Röportaj

“Türk tarihini İslâm tarihinin koruyucu kubbesi yapan komutan”

Kıyametin İlk Günü Malazgirt 1071, Malazgirt 1071, Malazgirt Zaferi Bin Yıllık Miras, Türkiye Selçukluları, Selçukluları Yeniden Keşfetmek, Doğunun ve Batının Sultanı: Alparslan gibi birçok kitabı çıkan Doç. Dr. Mustafa Alican Malazgirt ve Selçuklular ile ilgili araştırmalara kaynak niteliğinde eserler vermeye devam ediyor. Malazgirt ve Selçuklular ile ilgili olarak toplumumuzda yaygınlık elde etmiş olan yanlış bilgilerin doğru şekiyle öğrenilmesi için çalışıyor.

Alican’ın Selçuklular üzerine yazdığı “İslam Tarihine Düşen Cemre Selçuklular” kitabı Mayıs ayı itibarıyla Ketebe yayınlarından çıktı.

Muş Alparslan Üniversitesi Tarih Bölüm Başkanı Doç. Dr. Mustafa Alican ile Tarih, Malazgirt Savaşı, Sultan Alparslan, “Doğunun ve Batının Büyük Sultanı: Alparslan” kitabı ve Muş-Malazgirt üzerine geniş bir röportaj gerçekleştirdik.

Evimiz Türkiye’yi korumak için, evimizde kalıyoruz, OKUYORUZ.

İyi(mücerret) okumalar

Kendimi Müslüman ve Türk, bir de baba olarak tanımlayabilirim

Biyografik olarak; Trabzon’da doğdunuz. 2007 yılında Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü’nden mezun oldunuz. 2012 yılında tarih doktoru oldunuz. 2013’te yardımcı doçent, 2016’da doçent oldu. 2012-2018 yılları arasında Adıyaman Üniversitesi Tarih Bölümü’nde çalıştınız. Muş Alparslan Üniversitesi Selçuklu ve Malazgirt Uygulama ve Araştırma Merkezi’nin (SEMAM) kurucu müdürü olarak görev aldınız. Şu an Muş Alparslan Üniversitesi Tarih Bölüm Başkanı ve Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdürü olarak çalışmalarınızı sürdürüyorsunuz. Tüm bu biyografik bilgilerin haricinde kendinizi nasıl tanımlıyorsunuz, bize iç dünyanızı açar mısınız?

Doğrusu bu soruya cevap vermek kolay değil. Çünkü her tanımlama girişimi aynı zamanda bir sabitleme girişimi olarak temayüz eder. Hâlbuki insan sabit bir varlık değil. Bu bakımdan onu sabitleme girişimi beyhude bir çaba olarak görünüyor benim gözüme. Dolayısıyla kendimize ilişkin bütün tanımlamalarımızın konjonktürel olduğunu düşünüyorum. Öte yandan kendimizi içerisinde duyumsadığımız bazı mensubiyetler olduğunu da gözardı edemem elbette. Ben bu bağlamda kendimi Müslüman ve Türk olarak tanımlayabilirim. Eh, bir de baba olarak. Bu tanımlamaların bütün yükünü omuzlarımda hissediyorum. Bazen kemiklerim çatırdayacak kadar… Çoğu zaman bilinçli, muhtemeldir ki bazen bilinçdışı olarak bunlar benim varoluşuma biçim veriyor ve benim eylemlerimi belirliyor. Bununla birlikte, bunların nerede başlayıp nerede bittiği konusunda açıkçası fikir sahibi değilim. Çünkü dediğim gibi, bir insan olarak ben sabitlenebilen bir varlık değilim. Belirli bir çerçeve çizemiyorum bunlara. Şu ya da bu kisvelerde kendilerini gösteriyorlar. Şu ya da bu şekilde bana biçim ve yön veriyorlar. Herhalde kendi halinde, kendi kişisel arayışı içerisinde devinip duran bir insan teki olduğumu söylemek en doğrusu olacak.

Tarih, geçmişten daha fazla bugüne ait bir şey

Sultan Alparslan, Malazgirt ve kitabınız hakkındaki sorulara geçmeden önce “tarih” hakkında bir soru sormak isterim. “Tarih”in ne olduğuna ilişkin tartışmalar var, her tarihçinin kendine göre “tarih”in ne olduğuna dair açıklamaları var. Bir tarihçi olarak önceliğiniz, başlangıç noktanız nedir sizin?

Her şeyden önce tarihin geçmişte kalmış, belirli bir zaman aralığında olup bitmiş ve bir şekilde orada, bizim gidip kendisi ile alakalı bilgiyi edinmemizi bekleyen “nesnel” bir olgular alanı olmadığını bilmek lazım. Tarih, geçmişten daha fazla bugüne ait bir şey. Çünkü bugünden bakılarak inşa edilen, öğrenilen, tasavvur edilen ve hakkında karar verilen bir bilgiden söz ediyoruz. Kendisi tarafından belirlendiğimiz, biçimlendirildiğimiz, etkilerini halen yaşamaya devam ettiğimiz ve edeceğimiz, onun şekillendirdiği zihinlerle yeni tarihler yapacağımız ve gelecekler kurgulayacağımız bir şey tarih. Bir bakıma bizim de bizatihi içerisinde olduğumuz bir hikâye yani. Bizim dışımızda bir tarihten bahsedilemez. Her tarih okuması, “bizim varoluşumuz itibarıyla nihaî ve hakikî manada kesinlikle nüfuz edemeyeceğimiz” bir tarihsel gerçekliğe ilişkin bir yorumdur. Dolayısıyla tarihin asla mutlaklaştırılmaması gerekiyor. Bir tarihçi olarak benim başlangıç noktam tam olarak burası. Benim tarihim bana ait bir şey, beni bağlar. Onu anlaması, ondan ibret alması, onu kullanarak kendi hayatına bir biçim ve yön vermesi gereken benim. Ondan meta anlatılar çıkarmaya kalkarsam, onu mutlak ve tümel bir anlam bağlamı olarak görürsem ve onu herkesi kuşatması gereken bir dünya görüşüne dönüştürmeye çalışırsam, onu ideolojikleştirmiş olurum. Ondan bir din çıkarmış olurum. Bu sefer onu tebliğ etmem gerekir. Çünkü hakikatin kendisine verildiğini iddia eden birinin yapması gereken şey onu herkesle paylaşmaktır. Başta faşizm ve komünizm olmak üzere 20. yüzyıl ideolojilerinin yaptıkları şey buydu. Dünyayı kan gölüne çevirip milyonlarca insanın ölümüne neden oldular.

Tarih bilinci, eski binaları muhafaza etmemek ya da tarihi bilmemekle ilgili olmaktan daha ziyade yaşayan kültür ile ilgilidir

Bizde bir tarih bilinci var mı ve tarih bilincini nasıl oluştururuz?

Sanılanın aksine, bizde kuvvetli bir tarih bilincinin olduğunu düşünüyorum. Bunun nedeni, aşağı yukarı iki bin yıl öncesine kadar kesintisiz bir şekilde takip edebildiğimiz ve kendisinden “kurtulmamızın” mümkün olmadığı bir tarihimizin olması. Tarih bilinci, örneğin eski binaları muhafaza etmemek ya da tarihi bilmemekle ilgili olmaktan daha ziyade yaşayan kültür ile ilgilidir. Bunun dışına ancak söylemsel düzeyde çıkabilirsiniz ki, bütün söylemsellikler konjonktüreldir. Toplumsalın bireylerden, ideolojilerden ve iktidarlardan bağımsız, bir çeşit aşkın bir devinimi var. Bu devinime engel olamazsınız. Sizin kendinize ilişkin olarak “kendi tarihsel zemininizden kopuş şeklinde ortaya koyduğunuz” tavır bile bu devinim ile irtibatlıdır. Dolayısıyla tarih bilincini tahrif etmek adına en kararlı baskı mekanizmasının bile nihaî kertede yapabileceği şeyler sınırlı ve muvakkattir. İki asırdan daha uzun bir süreden beri devam eden “tepeden modernleşme” ve Batılılaşma çabalarımız ve bu eksendeki bütün sosyal, kültürel ve siyasî dönüşümlerimiz ya da kopuşlarımız… Evet, bunlar birçok şeye mal olmuştur, bu inkâr edilemez. Fakat Türk milleti hem kendisinden talep edilen şeyleri vermemiş, hem de gerekli olduğunu bildiği her seferinde kendi refleksini de ortaya koymuştur, koymaktadır. Bu bakımdan, “bizde tarih bilincinin olmadığı” şeklindeki bir elitist söylemin sakıncalı olduğunu düşünüyorum. Böyle bir kararı verme cüretkârlığını gösterenler bence kendilerine baksınlar. Millet, varoluşunu üç yüz ya da beş yüz yıl önce nasıl sürdürüyorsa, halen de öyle devam ettiriyor. Yaşadığımız şu pandemi günlerinde milletçe ortaya koyduğumuz tesanüt ve birlik duygusunun söz konusu tarih bilinci ile ilgili olduğu kanaatindeyim. Öte yandan, bütün bu söylediklerim, “madem tarih bilincimiz var, o zaman böyle bir bilinci oluşturmak için kendimizi paralamayalım” türünden bir basitliğe işaret etmiyor, onu da belirtmek lazım. Tarih bilincimiz elbette var, fakat bunu derinleştirmek ve yüksek kültür, edebiyat, sanat, siyaset ve gelecek vizyonuna dönüştürmek için çaba harcamak gerekiyor. Bunun yolu ise tarihimizi işlemekten geçiyor. Edebiyat, felsefe ve sanat gibi kalıplarla tarihimizi işleyip gençlerimizin varoluşuna biçim verecek bir kaynağa dönüştürmekten…

Amacım, Sultan Alparslan’ın ayağının tozlarını barındıran Muş şehrinden gençlerimize seslenmek, onları büyük hükümdarın mirasına sahip çıkmaya davet etmek

 “Doğu’nun ve Batı’nın Büyük Sultanı: Alparslan” kitabınızı tarihi gerçekliği ıskalamadan, herkesin anlayacağı bir dilde yazdınız. Bu kitabınız, belki de, Sultan Alparslan’ı en anlaşılır şekilde anlatan kitaplardan biridir. Sultan Alparslan hakkında kitap yazma fikri nereden geldi ve kitabınızı hangi amaç gayretinde yazdınız?

2013 yılında Kıyametin İlk Günü Malazgirt 1071 adlı kitabımı yayımladığımda, Sultan Alparslan’ı konu edinen bir biyografi kaleme almayı da düşünüyordum. Hatta Adıyaman’da çalıştığım o dönemlerde buna başlayıp birkaç bölüm kaleme almıştım da… Fakat sonra yazacağım metnin mevcut olanlardan bir şekilde farklı olması gerektiğini düşünerek bu düşüncemi erteledim. Çünkü hâlihazırda yayınlanmış iyi metinler vardı ve onları tekrar etme ihtimali beni endişelendiriyordu. Araya biraz zaman girmeli, aklımdaki düşünce biraz demlenmeli, özellikle metni nasıl bir tarzda yazacağıma ilişkin farklı bir perspektif geliştirmeliydim. 2018 yılında Muş Alparslan Üniversitesi’ne geçiş yaptıktan sonra Sultan’ın biyografisini kaleme alma fikri yeniden aklıma girdi. Zamanı gelmişti muhtemelen. Ayrıca Sultan Alparslan’ın adını taşıyan bir üniversitede ve onun mirasının en canlı temsilcisi olarak görülebilecek bir şehirde onu anlatan bir metin yazmak çok şerefli bir vazife gibi göründü gözüme. Bunun bana nasip olabileceği fikri beni heyecanlandırmıştı. Bu şekilde oturup metni yazdım. Amacım buradan, Sultan Alparslan’ın ayağının tozlarını barındıran Muş şehrinden gençlerimize seslenmek, onları büyük hükümdarın mirasına sahip çıkmaya davet etmekti.

Bir tarih yazarının edebî sanatları kullanması asla lüks değil, gerekliliktir

Malum, genelde tarihçilerimiz kolay olanı tercih edip düz bir dilde anlatır. Fakat siz, tarihi bir olayı farklı anlatım tarzıyla yazdınız. Kitabınızı tarihi gerçekliği ıskalamadan, kronoloji ve gerçeklere uygun bir şekilde roman tadında akıcı bir şekilde yazdınız. İfade gücü yüksek ve kolay okunabilir üslupla yazma fikrinizin kaynağı nedir, bu şekilde yazmanız okuyucu üzerinde nasıl bir etki bırakacağını düşünüyorsunuz?

İkinci sorunuza verdiğim cevabı hatırlayacak olursanız, tarihin orada öylece bekleyen bir olgular alanı olmadığını söylemiştim. Bu, tarih dediğimiz şeyin şu ya da bu şekilde bizim zihinsel kalıplarımızdan geçerek biçim aldığı anlamına geliyor. Anlam ile yazım arasında belirleyici bir bağ olduğunu düşünüyorum. Bir başka ifadeyle, anlatılan şey biraz, hatta birazdan çok daha fazla anlatma biçiminden el alıyor. Bir tarih yazarının edebî sanatları kullanması asla lüks değil, gereklilik. Aksi halde zihinsel anlamlandırma kalıpları zayıf ve yetersiz olacaktır. Bu ise yalnızca anlatmayı değil, aynı zamanda anlamayı da çok ciddi ölçüde kısıtlayan bir şey. Öte yandan bunu yapabilmek için edebiyatla içli dışlı olmak ve maalesef akademimizde yaygın olan “roman okumanın gereksiz ve boşa zaman kaybı olduğu” önyargısından kurtulmak gerekiyor. Edebî okumalar alana ilişkin okumalardan daha önemli. Çünkü alan okumalarındaki eksiklikleri telafi edebilirsiniz, fakat edebî okumalardaki eksikliklerin telafisi yoktur. Okuyucunun anlatılan dünya ile temas kurabilmesi için her şeyden önce metnin davetkâr olması lazım. Bunun ise edebî bir biçeme sahip olabilmek dışında başka bir yolu yok. Hiçbirimiz peygamber değiliz. Nesnel bir mesajı doğru muhataplara aktarmak gibi bir yükümlülüğümüz yok. Yazdıklarımızı ve söylediklerimizi kamuya açık olarak yazıp söylüyoruz. Dolayısıyla da “herkese” hitap ediyoruz. Bu bakımdan söyleyiş biçimi çok şeyin önünde. Benim tarihyazımına yaklaşımım biraz bu şekilde. Yalnızca bu kitabımda değil, diğerlerinde de bu türden bir yazım biçimi kullanmaya çalıştım hep. Kuşkusuz ne kadar başarılı olabildiğimi bilmiyorum. Bu, okuyucunun bilebileceği bir şey.

Abbâsî Halifesi’nin İslâm ülkesinin dört bir yanındaki mescitlerde okuttuğu dualar…

Malazgirt savaşı, İslam dünyası ile Hristiyan dünyasının kozlarını paylaştığı bir savaştır. Fakat, bu savaşta Selçuklu devleti – Alparslan’ın İslam dünyasını temsil ettiğini ve Bizans’ın Hristiyan dünyasını temsil ettiğini nasıl anlayabiliriz?

Sözünü ettiğiniz bu karşıtlığı açık bir biçimde yansıtan birçok parametre olduğunu söyleyebiliriz. Tersten alarak önce Bizans’ın durumuna bakacak olursak, mesela Bizans İmparatoru’nun sefere çıkarken İslâm coğrafyasını komutanları arasında bölüştürdüğünü, Abbâsî Halifesi’nin geleceğine ilişkin planlamalar yaptığını ve savaştan sonra İran’da konaklayacağını ilan ettiğini biliyoruz. Öte taraftan Sultan Alparslan’ın İslâm adına mücadele ettiğini hem savaştan önce Fâtımîlere karşı çıkmış olduğu Mısır seferinden (İslâm dünyasında siyasî ve dinî birliği tesis etmek için çıkmıştı bu sefere), hem Malazgirt Savaşı esnasında İslâm ülkelerinden gelen birçok tabî emirlik askerlerinin Selçuklu ordusunda Bizans’a karşı mücadele etmesinden, hem Sultan’ın savaş meydanında okuduğu Cuma hutbesinden, hem de Abbâsî Halifesi’nin İslâm ülkesinin dört bir yanındaki mescitlerde okuttuğu dualardan anlayabiliriz. Sultan Alparslan’ın hutbesinin temel zemini Allah ve İslâm adına cihad etmek olduğu gibi, Abbâsî Halifesi’nin duasının temel izleği de Sultan Alparslan’ın “İslâm padişahı” olduğu üzerinedir.

Sultan Alparslan, Türk ve İslâm tarihinin birleştiği noktada yer alan “tarih yapıcı” bir figür

Sultan Alparslan’ın tarih sahnesine çıktığı zamanlar İslam dünyasında bir takım sorunlar yaşanıyordu. Malazgirt savaşından sonra bu sorunları yavaş yavaş ortadan kalktı. Malazgirt’ten sonra İslam dünyası güç kazandı ve Viyana kapılarına kadar dayanma süreci başladı. Bu başarının mimarı Sultan Alparslan, Türk tarihi ve İslam tarihi içerisinde nerededir?

Aslına bakılırsa İslâm dünyasının bir çeşit siyasî restorasyonu olarak nitelendirilmesi mümkün olan söz konusu yeni yükseliş evresi ilk Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey ile başlamıştı. Sultan Alparslan, mevcut durumu tahkîm ederek bir anlamda mutlaklaştırma rolünü üstlendi. Malazgirt Zaferi ise sözü edilen rolün tescil edildiği bir olaydır. Bu açıdan, Sultan Alparslan’ın tarihî rolünün Türk ve İslâm tarihinin birleştiği noktada yer alan “tarih yapıcı” bir figür olmasından kaynaklandığını söyleyebiliriz. Onunla birlikte Türk ve İslâm tarihi bütünleşmiş, tekil bir tarihe dönüşmüştür. Sünnî İslâm anlayışının siyasî kavrayışı tarihimizin egemen siyaset paradigması haline gelmiştir. O zamandan günümüze dek uzanan tarihimizin sözü edilen bu yeni hat tarafından belirlendiğini biliyoruz. Sultan Alparslan Türk ve İslâm tarihinin müşterek figürüdür. Nitekim merhum Mükrimin Halil Yinanç’ın onun için “Türk tarihinin gelmiş geçmiş en büyük şahsiyetidir” demesini ben bununla irtibatlandırıyorum. Türk tarihinin en büyük şahsiyetidir, çünkü Türk tarihini İslâm tarihinin koruyucu kubbesi, bir çeşit kabuğu haline getirmiştir. Bu bakımdan, daha önce de birkaç yerde dile getirdiğim gibi, Sultan Alparslan “İkinci Binyılın Siyasî Müceddidi” olarak ele alınabilir. Çünkü temellerini attığı siyasî perspektif ile hem bir restorasyon sürecini tamamlamış, hem de sonraki bin yıl üzerinde belirleyici olmuştur.

Malazgirt zaferiyle Anadolu’nun dönüşüm süreci başladı

Hocam, kitabınızın son kısmında, sonuç yerine, “Tarihin Kilidini Açan Hükümdar” demişsiniz. Sultan Alparslan’ın bu şekilde tarif etmenizin sebebi nedir, bu açılan kilitle neler açılmış oldu? 

Kitabımda daha detaylı bir şekilde anlatmaya gayret ettiğim gibi, Sultan Alparslan’ın tarih sahnesine çıktığı dönemde İslâm tarihi bir çeşit tıkanma hali içerisindeydi. Bir yandan Fâtımîler Sünnî Abbâsî Halifeliği’ni kadük hale getirmiş ve İslâm âlemi kısır teolojik tartışmaların içerisine gömülmüş, diğer yandan da Bizans karşısındaki duraklama tavrı adeta kural haline gelmişti. Genelde Selçuklular, özelse ise Sultan Alparslan ile birlikte tüm bu meseleler çözülme sürecine girdi. Fâtımîlerin gücü geriletildi, Suriye ve Filistin coğrafyasındaki Şiî etkinliğine son verildi. Daha sonra Malazgirt’te kazanılan büyük zaferle Bizans dize getirildi. Anadolu’nun dönüşüm süreci başladı ve aşağı yukarı on yıl içerisinde Selçuklu akıncıları İstanbul önlerinde cirit atmaya başladılar, İznik’te Türkiye Selçuklu Devleti’nin temelleri atıldı. Asırlardan beri Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da kısılıp kalan Müslümanlar, Selçuklularla birlikte İslâm tarihine yapılan Türk aşısıyla Viyana önlerinde son bulacak olan yeni bir yürüyüşe başladılar. Sultan Alparslan’ın açtığını belirttiğim kilit ile ilgili meseleyi bu şekilde özetleyebiliriz.

Türkiye, gerek modernleşme deneyimi gerekse Ortadoğu’nun siyasî tahavvülleri içerisinde yaşadığı gitgellerin sonucunda yeni bir kavşak noktasına ulaşmış durumda

Toplumumuzdaki genel manzaraya bakınca Malazgirt ve Sultan Alparslan’ın önemini anlama noktasında sorun var gibi. Malazgirt ve Sultan Alparslan ile alakalı üretimde hep aynı şeyler tekrar ediliyor. Malazgirt ve Sultan Alparslan’ın önemini anlamadaki sorunları ve hep aynı tarz eserler verilmesini neye bağlamalıyız?

Tarihe bakışımız, biraz da aktüalite tarafından şekillenir. Mesela bugünlerde en önemli ve ilgi çeken tarih konuları genellikte tarihte meydana gelen vebalar ya da salgın hastalıklar. Bunun nedeni muhakkak hâlihazırda yaşamakta olduğumuz küresel pandemi deneyimi. Meseleye bu noktadan baktığımız zaman, tarihî hadiselerin ve figürlerin öneminin keşfedilmesi için bir çeşit kıvılcımın gerekli olduğunu söyleyebiliriz. Gerçi artık modernleşme falan da pek kalmadı ya, Türkiye’nin iki-üç asırdan beri deneyimlemekte olduğu modernleşme süreci, bir anlamda ülkemizde tarihe dönük ilginin parametrelerini ve hangi alanlara yöneleceğini de belirledi. Dolayısıyla bazı konular öne çıkarken, bazı konular geri planda kaldı. Hatta bazen bilinçli ya da bilinçsiz bir biçimde geri planda bırakıldı bile denebilir. Nitekim son çeyrek asırda yaşadığımız yeni sosyokültürel ve siyasî deneyimin de bizi yeni tarih konularına yönelttiğini söyleyebiliriz. Son yıllarda yükselişe geçen Çanakkale, Kûtu’l-Amâre ve Malazgirt anmalarının bununla ilgili olduğu da çok açık. Türkiye yeni bir öz kavrayış geliştirme gayreti içerisinde ve bunun için de tarihî referanslar bulabilmeye çalışıyor. Sultan Alparslan ve Malazgirt meselesine bu hattan bakmak lazım. Türkiye, gerek modernleşme deneyimi gerekse Ortadoğu’nun siyasî tahavvülleri içerisinde yaşadığı gitgellerin sonucunda yeni bir kavşak noktasına ulaşmış durumda ve bu kavşak noktasından sonra nasıl bir tarz-ı hareket benimsemesi gerektiğine dönük bir tutum belirleme sürecinin sancısını çekiyor. Açıkçası ben, önümüzdeki dönemlerde Selçuklulara ilişkin soruşturmaların giderek daha da önemli hale geleceğini ve sözü edilen dönemin tarihî bilgisinin edebî, felsefî ve sanatsal faaliyetlerin başat konularından birine dönüşeceğini düşünüyorum.

Malazgirt Savaşı’nın yapıldığı yerin tam manasıyla tespiti için oluşturulan büyük bir projenin de içerisindeyiz

Biraz da üniversitenizin çalışmalarından ve Muş’tan bahsedelim. Muş Alparslan Üniversitesi’nde ‘Selçuklu ve Malazgirt Araştırma Merkezi’ Yönetim Kurulu üyesisiniz. Üniversite ve araştırma merkezi olarak (Malazgirt, Alparslan, Selçuklu) çalışmalarınızdan, amaçlarınızdan bahsedebilir misiniz?

Sultan Alparslan ve Malazgirt Zaferi hem Muş şehri hem de Muş Alparslan Üniversitesi için bir çeşit marka değeri taşıyor, bunu söyleyebiliriz. Gerek üniversitemizin yönetimi gerekse de şahsım bu işin ziyadesiyle bilincindeyiz. Nitekim üniversitemizin çeşitli mekânlarına bu durumu kayıt altında alan isimler verilmiş durumda. İşte “1071 Malazgirt Kongre ve Kültür Merkezi” gibi… Ayrıca üniversitemizin giriş kapısında çok hoş bir Selçuklu yıldızı ve Sultan Alparslan’ı simgeleyen zırhlar yaptırıldı. Yine diğer giriş kapılarına da Sultan Tuğrul Bey ve Çağrı Bey’in isimleri verildi. Bütün bunlar, üniversitemizin Sultan Alparslan ve Malazgirt Zaferi ile irtibatını ve kendini bunlara bağlama şeklini gösterebilecek bazı örnekler. Bunlara ilave olarak her yıl muhtelif etkinlikler yapıyoruz. Kongre, sempozyum, konferans ve panel gibi. Ayrıca “Malazgirt Zaferi, Bin Yıllık Miras” isimli harika bir kitap çıkardık. İlaveten Malazgirt Savaşı’nın yapıldığı yerin tam manasıyla tespiti için oluşturulan büyük bir projenin de içerisindeyiz. Malum pandemi süreciyle çalışmalarımız maalesef biraz aksadı, lâkin normalleşme başlar başlamaz yeniden faaliyetlerimize odaklanacağız inşallah. Tabi bütün bu çalışmalar kıymetli rektörümüz Prof. Dr. Fethi Ahmet Polat’ın yüksek desteği ile yapılabiliyor. Bundan dolayı da kendisine özel olarak teşekkür etmek lazım.

Malazgirt’te zaferin izlerini sürmekle vazifeli butik bir üniversite kurulması iyi olacaktır

Malazgirt, Muş’un bir ilçesi. Bildiğim kadarıyla üniversiteniz ile Malazgirt arasında baya uzak bir mesafe var. Çalışmalarınızda bu uzaklığın etkisi oluyor mu veya çalışmalarınızda ne tür zorluklar karşınıza çıkıyor?

Evet, neredeyse yüz elli kilometrelik bir mesafe var Muş ile Malazgirt arasında. Bunun bizim açımızdan bazı zorlukları elbette oluyor, kolay ve sıkça gidip gelemiyoruz mesela. Fakat orada bulunan bir meslek yüksekokulumuz var ve bir şekilde çalışmalarımızı yürütebiliyoruz. Bu meseleye atıfla, daha önce de Malazgirt’te en azından zaferin izlerini sürmekle vazifeli butik bir üniversite kurulmasının iyi olacağını söylemiştim. Henüz bir akis yapmadı. Biraz hayal gibi görünüyor, ama neden olmasın? Bütün gerçek başarıların temelinde bir hayal yok mudur?

Allah o kötü günleri bir daha Malazgirt’imize, Muş’umuza ve Türkiye’mize göstermesin

Muş ve Malazgirt Türkiye’de terör örgütüne en fazla katılımın yaşandığı yerlerdendi. Bu nedenle terörün ve güvenlik sorunlarının acısını en fazla çekmiş yerlerdendi. Dünden bugüne Malazgirt’te ne gibi değişimler ve farklılıklar var, şu an Malazgirt ne durumda?

Benim gözleyebildiğim kadarıyla, bugün Malazgirt ile örneğin İzmir’in Bayındır ilçesi arasında pek bir fark yok. Hatta ihtiva ettiği tarihî anlam üzerinden baktığımız zaman Malazgirt’in daha cazip olduğu bile söylenebilir. Evet, ilçemiz çok acılar çekti. Büyük sıkıntılar yaşadı ve bunun etkileri halen bir ölçüde etkisini sürdürmeye devam ediyor. Fakat bütün sorunlar nihaî anlamda çözülmek içindir ve ben önümüzdeki dönemde Malazgirt’imizden geçmişten kaynaklanan bütün menfi izlerin silinip gideceğine ve adı anıldığında yalnızca Sultan Alparslan ile Malazgirt Zaferi’ni akla getireceğine inanıyorum. Allah o kötü günleri bir daha Malazgirt’imize, Muş’umuza ve Türkiye’mize göstermesin. Bu milletin çok daha önemli vazifeleri var.

Evde kaldığımız şu günlerde bizi takip edenler için kitap önerir misiniz?

Bugünlerde benim okuduğum ve çok keyif alıp istifade ettiğim bazı kitaplar var, onları önerebilirim.

Evvela birkaç roman:

Umberto Eco – Foucault Sarkacı

E. T. A. Hoffmann – Kedi Murr’un Hayat Görüşleri, Üstat Pire ve Şeytanın İksirleri

Stefan Zweig – Rahel Tanrı’yla Hesaplaşıyor

Leonid Andreyev – Yahuda İskariot

Heinrich von Kleist – Michael Kohlhaas

Tarih ve düşünce kitapları:

Murat Tural – Orta Çağ’da İslam’ın Kılıcı ve Hristiyanlığın Çekici Selçuklular Franklar

Eileen Power – Ortaçağ İnsanları

Ahmet Şimşek ve Sibel Yalı – Gerçekte(n) Öyle mi Olmuş?

Nazife Şişman’ın Kaderle Tasarım Arasında Yeni İnsan

Byung-Chul Han – Psikopolitika

Karantina günlerinde benim büyük bir keyifle okuduğum, bir kısmı ile alakalı bazı podcastler hazırlayıp dijital ortamda öğrencilerimin ve ilgililerin dikkatine sunduğum bazı kitaplar bunlar. Bunları tavsiye edebilirim.