Yazarlar

Algı, vicdan ve gerçek arasında kalan “Beklenmeyen Misafirler”

Sadece dizilerdeki kadar bilgi sahibiydim. Benim dizilerde gördüğüm Türkler ya mafya birbirleriyle savaşıyor ya da birbirlerine âşık oluyor. (Kurtlar vadisi ve Aşk-ı Memnu dinlerini takip ediyormuş.) Ama buraya gelince gördüm ki, Türklerin hayatı işten ibaret. İşten başka bir şey bilmiyorlar. Burada parklar çok güzel yapılmış ama hepsi boş, çünkü herkes işte. Türkler çok yorgun… ” (F., Erkek, 27, Rakka).

Zamanında bizi arkadan vururken iyiydi. Müstahak bunlara“.  (B., Erkek, 38, Memur)

İlk ifade Türkiye’ye sığınmış bir Suriyeli’ye ait. İkinci ifade bir Türk vatandaşına…  Bu ifadeler Necmettin Erbakan Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Ahmet Koyuncu’nun, “Türkiye Toplumunda Suriyeli Sığınmacıların Toplumsal Kabulü ve Dışlanması” başlıklı araştırmasını anlattığı makalesinde yer alıyor. Koyuncu, Konya’da yaşayan 125 Suriyeli aile ve 143 yerel halk ile görüşmüş. 2017 Ocak ve Mayıs aylarında gerçekleştirilen görüşmelerde çok ilginç ifadeler yer alıyor ve bize iki halkın birbiri ile ilgili neler düşündüklerine dair önemli veriler sunuyor.

Aslında bu ifadeler birbirine 911 km’lik sınırı olup, dahası 400 yıl birlikte yaşamış bir halkın  mesafe olarak ne kadar yakın ama bir o kadar uzak olduğunun kanıtı. Aynı zamanda birbirlerine karşı olan ön yargıların da göstergesi. Zira ikinci ifade yerli halka ait. Yani bir Türk, klişeleşmiş bir ifadeyi dile getiriyor “Bizi arkadan vurdular.”  Ahmet Koyuncu bu durumu “ulus devletin verili zihinsel kalıpları” başlığı altında ele alıyor makalede. Ve “ulus devletin verili zihinsel kalıpları” üzerinden Suriyeliler ve Türklerin birbirleri hakkındaki düşüncelerini ortaya koyuyor.

Türk Dizileri: Hayaller ve Hayatlar

Özellikle son yıllarda Ortadoğu ülkelerinde Türk dizileri çok revaçtaydı. Ben de yoğun olarak 2008-2012 yıllarında yaptığım Ortadoğu gezilerimde bunu tecrübe etmiştim. 2010 yılında Suriye’nin Lazkiye şehrine bir haber vesilesiyle gittiğimde otelde televizyonu açmak istedim. Daha ilk açtığım kanalda bir Türk dizisi vardı, kanalı değiştirdim bu sefer başka bir Türk dizisi çıktı karşıma, üçüncü kez değiştirdiğimde yine aynı manzara. Ve televizyonu kapattım. Mısır, Ürdün, Filistin hemen hepsinde karşılaştığım manzara aynıydı. Kudüs’te, Etiyopya’da bile çarşıda Türk artistlerinin fotoğraflarının basılı olduğu tişörtler kupalar vs. çok yaygındı. Türk olduğumu anlayan kadın erkek herkes (hatta özellikle erkekler zira onlar Türk dizilerinin daha sıkı müdavimleri) hemen Türk dizileriyle ilgili sorular soruyordu. Türkiye’de hayatın günlük hayatın dizilerdeki gibi olup olmadığını merak ediyorlardı.

Suriyeliler savaş sonrası Türkiye’ye gelince gördükleri manzara dizilerdekinden farklıydı. Suriyelilerin çok büyük bir çoğunluğu sosyo-ekonomik seviyesi düşük olan bölgelerde yaşayabilecek imkânı buldu. Ne boğaz manzarası vardı ne de o büyük lüks evler. Ancak konu komşunun yardımı ile evlerini koltuk, mutfak eşyası, televizyon, halı vs. ile döşeyebildiler. Esenler, Bağcılar, Esenyurt gibi semtlerde ev kiralayamadıkları için ara sokaklarda boş dükkânlarda yaşayan Suriyelilerin haberlerini yaptım. Ne mutfakları vardı ne de doğru dürüst banyoları. Bombaların altından kaçmışlar, sığındıkları Türkiye’de hayata tutunmaya çalışıyorlardı. Türk vatandaşları da onlara kucak açmışlardı. Ellerinden gelen misafirperverliği göstermişlerdi. Ancak Türk kültüründe misafirlik üç gündü. Savaş bitmiyor, Suriyeliler geri gitmek bir tarafa, geldikçe geliyorlardı. Artık hemen hemen her semtte, sokaklarda, caddelerde, apartmanlarda, sitelerde, Suriyelilere rastlamak mümkün oldu. Üstüne bir de art arda yaşanan terör saldırıları, ekonomik kriz gelince toplumsal kabul ciddi anlamda zayıfladı. Üstelik son zamanlarda bu duruma ‘ensar’ ve ‘muhacir’ perspektifi ile bakan “muhafazakâr kesimde” bile ciddi tepkiler başladı.

Artık ne haber değerleri var ne de Suriyelilerle ilgili bir meseleyi duymaya, izlemeye tahammülleri…

Muhafazakârlar dahil çok büyük bir kesim, Suriyelilerin artık geri dönmesini istiyor ve tepki gösteriyor.

Peki nereye dönecekler Suriyeliler? Hangi vatanlarına, hangi evlerine? Şunu bilmek gerekir ki rejim değişmeden, insanlar can güvenliklerinin sağlanacağından emin olmadan dönmeyecekler. Suriye gibi bir ‘muhaberat’ devletinde kardeş kardeşe dahi güvenmezken, gözaltına alınan, tutuklanan bir yakınının bile nerede olduğunu hiçbir resmi kuruma soramazken bunca savaş ve çatışmadan sonra insanların rejim değişmeden, can güvenlikleri garantiye alınmadan dönmeleri çok zor. Hatta imkânsız.

Güven içinde uyumak nedir bilir misiniz?

2011 yılında bir ay Gazze Şeridi’nde kaldım. Tam döneceğim gün, Refah sınır kapısında beklerken İsrail’de Eilat şehrinde bir otobüse saldırı düzenlendi. Refah sınır kapısı kapatıldı. Ben Gazze Şeridi’nden çıkamadım. Sınırdan Gazze’deki otele geri dönerken gerek yanımda bulunan Gazzeliler, gerekse girdiğimiz markette insanlar “bu akşam İsrail yine bizi vuracak” diyorlardı. Artık o kadar kanıksanmış ki, saldırıyı düzenleyenin kim olduğu henüz ortaya çıkmamıştı ama suçlunun kendileri ilan edileceğinden emindi Gazze halkı. Önce çalıştığım TV’nin bürosuna giderek haberleri takip ettim. Karşılıklı saldırılar başlamıştı bile. Gece geç vakit otele gittim ve uyudum. Gecenin 3’ünde çok şiddetli bir bomba sesi ile uyandım. Daha doğrusu yatağımdan sıçradım. Çok yakınıma atılmıştı bomba. Hemen yolun karşısındaki camii hedef alınmıştı. Siren sesleri, bağırışlar geliyordu sokaktan. Daha sonra ardı ardına bomba sesleri, insansız hava araçlarının insanı sinir eden vızıltıları susmak bilmedi. O gece bir insanın evinde başını güvende yastığına koyup uyumasının ne demek olduğunu çok iyi anladım. Ne zaman Suriyeliler ile ilgili “geri dönsünler, artık istemiyoruz” minvalinde cümleler duysam o gece aklıma gelir. Kolay değildir insanın vatanını, yaşadığı yeri, evini, mahallesini, sokağını, okulunu, işini terk etmesi… Kim bilir neleri yarım bıraktı bu savaş. Kalmak da zor onlar için geri dönmek de.

Sığındıkları Türkiye’de yeni bir hayat kurmak, ailelerini geçindirmek ve çocuklarına bir gelecek verme derdindeler. Kısacası hayata tutunmaya çalışıyorlar. Ancak her ekonomik kriz ortamında olduğu gibi son zamanlarda da gözler göçmenlere çevrildi. Şikayetler genelde “daha az paraya daha çok iş yapıyorlar”, “işimizi elimizden alıyorlar” şeklinde…

Koyuncu’nun çalışmasında görüştüğü Türkiyelilerin bu konuda düşünceleri şu şekilde yer alıyor:

‘Türkler iş bulamazken, üniversite mezunu gençler hep işsizken bir de Suriyeliler çıktı şimdi. Sen önce kendi vatandaşının sorununu bir çöz de sonra elin Suriyelisine bak. “ (K, Erkek, 26, Esnaf).

“Bunlar geldi kendi vatandaşımız işsiz kaldı. Reva mı?” (B., Erkek, 35, İşçi).

Ancak kimse “bu insanlar düşmüş bize sığınmış, bizim insanımız ise onların bu durumundan faydalanarak az paraya çok çalıştırıyor” demiyor.  Buna rağmen Koyuncu araştırmasında sektör temsilcilerinin ifadelerine dayanarak Suriyelilerin Türklerin çok tercih etmediği işlerde çalışarak bir açığı kapattıklarını belirtiyor.  Kaldı ki üniversite mezunu olduğu halde ekmek parasını kazanabilmek için tekstil atölyelerinde zor ve ağır şartlarda uzun mesailerle çalışan Suriyelilere rastlamak mümkün.

Osmanlı Araplara zulmetti iddiası

Koyuncu’nun çalışmasında da yer alan diğer bir zihin kalıbı ise Araplara ait idi. Osmanlı’nın Arapları sömürdüğü iddiaları Suriyeli genç neslin zihninde yer ediyordu. Koyuncu’nun çalışmasında Suriyeliler bunu şu şekillerde ifade etmişlerdi.

‘Esed devletinin kitaplarında … Türklerin Araplara zulüm ettiği, milleti öldürdükleri, Türklerin katil oldukları yazardı. Babam “doğru” derdi ama dedem bunların yalan olduğunu, Osmanlı’nın iyi olduğunu söylerdi.” (M., Erkek, 34, Halep)

“Savaştan önce Türklerle ilgili düşündüklerim biraz farklı idi. Devlet okullarında bize Türkiye’nin aleyhinde şeyler anlatılırdı. Osmanlı’nın bize zulüm yaptığından bahsedilirdi ve sizi bize zulmeden olarak tanıtıyordu. Ama medresedeki hocalarım bunların yalan olduğunu, ümmeti bölmek, araya nifak sokmak için İngilizlerin uydurduğunu söylerlerdi. Buraya gelince anladım ki, medresedeki hocalarımın söylediği doğruymuş.’’ (A., Erkek, 38, Şam)

Sadece Türk vatandaşlarının verili zihin kalıpları yok tabii ki. Ulus devlet inşa sürecinde Suriye’nin de zihin kalıpları oluşmuştu. Orada da Osmanlı’yı “işgalci, sömürgeci” ilan ediyordu ders kitapları. Suriyelilerin belki büyük bir bölümü savaştan sonra Türkiye’de yaşamaya başlayınca bu konuda düşünmeye ve doğrunun ne olduğunu görmeye başladılar.

Ben de bu düşünce ile 2009 yılında yüz yüze gelmiştim. Bir haber için gittiğim Suriye’de Şam havaalanında 8-10 saat kadar tutulmuştum. O süre zarfında orada çalışan Suriyeli bir tarih öğretmeni ile sohbet etme fırsatım olmuştu. Gündüzleri öğretmenlik yapıyor akşamları da havaalanında çalışıyordu. Söz Osmanlı’ya geldiğinde “Osmanlı ülkemizi işgal etti ve sömürdü” demişti. İlk defa o zaman Arapların böyle bir zihinsel kalıbı olduğu gerçeği ile karşılaşmıştım.  Koyuncu’nun çalışmasında bu iddianın da gerçeği yansıtmadığını şu ifadelerle belirtiyordu “Osmanlı’nın Arap topraklarına ayak bastığında bölgede (şayet bir zenginlik sayılacaksa) çöl/kum, deve ve hurmanın dışında sömürülecek bir şeyi yoktu.”

Suriyeli erkekler “vatan haini mi”?

Bundan birkaç yıl önce bir koleje Suriyeliler ile ilgili bir konuşma yapmaya gittim. Ortaokul düzeyindeki öğrencilere Suriyelilerin neden Türkiye’ye geldiklerini, Türkiye’de yaşadıkları sıkıntıları anlatıyordum. Konuşmanın soru cevap bölümünde bir öğrenci, Suriyelilerin vatanlarını terk ettikleri için vatan haini olduklarını, Türkiye’nin başına böyle bir şey gelse “asil Türk kanı taşıyan Türklerin” asla kaçmayacaklarını ve vatanlarını savunacaklarını söylüyordu. Bu cümleleri duyduğumda adeta kanım dondu. Ona “çevremde ‘asil Türk kanı’ taşıyan çok arkadaşım var. Bir çoğunun pasaportunda herhangi bir kriz, savaş, çatışma durumunda hemen Türkiye’yi terk etmek için ABD ve Şengen vizeleri hazır duruyor” diye cevap vermiştim.

Ama bu cümlelerin daha çocuk sayılabilecek birinden çıkması düşündürücü gerçekten. Belli ki ailesinde çevresinde de bu tarz konuşmalar yapılıyordu.  Zihin kalıpları yine devredeydi yani… O küçük çocuk gibi düşünenlerin sayısı az değil toplumumuzda. Suriyeli erkeklerin ülkelerinde savaşmak yerine Türkiye’ye kaçarak “vatan haini” olduğunu iddia ediyor. Peki Suriyeli erkekler bu duruma ne diyor?  Koyuncu’nun çalışmasında yer alan Suriyeli erkeklerin buna cevabı ise şu şekilde:

 “Suriye’de hiçbir şey göründüğü gibi değil. Orada Amerika, Avrupa, Rusya,.. Çin, Hindistan birçok ülkenin faklı çıkarları var. Özgür Suriye Ordusu bile ülke için değil kendi menfaatleri için savaşıyor. Suriye’deki savaş namus, şeref savaşı değil. Oradaki savaş petrol, altın, koltuk içindir.” (H. A., Erkek, 32, Hama).

“O durumu yaşamayan bilemez Bizim silahımız yok ama onların bombalan var. Uçaklara karşı savaşmak için uçak gerek. Tanklarla savaşmak için tank gerek. Ben oraya gidersem ölümü beklemek için gideceğim. Bizler sadece sayıdan ibaretiz.” (T., Erkek, 22, Şam).

‘Bizim durumumuz çok kanşık. Kürt olduğumuz için Araplar istemiyor bizi. Hep dışladılar savaş başlayınca daha da nefret ettiler…. Savaş çıkınca zulüm bir anda çok arttı. Evlere saldırmaya, kadınlara tecavüz etmeye başladılar. Ben o zaman yeni evliydim ve evde kız kardeşlerim de vardı. Nasıl onları o halde bırakıp gidebilirdim? Siz olsanız ne yapardınız? Gittim diyelim savaşa, kim düşman belli değil ki. Ama bize burada vatan haini olarak bakıyorlar. Çok zoruma gidiyor. ” (M., Erkek, 27, Halep).

Koyuncu çalışmasında şu cümlelerle özetliyor Suriyelilerin durumunu ve ne demek istediğini:

“Suriye’de ne düzenli ordulanyla ülkeyi işgale gelen gayri Müslimler ne de vatanım savunmaya çalışan bir devlet vardır. Dahası devlet, bırakın vatan savunmayı vatandaşına kimyasal silahlarda dahil olmak üzere insanlık dışı her türlü zulmü reva görmüştür. Suriye, at izinin it izine karıştığı, bazı çatı gruplar olmakla birlikte yüzlerce farklı grup ve terör örgütünün cirit attığı, kimin neye hizmet ettiğinin belli olmadığı bir coğrafya halini almıştır. Ölenin de öldürenin de şahadet ve tekbir getirdiği ve her birinin bunu İslam adına ve bölgeyi düşmanlardan temizlemek uğruna yaptığı dikkate alındığında durumun vahameti daha net anlaşılacaktır.”

“Aynı şey bizim başımıza gelse bize kimse kapı açmaz”

Bir diğer zihinsel veri kalıbı da bu… “Bizim başımıza gelse kimse bize kapılarını açmazdı” düşüncesi çok yaygın. (Allah korusun) Böyle bir durumu test etmeden bir şey söylemek zor. Ama iddia doğru da olabilir.  Koyuncu çalışmasında, Suriyeliler’e aynı durum Türklerin başına gelse Suriyelilerin kapılarını açıp açmayacağını soruyor. Cevaplar ise ilginç:

‘İsrail zulmünden kaçan Filistinliler, 2006 Temmuz ayında Lübnan savaşından sonra Lübnanlılar, 2002’de Iraklılar Suriye’ye geldi. Biz onları kabul ettik, evlerimizde misafir ettik. Türkiye’yi de kabul ederdik tabii ki.” (M, Erkek, 27, Halep)

 “Biz daha yardım sever olabilirdik. Gelsinler mi? Gelmesinler mi? Geri dönsünler gibi şeyler söylemezdik. Benim düşüncem bu şekilde.’’ (1., Erkek, 29, Halep).

“Daha önce de birçok millete vatanımızı açtık. Sizlere de açardık ama sizin gibi davranmazdık. Bunlar para kazanmak zorunda diye çok çalıştırıp az para vermezdik.” (M., Erkek, 28, Halep).

Bilmiyorum Esad Türklere kapıları açar mıydı ama ülkeye alınsanız insanlar size iyi davranırlardı. Sonuçta kardeşiz biz” (A., Erkek, 47, Halep).

Bir Türkmen’in yukarıdaki cevaplarla ilgili yorumu şu şekilde:

“Allah şahidim ki onlar yalan söylüyorlar. O dönem Suriye’ye gelen Iraklılara [yıllık) kirası 60 bin olan yeri 200 bin liraya kiraya vermişlerdi. Madem Iraklılar’a kucak açmışlar, bedava verselerdi o zaman. Kusura bakmayın ama burada da öyle fırsatçılar var. 300 lira olan kira 600 lira olmuş. Suriyelilerin Iraklılar’a yaptıkları yüzünden başımda bunlar geldi. Burada da öyle olacağından korkarım.” (C., Erkek, 38,- Halep).

Soğuk duş gibi bir cevap, değil mi? Yıllar önce bir ağabey bana şu cümleyi söylemişti “kimseyle vicdan eşitlemesi yapma Sümeyye”.  Kulağıma küpedir bu cümle. O yüzden benim başıma bir şey geldiği zaman kimin ne yapacağı umurumda değildir. Benim vicdanımın ne söylediği umurumdadır.  Prof. Dr. Bahadır Erdem de bir makalesinde Türkiye’nin Suriyelilere uyguladığı açık kapı politikasının doğru olduğunu düşündüğünü belirterek savaştan kaçarak kapımıza gelmiş bunca insanları geri çeviremeyeceğimizi ifade ediyor. Uluslararası göçmen politikası bakımından da Türkiye’nin tarihinde hiç bu kadar ‘alalım mı almayalım mı’ gibi bir toplumsal ve siyasi imtihana girmediğini söylüyor. Bahadır Erdem’in şu cümleleri bence çok önemli:

Burada Türkiye’nin Avrupa gibi Almanya, Fransa, Amerika gibi göbeğini kaşıyan adam misali bir tutum içinde olmasına imkân yok. Çünkü böyle bir lüksü yok. Türkiye ile Suriye komşu. Tarihsel süreç içerisinde kız alınmış, kız verilmiş, sınır şehirlerdeki köylerdeki vatandaşlarımızın akrabalarından bir kısmı orada yaşıyor ve bunun gibi bir sürü ortak bağlar var. Bizim Suriye’de savaş niye oldu, neden bu kadar büyüdü, Türkiye’nin bu savaşta rolü neydi gibi sorulara fazla girmeksizin, (zira bunlar siyasetin konusu ve cevapları çok farklı şekilde verilebilir) Suriyelileri almalı mıyız sorusuna bakarsak, cevabım; Türkiye kapılarını açmasaydı hiçbir surette tarihsel süreçte ilerde komşu ülke Suriye’nin halkına ve onların akrabaları olan kendi vatandaşlarına hesap veremezdi.”

Verili zihin kalıplarımız ve geleneksel-dini yanımız

Ahmet Koyuncu makalesinde Türk halkının verili zihin kalıplarıyla dini formasyon arasında çelişkiler yaşadığını ifade ediyor. Suriyelilerle ilgili sert eleştirilerde bulunan halkın, mesele dini boyutu ile ele alındığında daha yumuşak bir tavır sergilediğini belirtiyor. Koyuncu, bu çelişkiyi ise kavramlardaki değişimle açıklıyor.

“Bu durum toplumsal hafızada milliyetçi seküler kavram ve pratikler ile dini kavram ve pratikler arasında yaşanan gel-gitin en somut ifadesidir… Bu durum, Ensar ve Muhacirler arasında bizzat Peygamberimiz (SAV) marifetiyle tesis edilen kardeşlik akdinin ve bu akdin ortaya koyduğu değerler, normlar ve ritüellerin gündelik hayatın yeniden üretimi ve toplumsal düzenin imkanına sağladığı katkının tarihsel süreçte uğradığı dönüşümle doğrudan ilgilidir. Bu durum, günümüz Müslümanlarının bu kardeşliği nasıl algıladığı, nerede durduğu ve bu algının ürettiği toplumsal pratiğin gündelik görünümleri ile seküler temelli toplumsal formasyonun gündelik hayata, bireysel tasavvudara ve toplumsal ilişkilere yansıma biçimi arasındaki çelişkinin bir sonucudur.”

Koyuncu makalesinde toplumda tartışılan “Sığınmacılar ekonomik olarak yük müdür?”,  Sosyal haklarımız Suriyeliler tarafından gasp mı ediliyor” ve “sığınmacılar içerisindeki risk gruplarının huzursuzluk kaynağıdır” konulara da aynı başlıklar altında çeşitli araştırma, istatistik ve verilerle açıklık getiriyor.

Bu kadar büyük bir göç dalgasında sorunlar yaşamamız doğal. Mutlaka Türkiyelilerden de mağdur olanlar var. Bu da normaldir. Çünkü her şeyden önce Suriyelilerin de insan olduğunu, hata ve yanlışlarının olabileceğini aklımızdan çıkarmamamız gerekiyor. Kiralar arttığı için Suriyelilere değil de kirayı artırarak fırsatçılık yapan komşumuza da çuvaldızı batırmamız gerekmiyor mu?

Artık şu gerçeği kabul etmemiz de gerekiyor. Suriyelilerin çok büyük bir bölümü kalıcı. Artık bu topraklarda bizimle yaşayacaklar. Bu yüzden başta devlete sonra da biz vatandaşlara ve Suriyelilere düşen entegrasyon için elimizden geleni yapmak olacaktır.

Not: Ahmet Koyuncu’nun makalesi Transnational Press London’dan çıkan Beklenmeyen Misafirler: Suriyeli Sığınmacılar Penceresinden Türkiye Toplumunun Gelecegi adlı kitapta yer alıyor. Ayrıca kitapta Suriyelilerin Türkiye’de yaşadıkları sosyal, ekonomik, eğitim gibi birçok alandaki durumlarının ve yaşadıkları problemlerin derli toplu ele alındığı makaleler var. Kitap Suriyeliler ile ilgili çalışanlar için önemli bir kaynak niteliğinde.

Etiket /

Sümeyye Ertekin

1 yorum

Yorum göndermek için buraya tıklayın

  • Gazeteci tarzıyla kaleme alınmış derli toplu güzel bir yazı. Kaleminize sağlık. “Onlar bizi kabul eder miydi” sorusu gereksiz bir soru. İyilik maddi karşılık beklenmeden yapılan davranışa denir. İyilik bu milletin özünde tarihinde saklı zaten.