Yazarlar

Şüyuu vukuundan beter bir kitap

Sadık Göksu

Aslında herhangi bir kıymet atfedilemeyecek bu kitaptan ve yazarından üç yıl sonra söz edilmesi, çok da anlamlı değil. Kitap şüyuu vukuundan beter nice anlatımlar içermekte ise de şüyuu vukuundan beter bu anlatımların, yalan yanlış anlatımların bazı kişilerce gerçekmiş gibi anlaşılma ihtimaline binaen bizi ilgilendiren bazı hususlara temas etmek gerekli hale geldi.

Önce kitabın yazarından kısaca söz edilmeli ki, okuyanın başını döndürecek zikzaklı ilişkilerin içinde niçin yer aldığı ve “Anılarım” adlı kitapla da nasıl bir role soyunulduğu bir nebze açıklık kazansın:

Yazarı, önce 1950-1952 yıllarında milliyetçi derneklerden Türk Kültür Ocağı’na ve daha sonra Türk Milliyetçiler Derneği’ne üye olan ve Nurettin Topçu’nun izinden gittiği iddiasında bir milliyetçi; 1952-1953 yıllarında yedek subay olarak yaptığı askerlik sonrasında milliyetçilere karşıt bir cepheye geçip YTP, CHP, TİP gibi partilere ve çeşitli sol derneklere üye olan ve sonra Dr Hikmet Kıvılcımlı’nın izinden gittiği iddiası ile yollara düşen, lâkin Kıvılcımlı’ya yakın olanlarca pek de makbul sayılması mümkün olmayan (ki “Bilinmeyen Yönleriyle Dr Hikmet Kıvılcımlı Yoldaş” kitabının yazarıdır) bir solcu olarak görmekteyiz. Kendi ifadesiyle 36 çeşit parti ve örgüte girip çıkması, sendikacılık ve odacılıkla ilgilenmesi; sonra Ahilik ve Alevilik ile ilgilenir görünmesi, bir nevi, her türlü ortama onlardanmış gibi girip çıkması dikkate alındığında kitabın niçin ciddiye alınamayacağı da kendiliğinden anlaşılmaktadır.

Hal böyleyken bu kitapta yer alan ve açık ya da örtülü olarak Fethi Gemuhluoğlu’nu hedef aldığı gözlenen bazı satırlardan hususen söz edilmesi gerekmiştir. Kitabının değişik yerlerinde Fethi Gemuhluoğlu’nun MİT veya polis olduğunu iddia eden Sadık Göksu, bu önyargısını şöyle anlatır: “27 Mayıs’tan sonra bir olay, fena halde gözlerimi açtı. 1961 yılı yaz sonları olmalıydı. Dr Hikmet Kıvılcımlı’yı tanımadan önce, yakın arkadaşı Fatma Nudiye Yalçı ile tanışmış, bir ziyarette bazı arkadaşlarımı kendisine götürmüştüm. (…) Atila, Atatürkçü olduğu kadar, solcu da geçiniyordu ve ben buna saf saf inanıyordum. Bir süre sonra ona, Fatma Nadiye Yalçı’ya gitmeyi önerdim. Olumlu karşılamış göründü. Bir hafta kadar sonra buluştuğumuzda bu konuyu açtım. “Fethi Ağabey’e (Gemuhluoğlu’na) sordum. Kıvılcımlı olsa düşünülenilirdi, ama Fatma Hanıma gitmenin önemi yok, dedi” yanıtını almakla, ağzım bir karış açık kaldı. Kısaca, demek ki Fethi Ağabey, bir devlet görevlisiydi. (s. 102)” İkinci aktardığı olay da, birincisi kadar saçma bir varsayıma dayanmaktadır: “Bir örnek de 1967 yılından. O yıl Nurettin Topçu’yu, Dr Hikmet Kıvılcımlı’nın muayenesine götürerek , iki büyüğümü tanıştırmıştım. Kuşkusuz orası çok sıkı gözlem altındaydı. Topçu aldırmamış, gelmişti. Aradan iki gün geçti ya da geçmedi, “Fethi Ağabey”imiz her zamanki pişkinliği ile karşıma çıktı, “Sadık, sağ ile sol arasında bir köprü oluşturalım, ne dersin?” dedi! Zor bir durumdayım, “Bilmiyorum, nasıl?” gibi sözlerle geçiştirmeye çalıştım. O da fazla bir şey söylemedi. Ayrılır ayrılmaz, önüme ardıma dikkat ederek doğru Nurettin Topçu’ya gittim. Olayı anlattım. “Aman dikkat et, ondan uzak dur!” diyerek kısa bir uyarıda bulundu. “Tabii Hocam” dedim ve ayrıldım. Kıvılcımlı ile Topçu’nun , hem de tarafımdan görüştürülmesinden hemen sonra, Gemuhluoğlu bana böyle bir öneride bulunuyordu. Bu raslantı olabilir miydi? Elbette ki, hayır. (s. 103)”

Görüldüğü gibi, yazar kendine göre bir kurgu yapmakta ve yine kendine göre kendi zanlarına göre ve kimler için yapıldığı bilgisi kendisine ait bir şekilde Fethi Gemuhluoğlu’na kara çalmaktadır.

Yazar, Fethi Gemuhluoğlu ile ilgili “dezenformasyonu” muhtemelen kendisinin fısıldadığı Talat Turan’ın 1989 tarihli kitabından (s.41) alıntı da yapmaktadır. Söz konusu alıntıya göre, TOBB İstanbul basın bürosunun başına getirildiği anlaşılan 27 Mayıs 1960 darbecisi emekli albay Turan Çağlar, Akbank Sosyal İşler Müdürü olunca bürosunu Fethi Gemuhluoğlu’na devretmiştir (s. 102). Oysa herkesin bildiği üzere (ki yazarın da bilmemesi mümkün değildir) TOBB İstanbul basın bürosunun başına 1967 yılında yapılan bu atamanın, yani Fethi Gemuhluoğlu’nun atanma kararının altında, TOBB Genel Sekreteri Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın imzası vardır. Sözü edilen büronun aynı zamanda nasıl bir imkansızlık bürosu olduğu hususu Cahit Zarifoğlu’nun sıhhatli şahadeti ile sabittir. Cahit Zarifoğlu, TOBB İstanbul basın bürosuna gittiğinde kendisini çağıran Fethi Gemuhluoğlu’nun şöyle dediğini “Yaşamak” adlı eserinde aktarır: “Arkada bir oda daha var. Orası sana ait olacak. Yatar kalkarsın orada. Boş zamanlarında oraya kapanıp durmadan yazmanı istiyorum. İş yoğun değil. Arada bir basın bültenlerimiz olacak, onları gazetelere dağıtırsın. Şimdilik buranın iki kişilik kadrosu var. Biri ben, ötekisi ise şimdilik hademe kadrosu. Seni oraya alacağım. İleride, bir ay içersinde memur kadrosu da verilecek, seni o zaman oraya alırım.” Cahit Zarifoğlu’nun “Yaşamak”ta aktardığı hususlarla, alıntıda bahsedilen “geniş bir kadro ve sınırsız parasal olanaklar” ve “sol akımların izlenmesi” iddiaları, zannı da aşan ve kast zeminine yürüyen yalan beyanlardır.

Yazar, yayından fırlamış ok gibidir ve hızını alamamaktadır. Bu sefer de 1961 öncesine gitmekte ve kendisinin hiç bir şekilde tanık olmasını mümkün olmadığı 1946 yılında geçen olayları da keyfine ya da birilerinin keyfine göre kurgulamaktadır: “Darendelioğlu Ocak’ın [Türk Kültür Ocağı’nın] 1946 yılının Nisan ayında kurulduğunu yazıyor. Bu tarihler önemli , çünkü benim de işittiklerimden bildiğim gibi, Ocak bir süre sonra bölünüyor ve ayrılanlar, Türk Kültür Çalışmaları Derneği’ni kuruyorlar. Türk Kültür Ocağı’nın kuruluş tarihi şundan ötürü önemli ki, ayrılanlar bu derneği 3 Eylül 1946 tarihinde kuruyorlar. (…) Burada bizim en çok dikkatimizi çeken ad, Fethi Gemuhluoğlu’nunkidir. Çok ilginçtir, Gemuhluoğlu Ocak’tan ayrılanlarla birlikte ayrı bir dernek kurmakla beraber, Türk Kültür Ocağı’ndan da ayrılmamıştır ve bizim bilinç düzeyimiz gereği, bunu kimse de sormamıştır. Gemuhluoğlu’nun MİT ajanı olduğu görüşlerine bizimki dahil yukarıda değindik. Kanımca, Ocak’ın bölünmesi, siyasi güçlerin ve ajan olarak en başta onun marifetidir.” (s. 90-91)”

Fethi Gemuhluoğlu

36 çeşit parti ve örgüte girip çıktığını beyan eden, zıp zıp zıplayan bu şahsın asılsız beyanlarının tersini ortaya koyan şahitliklerin biri şöyle:

Türk Kültür Ocağı’nında bir dönem başkanlık yapmış olan Prof Dr Faruk Kadri Demirtaş, Fethi Gemuhluoğlu’nun Türk Kültür Ocağı’na askerde olduğu için kurucu olamadığını 22.10.1977 tarihinde söylemektedir: “1946’da milliyetçi arkadaşlar bir teşekkül etrafında birleştik, bir dernek kurduk: Türk Kültür Ocağı. O devirde, hattâ daha sonra müessir olmuştur. Kuruluş anında rahmetli [Fethi Gemuhluoğlu] İstanbul’da değildi, zannediyorum askerde idi. Bize iltihak etmesi, 1947 yılında olmuştur. O zaman Fethi, bizim arkadaşlar arasında yine daha sonra gelişen vasfı ile, konuşmasıyla, talakât ve belâgatıyla dikkati çekiyordu. O zaman fazla heyecanlı, âdeta kınından çekilmiş bir kılıç gibiydi zaman zaman. Fakat bütün bu heyecanlı tutumuna rağmen daima da birleştirici yönü, sevgi meselesi, o zamanlardan başlıyordu. (…) Bu arada Fethi Gemuhluoğlu da bütün Ocak faaliyetleri içersinde, gerek idare heyetinde, gerek divanda son derece müessir çalışmalar göstermiştir. Bildiğiniz gibi, daha sonra Türk Kültür Ocağı üç teşekkülle birleşerek Türk Milliyetçiler Derneği’ni kurmuştu. Bendeniz de, yine Ocağın mensubu olarak kurucular arasındaydım. Fethi’nin çalışmalarımızda büyük rol oynadığını şimdi hatırlıyorum.” Günümüzde olduğu gibi o zaman da benzer fikri yapıdaki bir çok derneğe aynı zamanda üye olmak normal karşılanmaktadır, nitekim Fethi Gemuhluoğlu da hem Türk Kültür Ocağı’na hem de Türk Kültür Çalişmaları Derneği’ne üye olmuştur, zaten bu iki dernek dahil dört milliyetçi dernek birleşip 1951 yılında Türk Milliyetçiler Derneği’ni kuracaklardır ki Fethi Gemuhluoğlu’nun kuruluş ve birleşme aşamasında büyük katkısı vardır (bu konuda yayınlanmış doktora çalışması olan şu esere bakılabilir: Murat Kılıç, “Allah, Vatan, Soy, Milli Mukaddesat: Türk Milliyetçiler Derneği (1951-1952), iletişim, 2016).

36 çeşit parti ve örgüte girip çıktığını beyan eden, zıp zıp zıplayan bu şahsın diğer tutarsızlıklarının birkaçına gelince: Yazar, iki farklı milliyetçi derneğe aynı zamanda, muhtemelen aynı günde, meşhur Çiçek Palas olayı gibi bir şiddet olayına karışarak kendi ifadesiyle şöyle üye olmuştur: “2 Ocak 1950’de, iple çektiğim 18 yaşıma girmiştim. Türk Kültür Ocağı’na üye olmaya gittim! (…) İmzalı giriş fişimi Ocak’a verdim. Bir süre sonra imzalarını istemeyerek sırf hatır için attıklarını anladım. Usule göre fişler, Ocak’ın girişindeki duvara asılıyor ve en çok üç ay askıda kalıyordu. Herhalde bu üç ay içinde herhangi bir itiraz olmazsa, indirilip kayıt işlemi yapılıyordu. Benim fişim üç ay değil ama oldukça uzun zaman asılı kaldı. Benden sonra asılan pek çok fiş, kısa zamanda askıdan indirildi. Ben sabrediyor ve canla başla çalışıyor, haftada en az üç gün Ocak’a gidiyordum. (s. 58-59) (…) 14 Mayıs seçimlerini izleyen günlerdeydik. Seçim sonuçları sağı epey coşturmuştu. Bir pazartesi günüydü, Teşkilat’a [Türk Gençlik Teşkilatı’na] gitmiştim. Komünist denen Yüksek Tahsil Gençlik Derneği, Koska’daki Çiçek Palas’ta Nazım Hikmet’in affı için [15 Mayıs 1950’de] toplantı düzenlemişti. Çiçek Palas, Teşkilat’ın olduğu yere çok yakındı. Gidelim, sebote edelim, diyorlardı. Böyle şeyleri sevmiyordum, fakat katılmamak da olmuyordu. Birkaç kişiydik, gittik. (…) Türk Gençlik Teşkilatı’na giriş belgesini o gün [15 Mayıs 1950’de] orada doldurdum. Ocak’lı [Türk Kültür Ocak’lı] olduğum için hemen tezkiye ettiler. Ocak’ta [Türk Kültür Ocağı’nda] ve Teşkilat’ta [Türk Gençlik Teşkilatı’nda] iki tarafa da kayıtlı bir çok genç vardı. (s.64)”

Türk Milliyetçiler Derneği kapatılıp yerine kurulan Milliyetçiler Derneği ancak Nisan 1954’te faaliyete geçince, yazar yine çağrılmamıştır. Yazar bunu şöyle itiraf ediyor: “Milliyetçiler Derneği’nin] kuruluş sırasında da kimse bana bu konu ile ilgilenip ilgilenmeyeceğimi sormamıştı. (…) Orhan [Okay] yeni kuruluşta var ve ben yokum. (…) Kimse bana, “Sen de gel” diye bir çağrıda bulunmamıştı. Bu nedendi, tam olarak bilemiyorum. (s. 193).

Kitabın anlatım tarzı ve içeriği zamana şahitlik etmek değil.. Peki ne… Hiç şüphe yok ki bunu en iyi kendisi biliyor…