Yazarlar

Rüzgara Karşı Yürüyen Bir Adamın Ardından

Cemal Kaşıkçı, inandığı doğrular uğruna her türlü riski göze alan, sonu neredeyse belli bir maceraya gözü kara dalan bir yiğit adam olarak hatırlanacak. Fikirlerine elbette yüzde yüz katılmayacağız. Fakat daha yaşanır bir Ortadoğu için fikir geliştirebilmiş, bu fikirleri savunma cesareti göstermiş; bedelini kanıyla, canıyla ödemeyi göze almış bir münevveri kesinlikle unutmayacağız.

“Suudi Arabistan’ın Veliaht Prensi Yemen’deki acımasız savaşa son verip ülkesine tekrar saygınlık kazandırmalı.”

“ABD Müslüman Kardeşler konusunda yanlış yapıyor. Arap dünyası bunun acısını çekiyor.”

“Suudi Arabistan Kanada ile takışmaya güç yetiremez”

Bir gazetecinin son üç yazısı yukarıdaki başlıkları taşıyorsa;

  1. Bir yabancı ise Suudi Arabistan topraklarına adımını atabilmesi kolay değildir.
  2. Suudi Arabistan vatandaşı ise başına belayı almış demektir.

 

Hele bu gazeteci;

“Düşüncelerini ifade etmeye cesaret eden entelektüellerin ve dini liderlerin; korkuya, gözdağına, tutuklamaya, kamuoyunda küçük düşürülmeye maruz bırakıldığını söylesem… Sonra da Suudi Arabistanlı olduğumu ifade etsem şaşırır mıydınız?” diyorsa…

Üstelik;

“Birkaç yıl önce bazı arkadaşlarımın tutuklanması benim açımdan acı vericiydi. Sesimi çıkarmadım. İşimi ve özgürlüğümü yitirmek istemedim. Ailem için endişelendim. Şimdiyse farklı bir seçim yaptım. Evimi terk ettim. Ailemi ve işimi terk ettim. Artık sesimi yükseltiyorum. Başka türlüsü zindanda çürüyenlere yapılmış bir ihanet olurdu. Çoğu kimsenin konuşamadığı yerde ben konuşabiliyorum. Bilmenizi isterim ki, Suudi Arabistan hep böyle bir ülke değildi. Biz Suudiler daha iyisini hak ediyoruz” ifadelerini kullanıyorsa…

Dahası;

“Suudi Arabistan Veliaht Prensi aşırılık yanlılarını ezmek istiyor ama yanlış insanları cezalandırıyor” diyerek ülkesinin en güçlü ismine, onun iktidarını pekiştirmek için yaptığı hamleye meydan okuyorsa,  idam fermanını çoktan imzalamış demektir.

Cemal Kaşıkçı elbette böyle bir akıbeti hak etmiyor. Fakat gerek Suudiler gerekse Ortadoğu’nun diğer kapalı rejimleri tarafından yıllar yılı benzer akıbete uğratılan pek çok insan da bunu hak etmemişti.

Üç prens vakası

Suud örneğinden gidelim.

Sistem kendisini eleştiren Cemal Kaşıkçı gibi bir gazeteciyi bırakın, bizzat Suud ailesine mensup prenslere bile tahammül göstermedi. Dünya basınında zaman zaman gündeme gelen “Üç Prens Vakası” buna en iyi örnek. BBC bu konuyu “Kaçırıldılar! Suudi Arabistan’ın Kayıp Prensleri” adıyla bir belgesele bile dönüştürdü.

Bu prenslerin en meşhuru Sultan bin Türki, 1 Şubat 2016 günü aralarında Batılıların da bulunduğu yirmi kişilik arkadaş çevresiyle Kahire’ye doğru giderken uçağın rotasının değiştiğini fark etti. Fakat yapacak bir şey yoktu. Uçağın içinde Suudi istihbaratına mensup silahlı elemanlar bulunuyordu. Derhal duruma el koyup herkesi derdest ettiler ve uçağı Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’a indirdiler. Uçak piste iner inmez etrafı polis ve askeri araçlar tarafından kordona alındı. Olayın Batılı tanıkları Prens Sultan’ı son kez yaka paça bir araca bindirilirken gördüklerini söyleyeceklerdi. Bu Prens’in ilk kaçırılması değildi. Daha önce de 2003 yılında İsviçre’nin Cenevre kentinde bulunuyorken beş maskeli adam tarafından boynuna şırınga edilen bir iğneyle kaçırılmıştı. 2016 yılında bir müddet ülkesinde tutuklu kalan prens, serbest bırakılınca tekrar Avrupa’ya dönecek ve Suud hükümetine adam kaçırma davası açacaktı.

Diğer iki prens Sultan bin Türki gibi ailenin önde gelen üyelerinden değildi. Arka planda isimler olmaları daha feci bir akıbete maruz kalmalarına neden olmuştu.

Prens Türki bin Bender eski bir polis şefiydi. Üstelik bir zamanlar bizzat kraliyet ailesini koruma görevini ifa etmişti. Ailede baş gösteren bir miras davası nedeniyle ülkeyi terk ettiği iddia edildi. Oysa soluğu Paris’te alan prens, 2012 yılından 2015 yılına dek yönetimi eleştiren ve reform çağrıları yapan videolar yayınlamaya devam edecekti. 2015 yılında bir dostuna gönderdiği notta Suudi yönetimi tarafından kaçırılmaktan veya suikasta uğramaktan korktuğunu söylüyordu. Nitekim korktuğu az zaman sonra başına geldi. 2015 yılında gözden kaybolan prens hakkında bugüne değin tatmin edici bir haber alınabilmiş değil. Fas gazetesi Sabah’ın 30 Kasım 2015 tarihinde yazdığına bakılırsa seyahat amacıyla gittiği Fas’ta Suudi hükümetinin isteği üzerine önce tutuklandı, sonra da ülkesine iade edildi.

Suud bin Seyfünnasır da 2015 yılında sırra kadem basarak ortadan kaybolacaktı. Twitter üzerinden Suudi yönetimini eleştiren prens Suud,  özellikle ülkesinin Mısır’daki Sisi darbesine verdiği desteğe şiddetle karşı çıktı. 2015 yılında kralın tahtından indirilmesi gerektiğini söyleyince idam fermanını imzalamış oldu. BBC belgeseline konuşan başka bir muhalif prens, bildik bir hikayeyi, Suudi Arabistan’a giden bir uçağa bindirilip kaçırılmış olabileceğini dile getirecekti.

Farklı olmayı göze aldı

Cemal Kaşıkçı, ülkesinde işlerin düzgün yürümediğinin farkındaydı ama kör bir muhalif olmayı hiç bir zaman tercih etmedi. Birilerinin borazanını öttürmeye kalkışmadı, vatanseverliğinden asla ödün vermedi. Sığındığı ülkenin başkanına yeri  geldi ayar verdi. İstanbul’daki Suudi konsolosluğuna girip malum hadise gerçekleşmeden sadece bir gün önce ABD Başkanı Trump’ın ülkesini aşağılayan “Sizi biz koruyoruz, bedelini ödeyin” açıklamasına “Suudi Arabistan kendisini koruyacak yeterli güce sahiptir. Müttefiklerinin kim olduğunu başkasından öğrenecek değildir” diyerek tepkisini ortaya koydu. Farklıydı, bizim Türkiye’de örneğini görmediğimiz türden bir muhalifti. Zaten bir keresinde “Ben Suudluyum ama farklı biriyim” diyecekti.

Nitekim farklı kimliğini her zaman ortaya koydu ve bedelini de ödedi. 14 Mayıs 2003’te ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell’ın ziyareti öncesi başkent Riyad’da gerçekleşen El Kaide saldırılarında 90 kişi ölünce zamanın El Vatan gazetesi genel yayın yönetmeni olarak bir yazı kaleme aldı. Yazı Suud ulemasını ve resmi ideoloji yanlılarını ayağa kaldırınca işinden oldu. 22 Mayıs tarihli yazısında Suudi Arabistan’ın kuruluş felsefesini sorgulamaya kalkan Cemal Kaşıkçı, hiç çekinmeden “Dürüstçe konuşalım. Bugün bizim sorunumuz bizzat İbni Teymiye’nin kendisidir” diyebilmişti. Yazısında İbni Teymiye’yi Hz. Peygamber’i (sav) doğru düzgün anlayamamakla itham eden Kaşıkçı, Suud ulemasını kıyasıya eleştirmişti.

“Ulemadan bazıları Harranlı İbni Teymiye’nin sözlerini asla ötesine geçilmez bir sınır çizgisine dönüştürdüler. Bizim zamanımızda ve bizim ülkemizde ona öyle bir statü bağışladılar ki, kendi zamanında ve kendi topraklarında o mertebeye hiçbir zaman ulaşamadı. Bazıları farkında olmadan onun yazdıklarını İslam’ın temel öğretileriyle neredeyse denk tuttular. Lafa gelince İbni Teymiye de insandır, hata yapar derler ama ne kendileri onun bir sözüne itiraz edebilir, ne de senin itirazına izin verirler. Aynısını biz de yapıyorsak, o zaman Şii kardeşlerimizi imamlarını masum gördükleri için ne diye eleştiriyoruz?”

2007 yılında tekrar El Vatan’ın başına geçecek, üç yıl sonra bu kez kendisinin değil şair İbrahim el Almai’nin Selefi düşünceyi eleştiren makalesi yüzünden istifa etmek zorunda kalacaktı.

Bir sonraki işinde Velid bin Talal’ın sahibi olduğu, Bahreyn’den yayın yapan El Arab Haber Kanalı’nın  genel yayın yönetmenliğini üstlenen Kaşıkçı yine farklı bir işe imza atarak bir tabuya daha dokunacaktı. Kanalın yayın hayatına başladığı ilk gün, 1 Şubat 2015’te Bahreynli Şii politikacı Halil el Merzuk ile 72 Bahreynlinin vatandaşlıktan çıkarılması konuşulacak ve bu cüret pahalıya patlayacaktı. Kaşıkçı bu kez sadece işini kaybetmekle kalmayacak, iddialı bir haber kanalının yayına başlar başlamaz kepenk indirmesine neden olacaktı. Ortadoğu coğrafyasında sorunları halının altına süpürmek varken uluorta gündeme getirmek de neyin nesiydi?

Biliyoruz, mevcut durum maalesef aksini söylüyor ama biz yine de Cemal Kaşıkçı’nın sağ salim bir şekilde bu badireyi atlatmasını bütün kalbimizle temenni ediyoruz. Rüzgara karşı yürümeyi göze alan kaç kişi kaldı ki? Kaşıkçı, inandığı doğrular uğruna her türlü çıkarı ayaklar altına alan, sonu neredeyse belli bir maceraya gözü kara dalan bir yiğit adam olarak hatırlanacak. Fikirlerine elbette yüzde yüz katılmayacağız. Fakat daha yaşanır bir Ortadoğu için fikir geliştirebilmiş, bu fikirleri savunma cesareti göstermiş; bedelini kanıyla, canıyla ödemeyi göze almış bir münevveri kesinlikle unutmayacağız.