Yazarlar

BEYAZ ADAM’IN UZUN BACAKLARI

İngiliz yönetimindeyken arasan hiçbir yerde bir tabanca bile bulunmazken nasıl olduysa birdenbire dünya kadar el bombası, tüfek, tabanca, makineli tüfek ortaya çıktı. Bu silahlar İngiliz ve Amerikan şirketlerinin ürünleriydi.

Hintli yazar Krişen Çandar’a (ö. 1977) ait olan yukarıdaki satırlar, 1940’lı yılların ortalarında Hindistan’ın Müslümanlar ile Hintliler arasında ikiye bölünmesinden sonra yaşanan trajik hadiseleri hikâye eden Amritsar: Bağımsızlıktan Sonra (Göç Öyküleri, çev. Celal Soydan, Hece, 2018.) isimli öyküsünde geçer. Söz konusu derlemede Kudretullah Şahab’ın (ö. 1986) Ey Allah’ım: Doğuluların Rabbi adını taşıyan ve Sihler tarafından vahşice yok edilen bir Müslüman köyündeki caminin müezzini Molla Ali Bahş’ın kızı olup babasının katledilmesinden sonra bir tür işrethâneye dönüştürülen camiye kapatılarak Sih erkeklerinin sistematik tecavüzlerine maruz kalan Dilşad’ın korkunç öyküsü de yer almaktadır. Yine 20. Yüzyılın ortalarında Hindistan’da yaşanan ve insanlık tarihinin utanç tablolarından birini teşkil eden drama ilişkin başka öyküler de… Duyarlı bir okurun bu öyküleri gözyaşlarına boğulmadan okuyabileceğini sanmıyorum.

On dört farklı yazarın Hindistan’da yaşananları konu edinen on dokuz öyküsünü bir araya getiren Göç Öyküleri, okurun aklına Stefan Zweig’ın I. Dünya Savaşı’nın hemen öncesinde geçen bir hikâyeyi anlattığı Clarissa isimli romanını getirecektir. Bunun nedeni, şüphesiz anlaşılması güç tarihî olayları okurun zihninde berraklaştıran, hadiseleri anlaşılır hale getiren ve edebiyatın gücünü yansıtan bu yanıyla da insanı tedirgin eden bir metin olması. Clarissa da böyledir. I. Dünya Savaşı’na ilişkin birçok tarih metninin okunması ile dahî elde edilemeyecek bir sağgörü, apaçık ve berrak bir kavrayış meydana getirir okurun zihninde. Dolayısıyla Göç Öyküleri’nin, Hindistan Yarımadası’nda yaşanan toplumsal ayrışma, kolektif çıldırma ve vahşileşme deneyimini “okuyucuya açan” bir edebî derleme olması bakımından önemli olduğunu söyleyebiliriz.

Kötülük Tohumları

8. Yüzyılda Müslümanların fetih alanına dâhil olup 11. Yüzyıl başlarından itibaren Gazneli Mahmûd liderliğindeki ikinci fetih dalgası (Sultan bölgeye ondan fazla sefer düzenlemişti) ile “tam manasıyla” Müslüman kontrolüne giren ve yaklaşık sekiz yüzyıl boyunca İslâm hâkimiyeti altında kalan Hindistan Yarımadası, 1700’lü yılların ortalarından sonra İngiltere tarafından sömürgeleştirilmişti. 1773 yılını takip eden süreçte İngiltere’den tayin edilen genel valiler tarafından idare edilmeye başlanan Hindistan, 1947 yılında bağımsızlığını tanıyacak olan İngilizlerce iliklerine kadar sömürüldü. Bir buçuk asır süren İngiliz idaresinin sonlarına doğru bölgede korkunç bir buhran ortaya çıktı. Aynı soydan gelen Müslümanlar ile Hintliler arasında derin bir toplumsal yarılma meydana geldi. Ülkelerinden ayrılan sömürgecilerin kendilerine bıraktıkları silahlarla birbirlerini öldürmeye başladılar. Hindistan iki ülkeye (ardından üç) bölündü. Yüz binlerce insan, üstelik birkaç hafta öncesine kadar aynı sofraları paylaştıkları komşuları tarafından binbir türlü acımasız yöntemlerle katledildi. Hiçbir dinin ya da herhangi bir tür ahlak anlayışının asla cevaz veremeyeceği kötülükler şehir şehir, kasaba kasaba, köy köy kol gezdi Hindistan’da. Asırlardan beri onlarca dil, din ve kültürün bir arada ve barış içerisinde yaşadığı bu coğrafyada böyle kötü bir dönüşümün yaşanabileceğini herhalde hiçbir kâhin tahmin edemezdi.

Uzun bir dönem boyunca Hindistan’a hâkim olan ve burada devletler kuran Müslümanlar, Hintlilere her zaman bir çeşit merak ve anlama gayreti ile bakmışlardı. 9 ve 10. Yüzyıllarda yarımadayı ziyaret eden Süleyman el-Tâcir, Ebû Zeyd Sirûfî ve Mesûdî gibi Müslümanların seyahat notlarında açık bir biçimde görülen bu şaşkınlıkla (ama asla düşmanlıkla değil) karışık merak duygusu Gazneli Mahmûd’un seferleri sırasında bölgeye giden meşhur İslâm âlimi Bîrûnî’de zirve noktasına ulaşmıştı. Hindistan kültürünü daha iyi anlayabilmek için Sanskritçe öğrendiğini bildiğimiz Bîrûnî’nin “nesnel yaklaşımı” ile bugün halen bilim adamları tarafından örnek gösterilen Tahkîku Mâ Li’l-Hind adlı eserinde de izlenebileceği üzere, Müslümanların “öteki olarak” Hintlilere bakışı, “Allah’ın yeryüzündeki ayetlerini” keşf ve tespit etme esasına dayanıyordu. Bölme, kategorize etme, tanımlama, sınır belirleme gibi hâricî gözün sorunlu yaklaşımlarından uzak olan bu bakış, “tasvir etme” arzusundan besleniyordu. Hep şaşkın, hep hayran, hep anlamaya nâzırdı.

Müslümanların Hintlilere ve Hindistan’a bakışlarındaki “insanîlik” vasfı, salt entelektüel alan ile sınırlı değildi. Aynı yaklaşım siyaset alanında da kendisini göstermekteydi. Kuşkusuz savaşlar, işgaller ve mukateleler her dönem olabilir, olmuştur; lâkin Müslümanların kendilerini Hintliler karşısındaki konumlandırma biçimi her dönemde “doğal”dı. Zaman içerisinde iki taraf arasında değil herhangi bir ayrışma, kopukluk ve itme, ilginç bir homojenlik bile meydana gelmişti. Babürşahlar hâkimiyetinin en azından belirli dönemlerinde Müslüman ve Hint gelenekleri arasında yoğun bir kaynaşma olmuş, örneğin Babürlü hükümdarı Ekberşah İslâm, Hıristiyanlık, Zerdüştlük, Hinduizm, Budizm vb. gibi bölgede mevcut olan dinlerin bir tür karışımından meydana gelen “Dîn-i İlâhî” isimli yeni bir din kurmuştu. Müslümanlar arasında İmam-ı Rabbânî namıyla meşhur olan çağın Hindistanlı büyük âlimi ve “Mektûbât” müellifi Ahmed-i Fâruk-i Serhendî’nin şüphesiz bir sapma olarak gördüğü bu teşebbüs ile mücadele ettiğini biliyoruz. Söz konusu manzaranın teolojik manada arz ettiği ciddî problem bu yazının konusu değildir, fakat bunun Müslümanlar ile Hintliler arasındaki irtibat noktalarının ne kadar kuvvetli olduğunu aksettirdiği de açıktır. Nitekim bugün Hindistan yarımadasında yüz milyonlarca Müslüman’ın var olması İslâm’ın bölgedeki tarihsel uygulamalarından ayrı bir şekilde düşünülmemelidir.

Kendine özgü çoğulcu kültürünü yüzyıllar boyunca yaşatmayı başarabilen Hindistan Yarımadası, İngilizlerin bölgeye gelişinden sonra yapısal değişim ve dönüşümler geçirdi. 31 Aralık 1600 tarihli Kraliyet Fermanı ile kurulan Doğu Hindistan Şirketi’nin faaliyetleri ile başlayan İngiliz sömürgeciliğinin, Hintli ekonomist Utsa Patnaik’in tespitlerine göre Hindistan’dan götürdüğü 45 trilyon dolar gibi bugünkü İngiltere’nin gayrisafi millî hasılasının on yedi katı olan ekonomik yağma, bölgede yaşanan dönüşümün yanında son derece önemsizdir. Evvela Bombay, Bengal ve Madras gibi kentlerde kurulan İngiliz üniversitelerinde zihinsel bir dönüşüme tabî tutularak “modernleştirilen” Hint aydınları ile ülkeyi yöneten İngilizler, daha sonra bu okumuş kesimler arasında gelişen “millî bilinç” neticesinde kazanmaya çalıştıkları bağımsızlıklarını tanıma “inceliğini” göstermişlerdir. Fakat 1919’da Amritsar’da İngiliz sömürgecilerine karşı birlikte gösteri yaparken Beyaz Adam’ın silahları ile katledilen aynı soydan Müslüman ve Hintlilerin müşterek Hindistan hayalini, birlikte yaşama iradelerini yok ettikten, bölgede üç farklı devlet kurulmasına zemin hazırladıktan, nüfusunun büyük bir kısmını Müslümanların teşkil ettiği Keşmir’i Hintli bir mihrace ailesinin idaresine verdikten; kısaca Müslümanlar ile Hintlilerin tarihsel müşterekler etrafında bir araya gelerek birbirleri ile bağlantı kurabilecekleri bütün ilişki hatlarına mayın döşedikten sonra…

Hep Aynı Hikâye

İngilizlerin II. Dünya Savaşı ortamında geride patlamaya hazır bombalar bırakarak Hindistan’dan çekilmesinden, bir diğer ifadeyle Müslümanların ve Hintlilerin “özgürlüklerini” kazanmasından sonra yarımadada yaşanan çatışmalar ve kitlesel göçler esnasında bir milyondan fazla insan öldü. Pakistan ve Hindistan arasında bitmez tükenmez savaşlar oldu. Milyonlarca insan mülteci konumuna düştü. Katliamlar, tecavüzler, yağmalar, askerî darbeler yaşandı. Terör ve şiddet bölge tarihini biçimlendiren ana unsur haline geldi. İngiltere ve Amerika’dan satın aldıkları silahlarla ve fikirlerle birbirlerini yok etmeye çalışan Hindistanlıların bin yıllık ortak tarihi bizzat kendi elleriyle yok edildi. Ortak bir tarihe, soya, dile ve kültüre sahip olan coğrafyada din temelli tuhaf bir bölünme ve uluslaşma süreci yaşandı. Hindistanlı Müslümanların ve farklı dinlere mensup soydaşlarının geri dönüp de gölgesinde soluklanabilecekleri bir geçmişleri ya da ileriye bakıp da birlikte inşa edebilecekleri bir gelecekleri yok artık…

Beyaz Adam’ın Hindistan ve Ortadoğu maceraları arasında yapılacak basit bir karşılaştırma, insanlık tarihini sözümona aydınlatan fikirlerin, özgürlük savaşlarının ve uluslaşma süreçlerinin yükselişe geçtiği 19 ve 20. Yüzyılların aslında insanlığın en kara dönemleri arasında zikredilmesi gerektiğini gösterir. Bu bakımdan dünyayı halen içerisinde debelendiğimiz binbir türlü kısırdöngülere mahkûm eden söz konusu dönemler, insanlık tarihi için Pandora’nın Kutusu hüviyetindedir. Bazen İngiliz, bazen Fransız, bazen İtalyan, bazen Alman ve şimdilerde de Amerikalı suretinde kendini gösteren Batılı Beyaz Adam, Hindistan’da yaptığı ameliyatı Müslüman ve Hintli ayrımı üzerinden din temelli olarak yaparken, aynı şeyi Ortadoğu’da Türk, Arap, Kürt, Ermeni, Farisî vb. etnik referanslar üzerinden yapmıştır. Yapmaya da devam etmektedir. Asıl hedefin, artık devam ettirmenin imkânı kalmamış olan klasik sömürü biçimlerinin yerine ikame edilecek “çağdaş” bir sömürü düzeni inşa etmek olduğunu da gösteren Beyaz Adam’ın bu alçak siyasetinin son yüzyılda yaşanmış onlarca örneği vardır. Ruanda’dan Afrika’ya, Balkanlardan Orta Asya’ya kadar dünyanın her yerinde konjonktürel ayrımlara dayalı “ulus kurguları” yapılmış, bu şekilde bir yandan adı geçen bölgelerin doğal zenginlikleri yağmalanırken diğer yandan da silah ticaretinden beslenen bitmez tükenmez çatışmalarla toplumsal fay hatlarındaki kırılmalar sürekli canlı tutulmuştur. Tutulmaya devam etmektedir.

Hırsızın da suçu var elbette. Bir buçuk asırdan beri yaşananlar sürekli birbirini tekrar etmesine, farklı coğrafyalarda hep aynı senaryolar oynanmasına rağmen “mazlum coğrafyalar” bu bitmeyen tiyatronun figüranı olmaya devam etmektedirler. Son çeyrek asırda Afganistan, Irak, Libya, Mısır ve Suriye’de yaşananlar, Türkiye’yi hedef alan büyük komplo, devlet kisvesine bürünmüş “Müslüman” kabile reislerinin kendi vahalarındaki keyiflerini devam ettirmek için oynayadurdukları çelik çomak oyunları falan… Teröristlerin kasalarına binerek şehirler işgal ettikleri Toyota pikaplar, Amerikalıların tırlar dolusu silahları… Hepsi de Hindistan’da yaşanan döngü ile aynı süreçlere karşılık geliyor. İşgal, sömürü, tanımlama, toplumsal irtibat hatlarına mayın döşeme, geri çekilme, terör, silah ticareti, savaş, askerî darbe, toplumsal ayrışma… Hikâye aynı, kuklacı aynı, oyun aynı… Şüphesiz kukladan gözünü ayırıp da kuklacının eline bakmayı bir türlü akıl edemeyen seyirci de aynı…

Kendiliklerini Beyaz Adam’ın tiyatrosuna kurban etmeyi reddeden Kızıl Derililer meseleyi çok erken çözümleyebilmişlerdi: Eğer bir nehirde iki balık kavga ediyorsa, oradan biraz önce uzun bacaklı bir İngiliz geçmiştir.

Evet, Kızıl Derililer, Beyaz Adam tarafından vahşice yok edildiler.

Fakat yok edilirken, kendileriydiler.

 

Doç. Dr. Mustafa Alican

Muş Alparslan Üniversitesi Öğretim Üyesi

Etiket /