Yazarlar

İstanbul’da festival var ama!

Film festivallerinin karakterleri vardır. Hiçbir festivalin tonu, bir diğerini tutmaz. İlla ki farklılık barındırır. Özgünlüktür bu.

‘Festival’ dediğimiz organizasyonlar esasında Hollywood’a karşı sinemayı ayakta tutabilmek ve Hollywood olmayan sinemaya nefes alma tünelleri sağlamak için hayata geçirildi. Gelinen noktada Hollywood yönetmenleri ve oyuncularının dünya festivallerinde jüri olması bu durumu değiştirmez.

Gişeyi öncelemeyen, ticari değil sanatsal kaygıları takip eden ‘festival filmi’ dediğimiz yaklaşım da festivallerin karakterlerine göre şekilleniyor.

Yani biraz ‘yumurta-tavuk’ ilişkisi söz konusu…

Bu girizgâhtan sonra mevzuya girelim…

Ülkemizdeki en köklü festivallerden olan İstanbul Film Festivali 6 Nisan’da başladı. Günlerdir filmleri takip etmeye çalışıyoruz. Hayli kalabalık salonlarda filmler sahneleniyor.

İzlediğim filmlerden öne çıkanlarla alakalı notlarımı aktaracağım. Ancak öncesinde dikkat çekmem gereken bir nokta var.

‘Festival karakteri’ dediğimiz noktada elbette İFF’nin bir yeri var. Türkiye’deki diğer bütün festivallerden farklıdır. ‘Özgürlükçü’ olarak nitelendirilen bir ‘gevşek çerçeve’den söz edebiliriz.

Şu ana kadar izlediğimiz filmlerden sadece 1’i ‘temiz’ idi (Nehir Kıyısındaki Otel) … Bütün filmler belli oranlarda erotizm, pornografi, şiddet, küfür ve seviyesizlik barındırıyor.

“Sanat yapılıyor kardeşim, sen neden bahsediyorsunuz” diyebilirsiniz.

Evet, benim sanat anlayışım da bu. Olması gerektiğini düşündüğüm sanatın uzağında olan her şeyi eleştirmek de hakkım.

Avrupa Sineması’nın içinde debelendiği malum manzarayı da işaret etmekle beraber, esasında burada festival seçkisi kendini gösteriyor.

Uluslararası festivallerin karakteri imiş gibi bu tarz filmleri kabul etmek zorunda mı hissediyorlar kendilerini, bilemem. Çok da mühim değil. Ancak seçkinin büyük oranda erotizm, pornografi, şiddet, küfür barındırması, festival seçici kurulun inisiyatifini gösteriyor.

İF İstanbul ve FilmEkimi’nde daha baskın bir karakter olan bu durum İFF’ye de iyiden iyiye sirayet etmiş.

*****

Geçelim filmlere…

DENİZ ŞEYTANI

Yönetmen: Phuttiphong Aroonpheng

TAYLAND, FRANSA, ÇİN / 2018 / 105’ /

ÖDÜLLER

– 2018 VENEDİK — En İyi Film–Ufuklar

– 2018 KAHİRE — En İyi Yönetmen

– 2018 SELANİK — En İyi Yönetmen

– 2018 ZAGREB — En İyi Film

ÖZET

Taylandlı bir balıkçı, Rohingya göçmenlerinin boğulduğu deniz kıyısındaki ormanda yaralı, baygın bir adam bulur. Tek kelime konuşmayan bu adamı evine götürüp iyileştiren balıkçı ona Thongchai ismini verir. Balıkçı bir gün denizden dönmeyince Thongchai yavaş yavaş onun hayatını, evini ve hatta eşini sahiplenir.

Tayland Sinemasının metotlarını barındıran film, birçok yönüyle Apichatpong Weerasethakul’un “Amcam Önceki Hayatlarını Hatırlıyor” filmini andırıyor. Güney Asya’nın su, yeşil ve doğanın bütün unsurlarıyla kurulan yoğun irtibatı etrafında dönüyor hikâye.

Özellikle Arakan’da (Rohingya) yaşananlara dolaylı olarak dikkat çeken film, dolaylandırma meselesinde sorun yaşıyor. Katliamdan kaçarken nehirde sürüklenerek balıkçının hayatına kadar giren Arakanlının o duruma gelmesindense tamamen içinde bulunulan duruma odaklanılıyor. Evet, söz konusu insan olduktan sonra her hikaye herkesi anlatır. Ancak filmde Arakan meselesine dair daha belirgin izler olmalıydı.

Bunun da ötesinde, Arakanlı Müslüman karakterin günah/yanlış ile arasına mesafe koymakta zorlanması masuma gösteriliyor. Esasında bizim günah/yanlış dediğimize film öyle bakmıyor. Hümanizm maksadıyla insaniyet ıskalanıyor gibi…

PETERLOO

Yönetmen: Mike Leigh

İNGİLTERE, ABD / 2018 / 154’

ÖZET

Mike Leigh’in Venedik’te Altın Aslan ödülü için yarışan yeni filmi tarihin karanlık sayfalarından birini aralıyor ve 1819 yılında Manchester’da gerçekleşen Peterloo Katliamı’na doğru giden süreci işliyor. Waterloo Muharebesi ile başlayan film, Napolyon Savaşları sonrasında açlık ve işsizlik hüküm sürerken oy verme hakkının sadece mülk sahipleri değil tüm vatandaşlara tanınması tartışmalarını izliyor. Leigh, filmin ilk yarısı boyunca bu tartışmaları diyaloga ağırlık vererek ele alıyor. Filmin final bölümündeyse, St. Peter’s Meydanı’ndaki protesto gösterilerinde halkın askerlerle nasıl karşı karşıya geldiğini çarpıcı bir gerçekçilikle perdeye taşıyor.

Uzun uzun konuşmalar, tekrara düşen münakaşalar, bir türlü ilerlemeyen hikaye ve sadece filmin son yarım saati için çekilmiş koca 110 dakika…

Bu filmin neden bu kadar önemsendiğini ve festivallerin ana yarışma kısmında yarışabildiğini anlamak zor… Teknik olarak belli bir seviyede, evet. Ancak festival sineması açısından özgünlük ve özellik barındıran bir çalışma değil. Yok yani, yok. Halk hareketi, katliam, despotizm, vs meselelri etrafında döndüğü için pozitif ayrımcılık yapılan bir çalışma olduğu aşikar…

SARGASSO DENİZİ MUCİZESİ

Yönetmen: Syllas Tzoumerkas

YUNANİSTAN, ALMANYA, HOLLANDA, İSVEÇ / 2019 / 121’

ÖZET

Yunanistan’ın batısında, yılanbalığı çiftliklerinin olduğu küçük bir kasabada iki yalnız, mutsuz kadın yaşamaktadır: kasabanın kaba, umutsuz emniyet müdürü Elisabeth ile bir şarkıcının suskun kız kardeşi Rita… Kasabada biri beklenmedik bir şekilde ölünce hem iki kadın yakınlaşır hem de birtakım sırlar açığa çıkar.

İyi bir sinema örneği… Gayet başarılı sinematografi ve özellikle oyunculuk. Ancak göstermenin sorumsuzluğu batağına saplanmış. Yunanistan Sinemasının Avrupa’da sivrilen eserlerinden biri olan film, sorumsuz bir sunum örneği…

“Güneşin altında, Lynch-vari bir psikolojik dram” özgüsü aldığı ifade edilen filmde İncil’e dair görsel göndermeler çoklukta.  Gergin bir polisiye hikaye olmasının ötesinde –esasında- insandan insana giden derin bir içkazı… Böylesi başarılı bir yöntemin, pornografik unsurlara teslim edilmesi keder veriyor. Zira kötülüğün estetize edilmesi, kötüyü göstererek iyiyi anlatmak (hüsnüzan olabilir), üzerine ciddi ciddi düşünülmesi gereken bir husus.

Özellikle Elisabeth rolündeki Angeliki Papoulia’nın performansı çok iyi.

ODAMDA

Yönetmen: Ulrich Kö̈hler

ALMANYA, İTALYA / 2018 / 120’

ÖZET

Hem özel hem iş hayatında umutsuzca dibe vurduğunu hisseden ve geleceği düşünmekten korkan Armin, bir sabah uyandığında kendini dünyada kalan son insan olarak bulur. Zaman geçip bu başıbuyruk düzene tam alışmışken, günlerden bir gün, bu yeni dünyası da alt üst olur. Alman yönetmen Ulrich Köhler, ödüllü filmi Uyku Hastalığı’ndan 8 yıl sonra çektiği bu ilk filminde erkeklik, bağlılık, aile ve varoluş kavramları üzerinden modern topluma dair yer yer şaşırtıcı ve komik ama son kertede insancıl bir eleştiride bulunuyor.

Dünyada kalan son insanın hikayesi belki de hiç bu denli heba edilmedi. Gayet özgün bir girişle izleyiciyi kendisine bağlayan film, ilerleyen dakikalarda gittikçe zorlaşan bir ilişkiye zorluyor. 3 veya 4 kez kritik eşiği aşan hikaye en sonunda gayet anlamsız bir şekilde sona eriyor. Buradaki anlamsızlık, aşırı anlamlılık ve çok bildik bir mana olması…

İFF’de bu sene yer alan filmlerin çoğunda olduğu gibi gösterme sorumsuzluğuna sahip film, hikayesindeki özgün potansiyele yazık ediyor. Vasatın altına düşmese de çok özel bir manzara resmetmeyen oyunculuklar da filmi kurtarmıyor. Klasik bir Kuzey Avrupa Sineması örneği izlesek de filmin sonu Kuzeyliler için aşırı klasik kalacak türden.

İzleyici, hikaye boyunca sık sık mantık sorunsalıyla karşılaşıyor.

NEHİR KIYISINDAKİ OTEL

Yönetmen: Hong Sang-soo

GÜNEY KORE / 2018 / 96’

ÖDÜLLER
– 2018 LOCARNO — En İyi Erkek Oyuncu (Ki Joobong)

– 2018 GIJON — En İyi Erkek Oyuncu(Ki Joobong), En İyi Senaryo, En İyi Film

ÖZET

Koreli usta Hong Sang-soo bir kez daha, hayranlarını hayal kırıklığına uğratmayacak bir insan hikâyesiyle karşımıza çıkıyor. Yakın zamanda öleceğine ikna olmuş yaşlı şair Younghwan, uzun zamandır görüşmediği iki oğlunu, kalmakta olduğu otele davet eder. Ölmeden önce oğullarıyla arasını düzeltme çabası, otele gelen iki genç kadının varlığıyla karmaşık bir hal alır.

İFF’deki nadir ‘temiz’ filmlerden biri. Güney Kore Sinemasının kendine has özgüveniyle ortaya koyduğu soyut ama bir o kadar da –zaman zaman- sıcaklık barındırıyor. Filmin siyah-beyaz olması, yönetmenin teknik birçok meseleyi aşmasını sağlamış. Belli. Ayrıca peşinde olduğu duyguyu vermesi açısından da bu yöntem işe yaramış.

Hikayesinden film diline kadar absürtlük barındıran filmdeki ‘zoom’lar hakikaten bütünlüklü bir sorgulamaya yol açıyor! “Bu yönetmen bunu neden yapmış” diyorsunuz. Elbet cevaplar zaten soruda saklı. Ancak kendi içinde tutarlı bir saçmalık barındırsa da yönetmenin deneysel çabaları duyguyu zedelemiş.