Röportaj

Bülent Ata Soruyor, Yapımcı Selma Koçoğlu Cevaplıyor…

Bülent Ata

 Bu işe nasıl bulaştınız?

1994 yılında okuldan mezun olduğumda kendi başıma bir reklam şirketi kurmaya çalıştım. Acemilikten ölüyordum. Beceremedim, bir kaç ay sonra kapattım. Fakülteden bir arkadaşım, kamera şakaları çeken bir şirkette reji asistanı olarak işe başlamıştı. Yeni bir asistan aranınca bana haber verdi, gittim başladım. :))

 

Günlük rutininiz nedir?

Proje yaptığım dönemlerde tüm rutinim işe bağlı oluyor elbette. Tuttuğum pozisyon sebebiyle, uyku dışında her saatim çalışarak geçiyor. Bazen ölçüyü kaçırdığım da oluyor çalışmak konusunda. Boş dönemlerde ise belli bir rutine bağlı kalmadan yaşıyorum. Çok kalabalık ortam insanı değilim. Evde okumak, izlemek, aileyle vakit geçirmek bunları seviyorum. Şehirde birçok etkinlik oluyor, takip etmeye çalışıyorum ama şehrin curcunası da çekilmiyor artık sanki. Gidemiyorsun bir yere, gittin mi dönemiyorsun.

Selma Koçoğlu

Sizi neler besler, neler coşkulandırır?

Galiba en çok okumaktan besleniyorum. İyi şeyler üretmiş insanların öyküleri, ister bir kitapta olsun ister bir filmde beni besliyor. Özeniyorum, ilham alıyorum. Sokakta duyduğum güzel bir cümle bile besleyici olabiliyor. Kendime ait zor yaşam deneyimlerim var ve bu deneyimlerin sonuçlarından da besleniyorum. Sevebileceğim bir bilgi, durum keşfetmek bana coşku veriyor. Icığını cıcığını merak edip, öğrenmeye çalışıyorum. 🙂

 

Keşke ben hayata geçirseydim dediğiniz yapım var mı? Varsa nedir ve neden?

Bir değil bir birçok yapım var. Ama en son izlediklerim arasından Crown dizisinin yapımında yer almak isterdim. Senaryonun gücü muhteşemdi. İyi yazılmış bir metin çok değerli bir şey. Filme de iyi aktarıldığında ortaya çıkan eser tadından yenilmez oluyor. Churchill’in tablosunun yapıldığı bir bölüm vardı. Tablonun bitmiş halini gördüğü sahne inanılmaz iyi yazılmış ve oynanmıştı. Bu kadar iyi bir işin parçası olmayı kim istemez ki?

 

Son bir yapım hakkınız olsa onu hangi projeyle taçlandırmak istersiniz?

Hayata geçirmeyi çok istediğim, kendime ait bir projem vardı. Gerçi bir kaç tane vardı da içlerinden en çok bunu seviyordum. Tarihsel bir çalışma gerektiren bir projeydi. Kurgu karakterlerle gerçek hikayelerin bir araya geldiği, Osmanlı’nın 1.Dünya Savaşı’na girişiyle başlayıp, Cumhuriyet’in kuruluşuyla sona eren bir seriydi. Politik dramaydı aslında. Bu serinin içindeki bir hikayeyi ise ayrıca film yapmak istiyordum. Birlikte çalışmaya başladığım senarist arkadaşım kalp krizi geçirdi ve yaşama veda etti. Öylece bıraktım. Ama duygusu hala içimde.

Hikaye anlatıcılığının geleceğini nerede görüyorsunuz? Hangi ekran sizi daha çok heyecanlandırıyor? Belgesel, sinema, tv dizileri?

Kendi sektörümüz açısından bakınca, iyi anlatılmış hikaye fazla değil. Bu konuda çok eleştirilerim var, zaman zaman sosyal medyada dile de getiriyorum ama fazla da derin eleştiriler yapamıyoruz hiçbirimiz. Küsüyor insanlar, kişilik meselesi haline getiriyorlar hemen. Geçmişte daha iyi hikayeler anlattı bu sektör. Gerçekten bu “süre” rezaletinden kurtulmak zorundayız. 140 dakikalık işin 20 dakikası işe yarıyor belki, gerisi çöp. Şimdi yeni yeni dijital ortamlara iş yapmaya başladık. Hikayeler güçlenmek zorunda. Yoksa tutunamayız. Ancak abonesi oluruz o ortamların.  Yaşama dair sağlam duygular aktaran her ekrandan heyecan duyabiliyorum. Bazen bir sosyal medya videosu bile çok heyecan verebiliyor. Tüm dünyaya bakarsak, geçmişte daha iyi hikayeler anlatılıyormuş bence. İnsanlar duyguların değil de biçimlerin hayranı oldu gibi geliyor bana.

 

Döne döne okuduğunuz kitap, izlediğiniz film, dinlediğiniz müzikler…

Dönmeyi düşündüğüm kitaplar var bu ara. Yıllar önce okuduğum bazı kitaplar. Mesela Henri Troyat’ın yazdığı Çehov biyografisi ki eşsiz bir eserdir. Edward Said’in Yersiz Yurtsuz’u, Alev Alatlı’nın Orda Kimse Var mı dörtlüsü gibi. Roman okumaya çalışıyorum, hayal gücüm beslensin diye. Karakter nedir’i yeniden yeniden içselleştirmeye çalışıyorum. Tarihsel filmleri karşıma çıktıkları anda tekrar izliyorum. Geçen ay Ben-Hur’u farkında olmadan 3 kez izlemişim. :)) Çağrı’yı, Cennetin Krallığı’nı hep izlerim mesela. Birçok böyle iyi film var, dönüp izlediğim. Modern zaman filmleri de var. Hindistan’dan, İran’dan, Avrupa’dan çok sevilesi filmler çıkıyor.  Steve Martin’in oynadığı Kirli, Çürük ve Adi favori komedi filmim. Deli saçması işleri de çok sevebiliyor insan. Polisiyeler, hukuk dizileri var severek izlediğim. Amerikan hastane dizisi ER (Acil Servis) ise benim çok sevdiğim bir iştir. Bazen döner izlerim. Müzikte takıntılı olduğum şeyler yok. İçinde bulunduğum ruh haline göre, o an ilgilendiğim konuya göre dinliyorum. Sevdiğim etnik parçalar var, genelde onları dinliyorum. İzlemekle, okumakla, dinlemekle bitecek gibi değil, insan ömrü bu bakımdan yetersiz. :)))

 

 Yayında, vizyonda kendi işinizden başka beğendiğiniz işler var mı?

Geride kalan sezonda en çok TRT’de yayınlanan Halka dizisini beğendim. Güzel bir görsellik, ortalamanın üstünde bir hikaye, yapısı sağlam bir senaryo ve iyi oyunculuklarla çıkageldi bu ekip. 2.sezonu bekliyorum. İstanbullu Gelin farklı bir tavır ortaya koydu ve insanı anlattı. Değerli bir işti.  Yaz işlerinden Afili Aşk güzel. Senaryoyu güçlendirmek gerekiyor onda da ama bu haliyle bile eğlenceli. Sinemaya eskisi kadar gitmiyorum. Tekelleşmiş dağıtım yapısının sunduğu filmleri sevmiyorum. İyi filmler için etkinlik kovalamak gerekiyor.

 

Uzun bir projeye girişirken kurmak istediğiniz rüya takım?

S.L.Bhansali yönetmen, ben yapımcı. Gerisini Bhansali halleder zaten. Tera Zikr gibi bir şarkıyı yapmış adam, daha ne yapsın.

Yapamadıklarınız? Neleri, ne zaman, neden yapamadınız?

Bu yapamadıklarım meselesi öz yaşam öykümle çok bağlantılı. Yani şimdi anlatsam roman olur bunlar. O yüzden bence bu soruyu geçelim. Fakat bizim sektör ortak iş üretme bilincinden yoksun. Elbette herkes yaptığı işten en yüksek kişisel faydayı elde etmek ister ama her şeyi de tek başınıza yapamazsınız. Güzel insanları ürkütmemek lazım. Birçok insan da çeşitli türden dışlanmalara maruz kalıyor, yapmalarına izin verilmiyor. Çok liyakatlı arkadaşlarım var, bıraktı gittiler. İnsanlar en verimli çağlarında “yapamamazlığa” mahkum edilmemeliler.

 

Unutmadığınız replik?

O kadar kayıtçı bir hafızam yok doğrusu. Aklım uçarıdır benim. Dolanır durur. Ama geçen gün senin attığın twit aklıma kazındı. “Haklılık da bir makamdır, insanı esir alır.” Bu cümle üzerine düşünüp duruyorum. Aklımda kalan cümleler izlediklerimden değil de okuduklarımdan geliyor daha çok galiba.

 

Mezar taşınızda ne yazsın istersiniz?

“Ben bir kahramanlığın serüveninden geliyorum” ya da sadece “iyi insandı, iyi bilirdik”.