Yazarlar

Afrin ve çevresi için operasyon vakti

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 13 Ocak’ta Elazığ’da Ak Parti’nin 6’ncı Olağan İl Kongresi’nde PKK’nın Suriye kolu PYD’nin denetimindeki Afrin’i kastederek “Bir haftayı bulmaz, nasıl darmadağın edeceğimizi görecekler” diyerek Afrin Operasyonu’nun eli kulağında olduğunu duyurmuş oldu. Türkiye, “öyle veya böyle, bu fitne çukurunu kapatmakta” kararlı. Bu operasyon, Suriye’nin kuzeyinin barındırdığı uzun vadeli tehditler sebebiyle Türkiye’nin önünde kaçınılmaz bir kader olarak duruyor. Ancak Türkiye, askeri ve coğrafi olarak rahatlıkla yönetebileceği bu operasyonun siyasi sonuçlarını nasıl karşılayacağının da hazırlığını yapmak zorunda. Afrin küçük bir coğrafyaya tekabül ediyor fakat coğrafi büyüklüğünden çok daha geniş bir güçler dengesinin de yoğunlaştığı bir bölgeyi temsil ediyor. Hassas bir dengenin egemen olduğu bu bölgede Türkiye’nin operasyon sonrasında bir çeşit ehven-i şer, iki kötü arasında az zararlı olanı tercih etmekle karşı karşıya kalması en olası durum olarak görünüyor:  PKK’nın (PYD-YPG) büyük bir tehdit olarak, gücünün kayda değer bir biçimde kırıldığı, Suriye rejiminin ise, kendisini sınırımızda hisssettirdiği bir tablo var karşımızda.

Afrin Operasyonu coğrafi ve askeri harekat açısından Türk Silahlı Kuvvetleri’nin (TSK) kabiliyeti dahilinde. TSK, halihazırda zaten Afrin büyüklüğünde bir coğrafyayı Suriye’de kontrol altında tutuyor. Üstelik TSK’nın önceki operasyonların getirdiği, Suriye’ye askeri sevkiyat yapma ve sahanın karmaşıklığıyla baş etme tecrübesi de var.

Operasyonun tam kapasiteye ulaşıncaya kadar dört temel aşamadan geçmesi beklenen senaryo:

1) Türkiye topraklarından Afrin içindeki YPG hedeflerinin yoğun bir top atışına tabi tutulması

 2) Özgür Suriye Ordusu (HSO) unsurlarının destek verdiği TSK birliklerinin Suriye içinde sıfır noktasından başlayarak Afrin’in içlerine kadar olan yoğun mayınlı araziyi temizleyerek operasyonun içeriye doğru genişletilmesi

3) Sivillerin zarar görmemesi için tahliye yollarının açılması

4) Kent içinde yoğun çatışmalar.

Bu haliyle genel beklentinin aksine, operasyon sanılandan daha uzun sürecek çünkü Fırat Kalkanı Operasyonu’ndaki tecrübenin de bize gösterdiği şekliyle Türkiye, ABD ve Rusya’dan farklı olarak “sivil kayıplar” konusunda oldukça hassas ve bu da operasyonun yavaş ilerlemesi sonucunu doğuruyor.

Elbette bu senaryo genel olarak aktörlerin Hür Suriye Ordusu destekli TSK ile karşıda YPG’nin olduğu bir denklem için geçerli. Ama operasyon başladığında kuvvetle muhtemel, saha aktörleri olarak sadece TSK ve YPG değil, aynı zamanda Suriye Rejimi’nin askeri birliklerini de konuşuyor olacağız.

Suriye krizinin tarihçesini bilen ve takip edenler, HSO 2016 yılında halihazırda YPG denetimi altında bulunan Tel-Rıfat’a doğru ilerlediğinde YPG’nin Suriye Rejimi’nin bayrağını çektiğini ve rejimle anlaşarak HSO’yu durmaya zorladığını hatırlarlar. Türkiye’nin eli kulağındaki bu operasyonu başlatmasından belki de saatler sonra YPG’nin Suriye Rejimi’ni Afrin’e davet ettiğini göreceğiz çünkü YPG’nin Türkiye’nin ilerleyişini tek başına durdurabilmesi ihtimal dahilinde değil. Bu gerçeğin farkında olan YPG, Astana Görüşmeleri’nde alınan “TSK ile Rejim unsurlarının doğrudan sıcak bir çatışmaya girmeyeceği” şeklindeki kararı kendisine bir güvenlik şemsiyesi olarak kullanmak için Suriye Rejimi’ni Afrin’e davet ederek Afrin’de güç paylaşımını teklif edecektir. Suriye Rejimi bu daveti kabul eder mi? Muhakkak. Rejim, Türkiye’nin Rusya ve İran’la Astana’da vardığı mutabakatı bozmayacağına güvenerek bu teklifi kabul ettikten sonra bölgeye askeri sevkiyata başlayacak ve Türkiye’yi belli pozisyonlarda durmaya zorlayacaktır. Ek olarak Reyhanlı’nın karşısında bulunan Bab-ul Havva ve Bab-us Selam sınır kapılarını denetim altına alarak Türkiye ile Yayladağı’nın karşısındaki sınırlara ek olarak Reynanlı’da da yeniden komşu olacaktır. Bu aşamadan sonra Afrin’de YPG ile Suriye Rejimi’nin ortak denetiminde melez bir yönetim ve güç bölüşümü dengesi hakimiyeti başlayacaktır. Kısa vadede Türkiye Afrin’de PKK’nın gücünü önemli oranda kırmış olacak ama uzun vadede Suriye Rejimi’nin sınırımızda güçlendiği bir durumun yarattığı sorunlarla da boğuşmak zorunda kalacaktır.

 

Rusya ve İran’a nereye kadar güvenebiliriz?

Suriye Rejimi, İran ve Rusya, Suriye’de kendilerine büyük tehditler kalmadığını gördükleri, kendilerini güvende hissettikleri andan itibaren ise bir yandan örtük bir biçimde Türkiye’nin güvenliğini tehlikeye atan adımlar atacak, bir yandan ise Türkiye’nin Suriye’deki askeri varlığını sorunsallaştırmaya başlayacaklardır. Bu senaryoya doğru yol almak için Suriye Rejimi, YPG’nin davetine rağbet edecektir çünkü YPG ile Türkiye arasında bir tercihte kalması durumunda Rejim, bu saikle kesinlikle PKK’yı tercih edecektir. Rejim’in Türkiye ile ilişkilerinin düzelmesini umarak YPG’nin bu davetini geri çevireceğini varsaymak naiflik olur. Suriye sürecini takip edenler, rejimin Afrin’i 2012 yılında savaşmaksızın PYD’ye Türkiye’yi zor durumda bırakmak için terkettiğini hatırlayacaktır.

Rusya ve İran ise, bu operasyonu desteklemeyeceklerdir ama gerçekleşmesine göz yummayı tercih edeceklerdir, çünkü her iki ülke de Türkiye’nin Astana’da alınan kararlar ve varılan mutabakata  bağlılığı konusunda hassas davranacağı gerçeğinden hareketle Türkiye’yi sınırında Suriye rejimiyle komşuluğa ve operasyonu sınırlı tutmaya zorlayacaklardır. Rusya ile Türkiye arasında Afrin’de sıcak bir çatışma ihtimali bu senaryoya göre olasılık dahilinde değil. Rusya’nın Afrin’de YPG ile koordineli çalılan bir güvenlik gücü bulunuyor ancak ABD’nin aksine Rusya, YPG’ye Afrin’de konvansiyonel silahlar vermiş değil. Askeri yardımı daha çok asayiş düzeyiyle sınırlı. Rejimin Afrin’de YPG ile yönetim gücünü paylaştğı bir denklem, Rusya ve İran’ın tercih ettiği bir duruma tekabül eder.

Hür Suriye Ordusu, bir bütün halinde olmasa da büyük oranda Türkiye’nin yanında duracaktır. HSO’nun çatısı altındaki çok sayıda fraksiyon arasında gevşek bir hiyerarşik yapılanma ve kendi aralarında bazı anlaşmazlıklar olsa da Afrin Operasyonu’nda Türkiye ile beraber hareket etmesini zorunlu kılan bazı pragmatik ve duygusal nedenler söz konusu;

1) PYD-YPG’nin askeri imkanlarını kullanarak zorla aldığı ama tarihsel olarak Arap demografik yapısının ağırlıklı olduğu Tel-Rıfat ve Minnag bölgesi gibi pek çok yeri bu terör grubundan geri almak

2) Hem askeri, hem siyasi hem de söylemsel destek olarak Türkiye’nin yardımına bağımlı olması

3) HSO içinde dini motivasyondan ziyade Arap milliyetçiliği motivasyonu ağır basan grupların PYD veya “Kürt yayılmacılığı” ile hesaplaşmak istemesi, ki PYD son bir kaç yıldır Arap bölgelerinde uyguladığı insanlık dışı uygulamalarla bu duygunun daha da derinleşmesine neden oldu.

“Uluslararası toplum” olarak adlandırılan ama aslında Batılı büyük güçlerin kastedildiği yapı ise bu operasyonu büyük oranda sorunsallaştıracaktır.

 

Ulus devletlerden federatif devletlere

Bu tutumu takınmalarında ;

1) Batılı medyada özellikle Ayn-el Arab (Kobani) meselesi itibariyle YPG ile ilgili yaratılan olumlu imajın bu ülke kamuoylarında yerleşmiş olması

2) YPG’yi kendi ulusal güvenliklerine doğrudan bir tehdit olarak görmemeleri

3) YPG’yi büyük oranda destekleyen ilişki tarihleri ve YPG içindeki önemli figürlerle doğrudan ilişkilenmiş olmaları

4) Bölgenin ulus devletlerden, federatif yapılara dönüştürülme sürecinde PKK-PYD’ye biçtikleri hayati rol etkili olacaktır.

Yine uluslararası toplumun ve medyanın, operasyonun ahlaki temelinin altını oymak için kullanacağı argümanlardan biri mülteciler meselesi olacaktır. Kesin sayı bilinmemekle birlikte Afrin kent merkezi ve kırsalında yaklaşık 1 milyon insanın yaşadığı kabul ediliyor.

Opreasyonun ilk safhası itibariyle kötü senaryoya göre nüfusun yarısından fazlasının savaştan kaçmak için yerlerini terkedeceği varsayılıyor. Bu çapta büyük bir göç hareketinin temel nedenlerinden biri, Afrin’in Suriye’de fiili savaş görmemiş neredeyse tek şehir olması. Ancak bu kez önceki göç hareketlerinden farklı olarak nüfusun büyük bir bölümünün kuzeye, yani Türkiye’ye değil; güneye, yani rejimin denetimi altındaki Halep’e dönük olması bekleniyor. Halep’e doğru büyük bir göçmen akını YPG’nin ve ona destek veren aktör ve medyanın Türkiye’ye karşı kullanacakları ana propaganda alanlarından biri olacaktır.

 

ABD ile çatışmak ihtimal dahilinde mi?

ABD ise Afrin operasyonu konusunda sözlü olarak en sert açıklamalar yapan ülke olacaktır ancak askeri olarak Afrin’de herhangi bir ciddi eylem içine girmeyecektir. ABD kuvvetle muhtemel bu askeri operasyonu kınadığını açıklayarak Türkiye’ye operasyonu durdurması çağrısında bulunacaktır. Bu durum, halihazırda Türkiye’nin ABD ile zaten FETÖ, Halk Bankası Davası ve YPG’ye verdiği destek nedeniyle kötüleşmiş olan siyasi ilişkilerinin daha da bozulmasını, iki ülke arasındaki itimatsızlık duvarlarının daha da yükselmesini beraberinde getirecektir. ABD şimdilik, Münbiç ve Fırat’ın doğusunda operasyon olmadığı sürece Türkiye ile askeri bir karşılaşmayı seçenekler arasına almış değil. Ancak, Türkiye, uzun vadeli olarak ABD’nin bölgedeki politikalarının Türkiye ile askeri bir karşılaşmayı da mümkün kılacağının farkında. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da yine sıklıkla vurguladığı ABD’nin YPG’ye 4 bin 900 tır civarındaki silah sevkiyatı ve ek olarak yaklaşık 2 bin uçaklık havadan verilen askeri yardımın artık ne DAEŞ’le mücadele, ne de bu silahların ABD askerlerinin korunmasıyla açıklanamayacağı gerçeği apaçık ortada.

 

Kişi başına 1 tır ve 1 kamyon dolusu silah

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Elazığ’daki konuşmasında, “kimse bizim aklımızla dalga geçmesin” diyerek vurguladığı ABD’nin YPG’ye silah yardımının kapsamı göz önüne alındığında kişi başına 1 tır ve 1 kamyon dolusu silahın düştüğü denklemin, ABD’nin bölgede büyük bir savaş hazırlığı içinde olduğu izlenimini güçlendiriyor. Benzer bir şekilde ABD’nin YPG liderliğinde 30 bin kişilik bir sınır koruma gücü kurmak için çalışmaya başladığını açıklaması da Türkiye ile çatışmanın bir ön hazırlığı olarak okunabilir.

Türkiye’nin Afrin Operasyonu’nun iki kötü arasında daha az kötü olanı tercih etmek sonucuna çıkacağını söylemek, bu operasyonun yapılmaması gerektiğini söylemek anlamına gelmiyor. Aksine, yukarda saydığım gerekçelerle bu operasyon Türkiye için kendisini dayatan bir kader hükmünde. Bu kaçınılmaz operasyonun geciktirilmesi veya iptali, katlanılamaz bir başka kadere bizi mecbur bırakabilir.

Bu kader, bir yandan Suriye’nin kuzeyinin 1) Coğrafi yapısı, 2) Linguistik-Kültürel özelliği, 3) Yönetim aktörünün doğası ile, bir yandan ise ABD’nin bölgesel bir dizaynı öngören “Ulus Devletler’den Federatif Devletler’e geçiş” projeksiyonundan kaynaklanıyor.

 

Suriye’nin Kuzeyi niçin sahici bir tehdit?

Türkiye’nin 1990’lı yıllarda Kuzey Irak’ı “kırmızı çizgi” ilan edip buradaki her türlü oluşumun karşısında yer alacağı açıklamalarını hatırlatanlar, şimdi ise “Kuzey Irak en çok ilişkili olduğumuz bölgelerin başında yer alıyor. Büyük bir ticaret ilişkisi var, kayda değer bir biçimde siyaseten yönlendirebildiğimiz bir bölge. Suriye’nin kuzeyi için bir kaç yıl sonra aynı şey niçin olmasın?” diye soruyorlar. Özellikle 25 Eylül 2017 öncesinde ilk bakışta meşru, makul bir soru gibi duruyordu bu. Ancak referandum süreci ve sonrasında, sanıldığı kadar bir siyasi entegrasyonun olmadığı, pekala Türkiye’ye rağmen haritaların değiştirilmeye girişilebileceği, Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’nin Türkiye’nin itirazlarına rağmen bazı süreçlerin içine girebildiği görüldü. Suriye’nin kuzeyi ise Kuzey Irak’la kıyaslandığında üç temel neden dolayısıyla Türkiye aleyhine kayda geçirilebilecek çok daha büyük bir tehdit potansiyelini içinde barındırıyor:

  • Coğrafi Yapı.

Kuzey Irak ile Türkiye arasında coğrafyanın çektiği doğal bir set var. Bu sınır hattının büyük bir kısmının dağlık olması Kuzey Irak ile Türkiye’nin güneyi arasında coğrafi bir bütünlüğe imkan vermez. Bu coğrafi devamsızlık veya kopukluk hali, Kuzey Irak menşeili Kürt yapılanmalarını Irak içindeki havzada kalmaya mecbur bırakmıştır. Oysa Suriye’nin kuzeyi ile Türkiye’nin güneyi arasında mutlak bir coğrafi devamlılık mevcut. Suruç’tan yüksek sesle bağıran bir kimse neredesye Kobani’den, Nusaybin’de ıslık çalan bir kimse ise Kamışlı’dan duyulabilir. Bu sınır hattının büyük bir kısmının engebesiz, neredeyse avuç içi gibi dümdüz bağlantılı olması, Suriye’nin kuzeyindeki yapılanmalara coğrafi olarak Türkiye içine doğru bir operasyonel imkan verir.

  • Linguistik-Kültürel özellik.

Irak’ın kuzeyi ile Türkiye’nin güneyi arasındaki coğrafi devamsızlık, iki bölge arasında linguistik-kültürel bir kopukluğu da beraberinde getirmiştir. Kuzey Irak’ta konuşulan Kürtçe’nin lehçe ve şiveleri ile Türkiye’de konuşulan Kürtçe’nin lehçe ve şiveleri arasında milliyetçi-romantik yaklaşımları bir kenara bırakırsak, oldukça farklılıklar söz konusudur. Kürtçe’nin Kurmanci lehçesinin bir şivesi olan ve özellikle Zaho ve Duhok’ta konuşulan Behdini, Türkiye’de ancak bu şiveye özellikle çalışmış olanlar tarafından kamilen anlaşılabilir. Erbil ve Süleymaniye’de ana dil olan Soranice ise tıpkı Kurmanci gibi başlı başına Kürtçe’nin ayrı bir lehçesidir ve dilbilimciler lehçeler arasındaki farkın çoğunlukla neredeyse anlaşılabilirliği imkansız kıldığını bilir. Soranice konuşan Iraklı bir Kürt ile Türkiye’de en yaygın lehçe olan Kurmanci konuşan bir Kürd’ün “doğal” olarak birbirlerini anlamaları, bir Türkiye Türk’ü ile bir Kırgız Türk’ünün “doğal” olarak anlaşabilmelerinden daha fazla değildir. Aynı şekilde, sanılanın aksine Türkiye’nin Kürtlerin ağırlıkta olduğu birçok güney ilindeki kültürel ortam, yaşam biçimi ve toplumsal yapı, Erbil ve Süleymaniye’dekinden oldukça farklı iken, Erzurum ve Konya’dakine oldukça yakındır. Oysa Suriye’nin kuzeyi ile Türkiye’nin güneyi arasında coğrafi devamlılık beraberinde linguistik-kültürel devamlılığı da getirmiştir. Bu iki bölgede de ağırlıklı olarak konuşulan Kurmanci lehçesidir ve bir şive olarak bile ayrılmadığı söylenebilir. Nusaybin ile Kamışlı veya Suruç’ta konuşulan Kurmanci ile Kobani’de konuşulan Kurmanci “doğal” olarak bir devamlılık, bütünlük arzeder. Bu açıdan, Kuzey Irak’taki yapılanmalar Türkiye’nin içine doğru linguistik-kültürel kopukluk dolayısıyla bir toplumsal ideolojik mobilizasyon imkanına sahip değillerken, Suriye’nin kuzeyindeki yapılanmalar Türkiye içindeki sosyolojide de kırılmalar yaratabilecekleri potansiyel bir ideolojik hareketlendirme, “siyasi görüş ihracı” gibi bir imkana sahipler.

  • Yönetim Aktörünün Doğası

Devlet veya devletimsi yapılar temelde kendi egemenlik alanında yaşayan topluma sürdürülebilir bir refah düzeyi ve yaşanılabilir bir güvenlik ortamı sağlayarak meşruiyetlerini kurar. Örgütler ise çoğunlukla bir “refah ütopyası” vaadeder ve “ölüm” üzerinden meşruiyet inşa ederler. Bu açıdan, devlet-devletimsi yönetim aktörünün doğası ile örgüt yönetim aktörünün doğası farklıdır. Kuzey Irak’ta zaman zaman bazı sorunlar yaşasak da, Türkiye ile toplu bir çatışmadan kaçınan bir yapının olması, devletimsi özelliğinden kaynaklanır. Bugün halihazırda Kuzey Irak’taki yönetimle referandum sürecinde büyük bir kırılma yaşanmış olmasına rağmen, Türkiye ve Bölgesel Yönetim yetkilileri karşılıklı çıkar, güvenlik istikrarı, ekonomik ilişki, siyasi devamlılık gibi pek çok konuda rasyonel bir zeminde hala konuşabilir durumdalar. Muhatabın rasyonel bir resmi yapı olması, ilişkilerin yönetilebilirliğini kolaylaştıran bir etkendir. Ancak muhatap bir çeşit örgütsel aparat olduğu zaman ilişkilenme biçiminde ne karşılıklı çıkarın, ne ekonomik ilişkinin ne de siyasi devamlılığın konuşulabileceği rasyonel bir zemin bulunmaz çünkü örgütler bölgesel veya küresel güç ilişkileri içinde kolaylıkla ve çoğunlukla kuvvetli aktörler adına vekalet savaşı yürüten taşeronlara dönüşür. Büyük bir samimiyetle ve Cumhuriyet tarihinde hiç olmadığı kadar büyük bir siyasi risk alınarak hükümet tarafından başlatılan Çözüm Süreci, Milli Kardeşlik Projesi’nin PKK tarafından Şanlıurfa’da iki polisimizin ve Adıyaman’da bir askerimizin şehit edilmesiyle ilk fırsatta ihanete uğramış olması bu gerçekten kaynaklanıyor. PKK, kurulduğu günden bu yana Türkiye ile ilgili hesapları olan aktörlerin Türkiye’ye karşı kullandıkları kirli bir sopa mahiyetinde. PKK, herkesin kazançlı çıkacağı, ülkede terörün bitmesini öngören bir projeye ihanet ederken, maşasını elinde tutanların ajandasına hizmet ediyordu. Türkiye hüsn-ü zanla, PKK’nın bu doğasını biraz gözardı etmesini çok ağır bedellerle ödemek zorunda kaldı. PKK’nın beli içerde ancak yüzlerce şehit verilerek kırılabildi. Bu açıdan Suriye’nin kuzeyi, yönetim aktörünün doğası açısından da rasyonel bir ilişkinin kurulabileceği bir yapı arzetmiyor. Aksine, bu bölge PKK denetimi ve kontrolünde bir bölge olması hasebiyle daima Türkiye’ye karşı kullanılan bir koç başı olarak Türkiye ile hesabı olan aktörlere hizmet verecektir.

Yukarıdaki üç ana nedenden dolayı, Suriye’nin kuzeyinde egemen yapı PKK olduğu sürece bu bölge, Türkiye açısından hayat-memat derecesinde önemli bir tehdit olarak durmaya devam edecektir.

 

Bölgesel dizayn

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın son dönemlerde sıklıkla ABD’ye adeta rest çekerek YPG’ye yardımı kesmesini söylemesi, ABD güvencesi altındaki YPG’ye operasyonun artık an meselesi olduğunu vurgulaması kahramansı bir retorik değil, Türkiye açısından yaklaşan varoluşsal tehdidin devlet tarafından ne açık bir şekilde görüldüğünün ifadesidir. Peki ABD ile gerekirse “sıcak çatışma”ya girmeyi de seçenekler arasına alacak kadar Türkiye’nin göğüslemekte tereddüt etmeyeceğini söylediği, Cumhurbaşkanı’nın ifadesiyle bu “fitne çukurunu” ne pahasına olursa olsun kapatmakta kararlı olduğu bu tehdit, fitne nedir?

 

Bir devleti donatacak kadar silah, YPG’ye neden verildi?

Kanımca Türkiye’nin ABD’nin Suriye politikasının motivasyonuna dair tereddütleri, ABD’nin Türkiye’nin Suriye’de DAEŞ’e karşı YPG’yi bay-pass edip TSK ile operasyon yapmayı teklif etmesine karşın bu teklifin reddedilmesi ile sarih bir cevaba kavuşmuş oldu. Şayet amaç gerçekten de Suriye’de terörün bitmesi, radikalizmin sonlandırılması ve nihayetinde DAEŞ’in yenilgiye uğratılması ise, rasyonel her türlü hesap ABD’nin kendi müttefiki olan ve üstelik bölgenin en güçlü ordusuna sahip Türkiye ile bu operasyonu yapmasına çıkardı. Ancak ABD’nin NATO’nun en büyük ikinci askeri gücü olan Türkiye yerine, yine Cumhurbaşkanı’nın ifadesi ile “bir araya toplayıp ordu kurduklarını sandıkları çapulcularla”, yani YPG ile  operasyonu yapmaktaki kararı, pervasızlığı, tereddütsüzlüğü, YPG’yi adeta orta çaplı bir devletin sahip olduğu konvansiyonel silahlarla donatması, ancak daha büyük bir amaç gütmesi ile açıklanabilir: Bölgenin yeni bir Sykes-Picot ile yeniden dizaynı.

Sykes-Picot’yu bir “konsept”, “mantalite” olarak kullanıyorum. Dünyanın neresinde olursa olsun, haritaları değiştirme, yeniden dizayn etme hevesinin ifadesi olarak Sykes-Picot.

 

Neo Sykes-Picot planı ile yeni harita savaşları

Ayrıntılara girmeden, bilindiği üzere yüzyılın başında Sykes-Picot, I. Dünya Savaşı sırasında, 29 Nisan 1916’da Kut’ül Amare Kuşatması sonrasında İngiliz kuvvetlerinin Osmanlı İmparatorluğu’nun 6. Ordusu karşısında bozguna uğramasından 17 gün sonra, 16 Mayıs 1916 tarihinde Britanya ve Fransa arasında yapılan ve Osmanlı’nın Orta Doğu’daki topraklarının paylaşılmasını öngören gizli bir antlaşma olarak İngiltere adına Mark Sykes ve Fransa adına François Georges-Picot tarafından imzalandı. Bu antlaşmadan hareketle, Osmanlı toprakları üzerinde irili ufaklı birçok “Ulus Devlet” inşa edildi; bölge Ulus Devlet modeli esas alınarak kapsamlı bir dizayna tabi tutuldu. Bölge geçtğimiz yüzyılı neredeyse tamamını bu antlaşmanın yarattığı kaosla başetmeye çalışarak geçirmek zorunda kaldı. Yaklaşık yüz yıl sonra, şimdi yeni bir Sykes-Picot hevesi bu kez de önümüzdeki yüzyılımızı ipotek altına almak üzere yürürlüğe sokulmaya çalışılıyor. ABD’nin öncülüğünü yaptığı bu model, “mevcut siyasi haritaları değiştirmeden ulus devletlerin etnik ve mezhepsel olarak federatif devletlere dönüştürülmesi” fikri üzerine kurulu. Yüzyılın başında, İmparatorluğu parçalayıp yerine ulus devletler kurmaya çalışan Batı, bu süreçte kullandığı aktör olarak Arapları koymuş, onları harekete geçirrmişti. Yüz yıl sonra ise ulus devletleri federatif devletelere dönüştürmeye çalışırken “süreci tetikleyici aktör” rolünü Kürtlere biçmiş durumda. Bu federatif model, “etnik” olarak Kürtler, ”mezhepsel” olarak ise Şii Arap ve Sünni Arap ayrımına dayanıyor.

Bu modelin ilk evresi 1) Merkezi hükümetlerin, başkentlerin zayıflatılması ile başlıyor. 2) Merkezi hükümetin zayıflaması sonrasında oluşan güç boşluğu, periferide yeni güç merkezlerinin doğması sonucunu doğuruyor. 3) Merkezi yönetim bu güç merkezlerine karşı şiddete başvurarak kendi hakimiyetini yeniden kurmaya çalışıyor. 4) ABD ve diğer Batılı devletler merkezi hükümete yaptırım uyguluyor. 5) ABD ve diğer Batılı devletler yeni güç merkezlerini silahla destekliyor, onlara kısmi güvenlik şemsiyesi sağlıyor. 6)Yaşanan çatışmada aynı ülkeye ait olma duygusu zayıflıyor, toplumsal olarak duygusal bir kopuş yaşanıyor, birleştirici payda yok oluyor. 7) Kimlik aidiyeti etnisite veya mezhebe kayıyor. Bu aşamadan sonra ise artık önü alınamaz bir süreç olarak ikinci evre başlıyor: 1) Merkezi hükümet giderek daha sert önlemlere başvuruyor. 2) Ortaya çıkan yeni güç merkezleri etnik veya mezhep temelli yeni kimlik inşasını güçlendiriyor. 3) Devlet artık fiiliyatta bir bütünlük arzetmekten çıkıyor. Üçüncü evrede ise herkesin umutsuzca çıkış aradığı bu kaos ve kriz ortamında 1) Başta ABD olmak üzere Batılı devletler, de-facto olarak oluşmuş olan yeni yapının, sahadaki realitenin herkes tarafından kabul edilmesi gerektiğini söylüyor. 2) Sorunların çözümü için en adil ve tek gerçekçi yaklaşım olarak  güç paylaşımının resmileşmesini ve anayasal bir zemine bağlanmasını öneriyor.

Irak’ta 1991’deki 1. Körfez Harbi’nden 2003’e kadar yukarıdaki işleyişin birinci ve ikinci evresi uygulandı. 1991’de ABD liderliğinde 27 ülkenin oluşturduğu koalisyon, Saddam Hüseyin’in sarayına kadar girilen bir başarı gösterdi. Bütün tantana, Saddam Hüseyin üzerinden koparıldı ancak  Saddam’ın yatak odasına kadar girilmesine rağmen niçin onu devirmekten vazgeçtikleri, sadece yaptırımlarla merkezi hükümeti zayıflatmak ve kuzeydeki “Kürt bölgesine”, yani 36’ıncı paralelin kuzeyine uçuş yasağı getirerek, güvenlik şemsiyesi kurarak geri çekildiklerini ancak 2003’te yarım kalmış işi tamamlamak için geri döndüklerinde anlayabildik. 2003’teki 2. Körfez Harbi ile üçüncü evre tamamlandı: Irak bir federatif devlet, kuzeyde Kürt Bölgesel yönetimi, merkezde Şii hakimiyeti, Musul’da Sünni ağırlığı. Cumhurbaşkanı Kürt, Başbakan Şii, Meclis Başkanı Sünni. Etnik ve mezhep temelli güç paylaşımı ile, siyasi haritası değişmemiş, iki hatta birbirlerine karşı konumlanmış  üç ayrı orduya sahip, fiilen bütün potansiyeli mefluc hale gelmiş bir devlet.

Yine benzer şekilde, Suriye krizini yakından takip edenler, bu krizin tarihçesine dair hafızasını diri tutmuş olanlar, Suriye’de birinci ve ikinci evrenin tamamlandığını, ABD’nin üçüncü evreye geçmek için hareket etmeye başladığını göreceklerdir. Suriye’nin kuzeyinde Kürt Federatif Yapısı, Akdeniz hattı boyunca Nusayri Hakimiyeti ve belki gelecekte Sünni ağırlıklı Halep, yani orta kuşak. Siyasi haritası değişmemiş, ama Kamışlı, Halep ve Şam olmak üzere üç ayrı federatif yapı, YPG (SDG), HSO ve Suriye Ordusu (HSO’nun bu ordu içine alınması ihtimali yüksek) olmak üzere birbiriyle kavgalı üç ayrı orduya sahip, potansiyeli mefluc hale getirilen  bir Suriye planı.

Üstelik bu dizayn sadece Irak ve Suriye’yi kapsamıyor. Bölgede bugün veya gelecekte meydan okuyabilme potansiyeli olan her ülkeyi etkisizleştirmeye amaçlayan bir süreç olarak devam ediyor.

Böylesi bir dizayn ile ABD, üç ana motivasyonla hareket ediyor:

  • Şimdi veya gelecekte meydan okuma potansiyeli olan bir merkezi hükümet veya başkent bırakmamak.

Bağdat meydan okudu, federasyonla cezalandırıldı. Şam, bir dönem meydan okumasının bedelini federasyon sonucu ile ödemek üzere.

  • Siyasi olarak kırılgan yapılar yaratarak gelecek için hegemonik bir müdahale imkanını daima elde hazır tutmak.

Bu, diledikleri vakit çeşitli nedenlerle müdahale edebilecekleri, küçük dokunuşlarla kaosa sürükleyebilecekleri kırılgan yapıların sürekli bir “denge” esaretine mahkum edilmeleri anlamına geliyor.

  • Her federatif yapıyı kendisini bir diğer federasyona karşı güvende hissetmesi için ABD desteğine mecbur bırakmak.

Erbil’in Bağdat karşısında, Kamışlı ve Halep’in Şam karşısında veya bir başka ülkeye karşı kendisine şer bulaşmasın diye daima ABD desteğine mahkum, daima Washington’un yeşil ışığına muhtaç, daima emre amade bir biçimde durduğu bir yapı.

 

Ankara bölgenin yüzyılı için mücadele ediyor

Şimdilerde bölgede meydan okuyabilme potansiyeli olan sadece iki başkent kaldı: Ankara ve Tahran. Son dönemlerde Türkiye ve İran’ın, birçok konuda taban tabana zıt pozisyonda durmalarına rağmen ortak bir güvenlik konsepti geliştirmeye çalışmaları bu gerçeğin her iki ülke tarafından sarihen görülmesi ile ilgili. Katar’a yönelik operasyonda ve Kuzey Irak’taki referandum sürecinde Türkiye ve İran, koordineli hareket ettiklerinde bölgesel konularda süreçleri tersine çevirebildiklerini görmüş oldular.

Yeni Sykes-Picot, Ankara ve Tahran’ı bu süreçten muaf tutmayacaktır. 15 Temmuz Darbe Girişimi Ankara’yı kısa yoldan düşürme operasyonuydu. Türkiye bu nedenle darbe girişiminin üstünden henüz iki ay geçmemişken Fırat Kalkanı Operasyonu ile yeni Sykes-Picot’yu Suriye içinde durdurmak üzere harekete geçti. Şimdilerde Afrin Operasyonu Türkiye açısından ne soyut bir vehimden, ne Kürt düşmanlığından ne de hegemonik bir hevesten kaynaklanıyor. Türkiye, Bağdat veya Şam’a biçtikleri rolü şimdi Ankara için de oynamaya heveslenmiş büyük güçlere karşı Cumhurbaşkanı’nın ifadesiyle “avcunuzu yalarsınız” diyerek bir operasyonun eşiğine gelmiş bulunuyor. Dahası, Türkiye bu operasyonlarla sadece Ankara’nın değil, bölgenin de önümüzdeki yüzyılının ipotek altına alınması hevesini akamete uğratmanın mücadelesini veriyor.

Bu bağlamda, Afrin Operasyon’u iki kötü arasında daha az kötü olanı seçmek sonucuyla bizi karşı karşıya bıraksa da, bu operasyonun yapılmamasının bize dayatacağı kaçınılmaz kader tahammül edebileceğimiz bir kader değil.