin kaderini değiştirecektir’ (s.177).

Bir edebiyatçı ve sanatçı olarak, peynir, su, İstanköy peksimeti, tütün ve rakı dışında bir şey almadan çıkılan, radyo dinlemenin ve gazete okumak gibi gündelik hayatta kitle ile ilişki kurmaya yarayan her eylemin yasak olduğu o uzun Mavi Yolculukları Cevat Şakir başlattı. Sanatın ve sanatçının gücüyle (!) –ki aslında hayat gailesinin derdine düşmeyecek kadar sermaye sahibi olan beyaz Türklerin elit bir tüketim pratiği olan- ve Mavi Yolculuklar aracılığıyla Bodrum, beyaz Türklerin gözdesi olur. Böylece aslında âtıl olmanın da ötesinde sürgün yeri bile olsa, sanata ve sanatçının gücüne atfedilen -ancak aslında baştan sona elit bir tüketim pratiği olan- asilleştirme meselesinin, neoliberal iktisat politikalarından çok önceleri de Türkiye’de farklı pratiklere sahip olduğunu söylemek abartı sayılmamalıdır.

Kıyıda Kalmış Hikayeler

Kitap otuza yakın makaleden müteşekkil. Elinize ilk aldığınızda hacmi sizi korkutsa da Oğur’un yalın dili ve akıcı tahkiyesi kitabı beklemediğiniz kadar kolay okutuyor. Arap Milliyetçiliği’nden Siyonist Haganah’nın İstanbul’da kurmuş olduğu teşkilata, M. Kemal’in Karlsbad Kaplıcaları’nda tuttuğu ve gelecekte yapacakları hakkında fazlasıyla ipucu barındıran günlüğünden tabip Dr. tarih profesörü (!) Reşit Galip’in hikayesine kadar birçok kıyıda kalmış meseleyi gün yüzüne çıkarıyor bu metin. Ayrıca diğer birçok yakın tarih çalışmalarından en belirgin farkı, çok fazla görselle meselelerin işlenmesi ve hemen hemen her konuda güvenilir kaynakların serdedilmesi.

Son söz olarak sanırım ikinci cilt en az ilki kadar ilgi çekici konulara ve kıyıda kalmışlara değinecek. Bekleyip görelim bakalım…

 

Hamiş: Vadi Yayınları, 90’larda çok esaslı metinler yayımlayarak rüştünü ispat etmişti. Daha sonra 2000’lerin ikinci yarısında sessizliğe büründü. Ama şimdi tekrar kitap vadisinde yeni ve esaslı kitaplara ev sahipliği yapacağa benziyor. En azından mutfağından gelen seslere kulak kabarttığımızda gözüken o. Biz takipteyiz, yolları açık olsun…

Erdal Kurgan

1 yorum

Yorum göndermek için buraya tıklayın

  • Değerli kardeşim, güzel yazınız için teşekkürler. Yalnız çok rica ediyorum “beyaz Türk” ifadesini kullanmaktan vazgeçin, Türk’ün beyazı, zencisi diye ayrıştırılması yanlış, biz kardeşiz, şanlı bayrağımız altında biriz.saygılar.