Yazarlar

Gülümseyen ejderin yumuşak gücü

“Dağ başında otur ve kaplanların kavgasını seyret!..” Çin’in çağlar öncesinden tevarüs ettiği stratejik tutumu bu atasözünde saklıdır. Mao devrimiyle nispeten haşin bir stratejiye yönelse de zamanla taşlar yerine oturmuş, Çin Seddi’ni inşa eden savunmacı ve temkinli karakter yeniden tahtına kurulmuştur. Nitekim 1970’lerde ekonomik kalkınmayla beliren Çin tehdidi algısını def etmek için “göze batmamayı ve uygun zamanı kollamayı” seçmiştir. Mao’dan sonraki lider Deng Xiaoping’in öğüdünde antik Çinli mizacı fısıldamaktadır: “Canlılığını gizle ve belirsizliği destekle!”

Çin 90’lı yıllar boyunca sadece Asya-Pasifik’te değil farklı sahalardaki aktif tutumu ile kapasitesini fazla aşikâr etmeme öğüdü arasında ciddi bir gerilim ve tereddüt yaşadı. ABD karşısında gerçek manada hiçbir zaman kutup olmayı başaramamış Sovyet Rusya’nın Soğuk Savaş tecrübesini –yenilgisini- de çok iyi etüt ederek çıkardığı dersleri kendi töresiyle harmanladı. Bu onu yeni bir konsepte ulaştırdı: Barışçıl Yükseliş. 2003’te en üst makamca dillendirilen ibare fazla iddialı bulunmuş olmalı ki bir sonraki yıl tebdil edildi: Barışçıl Gelişme. 2007’de ise Yumuşak Güç etrafında uzun vadeli bir stratejide karar kılındı. Slogan imalatında da seri olduklarından zorlanmadılar: “Uyumlu Bir Dünya İnşa Etmek!”

Düşmana Savaşmadan Boyun Eğdirmek

2011 Ocak’ında Mao heykeli ve mozolesinin bulunduğu Tiananmen Meydanı’na Konfüçyüs heykelinin dikilmesi grand stratejinin cisimlenişini de temsil ediyordu. 2008 Pekin Olimpiyatları açılış merasiminde onun metinlerinin ritüel edasında okunması, öğrencileri kılığındaki 3000 bin kişinin sergilediği performans Çin’in azizi ve bilgesi ile abartılı bir özdeşleşme arzusunu yansıtıyordu. Böyle bir masumiyet ve saygınlık, Konfüçyüs Enstitüsü ile tüm dünyaya etki ajanlarını yayma projesinin de işini kolaylaştıracaktı elbet.

Değişim mutlaktı: Maocu Komünizm, yerini Konfüçyüsçü Kapitalizme bırakıyordu. Disiplin, ortaklık, sorumluluk, bağlılık… Konfüçyüs öğretisinin fizikî güçten ziyade manevi güç vasıtasıyla yöneten kral anlayışını tasvip etmesi Çin’in yumuşak güç konseptiyle de gayet ahenkliydi. Askerî çatışma yerine diplomatik manevralarla hedefe ilerleme fikri zaten ülkenin tabiatında vardı. Çin’in asırlar boyu askerî planlarının özünü yoğuran (ö. MÖ 473) Sun Tzu da aynı şeyi söylemiyor muydu? “Düşmana savaşmadan boyun eğdirmek maharetin doruk noktasıdır… Mükemmellik, her savaşta çarpışarak kazanmak değildir; en iyi strateji savaşmadan kazanmaktır.”

Çin’in Sesini Tüm Dünyaya Yayalım!

Şu hâlde Komünizm’in sert kabuğundan çıkmalı, dünyaya yeni, gülümseyen bir yüzle açılmalıydı. Onlarca kurumun en seçkin beyinleri yıllarca çalışarak yeni kamu diplomasisinin tüm araçlarını en ince ayrıntılarına kadar tespit etti. Diğer ülkelerin serbest piyasa şartlarına emanet ettiği medyalarının aksine milyarlar yatırdıkları medyanın görevi “Çin’in sesini tüm dünyaya yayalım!” idi. –“Çin ve dünyaya açılan pencereniz!” sloganıyla daha nesnel gözükseler de güvenilirlik sorununu kıyamete dek aşamayacaklar. Yine de bitmek bilmeyen fonlarla açığı kapatmaya çalışmaktan vazgeçmeyecekler. Tıpkı dünyada her gün basın toplantısı düzenleyen tek dışişleri bakanlığı olmanın şeffaflık sorununu çözmeye yetmemesi ironisine aldırmayışlarında olduğu gibi.

Her biri grand stratejinin tamamlayıcı adımları. Yoğun münasebet kurdukları ülkelerin medyalarıyla işbirliğini artırarak “Batı medyasına karşı alternatif bir blok oluşturma çabaları”. Resmî yayın kuruluşlarına radyo vericileri, uydu sistemleri hibe etme; finansal kaynaklar sunma; teknoloji ve içerik temini, haber paylaşımı ve personelin eğitimi… Bu bonkör yaklaşımlar Güney Asya’da, Latin Amerika’da, Sahra Altı Afrika’da semeresini vermiş, Çin’in hayallerini süsleyen kültürel hegemonya uç vermeye başlamıştır. Haber kaynaklarındaki tekelleşme de otoriter rejimlerin canına minnet.

Çin sineması ayrı bir kalem. Şimdilik abartılı tarihî prodüksiyonlara ağırlık verseler de Çin yapımı filmler pek çok ülkede görücüye çıkıyor. Para bile kazanıyorlar bu yapımlardan. 2010 yılında gelirleri 400 milyon doları aşmış. Yani Çin sineması da emin adımlarla ilerliyor. Arkası sağlam. Radyo, TV ve Film Kurumu, ülke sinemasının tanıtımına hizmet edecek her festivale sponsorluk etmeye hazır. Hangi film festivali  hayır diyebilir?

FETÖ Tarzı Kolonileştirme

Çok yönlü, büyük bir atılım. Dünyada dolaşımdaki öğrencilerin ekseriyeti onlar. Geçen öğretim yılında ABD’ye 800 bin öğrenci yolladılar. Bu yıllardır böyle, ABD’deki yabancı öğrencilerin üçte biri Çinli. Türkiye’de bile 2 bin Çinli öğrenim için ağırlanıyor. Kendi ülkelerindeki yabancı öğrenci sayısı da az değil: 440 bin. Bu sayıyı artırmak için artırılan fonlar on binlerce talebeyi daha karşılamaya yeter de artar. Batılı ülkelerin kalburüstü öğrencileri doktora yapmak için çoktandır Çin üniversitelerini tercih ediyor. Diplomatlara ve basın mensuplarına dil eğitimi için özel programlar tertipleniyor. Çin artık korkulan, kaçılan bir ülke değil. Diplomatlar, gazeteciler, şirket yöneticileri Çin’de bulunmayı bir avantaj sayıyor ve orada olmalarını cazip kılan bir ülke ile muhataplar.

British Counsil, Goethe Institut gibi kuruluşları model alarak tasarlanan Konfüçyüs Enstitüsü, küresel kültürel savaşta Çin’in en seçkin birliği. İlk şubesini 2004 yılında -Güney Kore- Seul’de açan teşkilat, dünyanın dört bir köşesinde 535 üniversitede, 1193 ilk ve ortaokulda faaliyet göstermekte. 150’yi aşkın ülkede -FETÖ tarzı bir motivasyon ve zihniyete sahip- binlerce muvazzaf ve gönüllü öğretmen. Birinci sınıf etki ajanları olarak FETÖ tipi bir etki ve güdüme açık, geleceğin elit tabakasını teşkil edecek nesiller yetiştirmekte. Afrika’da Fransa, İngiltere, ABD gibi emperyal duayenlerle aşık atmakta güçlük çekse de, telaffuz ve alfabesinin bezdiriciliğine rağmen, Çince her yerde süratle yayılmaktadır. Bu yeni tarz kolonileştirme süreci, Avustralya gibi ülkelerde ileri bir safhaya ulaşmış gözükmekte. Çin parasına hayır diyecek eğitim kurumu kalmamış, ülke Çin’i bir eyaleti havasına bürünmüştür.

Çin Mahalleleri, Lokantaları

Dünyanın en kalabalık diaspora nüfusu da deniz aşırı Çinliler. Nadir görülebilecek milliyetçi ve devletçi bir kişilikteki –Maoculuğun en başarılı olduğu alan beyin yıkama teknikleriydi- girişimciler, mühendisler, teknisyenler, işçiler, birer misyoner ruhuyla Çin kültürünü yaşamakta ve yaymakta, muazzam bir yumuşak güç unsuru olarak sahada yerlerini almakta. Malezya ve Endonezya gibi ülkelerde ekonomiyi ellerine alacak seviyedeki bu etkili nüfus, Kuzey Amerika’nın belli başlı her şehrinde Çin mahalleleri kurarak varlığını fiilen özerkleştirmekte. Kurdukları ulus aşırı şirketlerle birbirlerini kollayıp güçlendiren bu yapılar girdikleri her sektördeki başarı oranlarıyla dikkat çekmekte.

Çin lokantalarına hiç girmeyelim bile. Çin kültürünün pazarlandığı bir sergi fonksiyonu gören bu mekânlar akıl almaz bir hızla yayılmaktadır. Sadece ABD’de 45 binden fazla. McDonalds, Pizza Hut gibi kaç markanın toplamından bile çok. Milyonlarca insan her gün Çin yemekleriyle karnını doyurmakta. Dünya halklarının gönlüne giden yol midesinden geçiyorsa, Çin gönüllere varmaya pek yakın olsa gerek.

Akrobasi

Hangi ülke bir tek olimpiyat için 50 milyar dolar harcama yapabilir? 2008 Pekin Olimpiyatları, 5 milyon turistin refakatinde, ünlü bir yönetmenin emrine verilen yüksek teknolojili dev bir gösteriyle yepyeni bir Çin imajı çizmede bir hayli başarılı oldu. Hangi ülke bir tek fuar için 58 milyar dolar harcama yapabilir? 2010’da Şangay’daki World Expo’ya çoğu devlet başkanı düzeyinde 200’den fazla ülkeden katılım gerçekleşti.  Onlarca sivil toplum kuruluşu, 5 milyondan fazla turist Çin’in büyüsüne kapılma deneyimi yaşadı.

Dövüş sanatları, akrobasi, kaligrafi, Pekin Operası, Taici… Geleneksel kültür öğeleri, Çin Kültür Merkezi gibi binlerce çatı altında seyircilerini bekliyor. 2004’te Fransa’da, 2007’de Rusya’da Çin Yılı ilan edilmesi az şey mi? Asya Sanat Festivali, Afrika-Çin Kültürü Tanıtım Turu… Durmuyorlar, durmayacaklar. 2012 Nobel Edebiyat ödülünün Çinli bir yazara gitmesi de önemli bir gösterge. Yaptıkları yapacaklarının teminatı.

Kimin Hikâyesinin Kazandığı Önemli

“21. Yüzyılda kimin ordusunun kazandığından ziyade kimin hikâyesinin kazandığı daha önemli olacaktır.” Çin kendi hikâyesini satmakta aşırı istekli. Adı geçen-geçmeyen kültür ve medeniyet unsurları ile müspet bir Çin algısı oluşturmaya vakfettiler emeklerini. Bu imkânsız görev ancak bu kadar başarıyla ifa edilebilirdi.

“Eğer istediğim şeyi istemeni sağlayabilirsem, o zaman yapmak istediğim şeyi yapmana seni zorlamama gerek kalmaz.” Yumuşak Güç’ün isim babası Joseph Nye böyle diyordu. Çin anlaşılan o ki, bu tez üzerine çok iyi çalışmış. Nüfuz siyaseti ile “insanları zor kullanmadan kendi tarafına çekme kabiliyeti”nde büyük mesafeler kat etmiş.

Yazık. Bunca kültür ve medeniyet simgesi bu kadar gayriadil, baskıcı, şoven, asimilasyoncu bir ülkenin çirkin ve gaddar yüzünü örtmek için bir illüzyon olarak kullanılmakta. Doğu Türkistan mı? Öyle bir yer yok ki. Yakında hiçbir haritada öyle bir isim bulamayacaksınız. Uygur Türk’ü mü? Eşi benzeri görülmemiş bir kültürel soykırımla gün gün yok oluşa sürüklenmekte. Türk asrı olması umulan asrın son çeyreğine varmadan öyle bir kavim kalmayacak. İnsanlık bir turist şımarıklığı ve gevşekliğiyle gülümseyen bir ejderin derisinin parıltısına bakarken çoktan midesinde sindirilmiş olacaklar.

 

 

Etiket /