Röportaj

Bülent Ata Soruyor, Oyuncu Yeliz Kuvancı Cevaplıyor…

Bülent Ata

Bu işe nasıl bulaştınız?

Ben Ankara’dayken babamın beni çok kıymetli hocalar barındıran ve henüz keşfetmiş olduğu bir akademiye yönlendirmesiyle, oyunculuk nedir, Shakespeare ne der diyerek okumaya, izlemeye, çalışmaya başladım. Aynı senenin sonunda özel bir üniversitenin bursuyla oyunculuk bölümüne kaydoldum.

 

Günlük rutininiz nedir?

Rutin diyebileceğim kadar düzenli olmuyor yaptıklarım, hem işime gücüme hem de halet-i ruhiyeme göre değişiyor. Ama iyi bir şeyler okumadan, hiç değilse yarım saat sevdiğim şarkıları dinlemeden ve evdeysem bir şeyler izlemeden son bulmuyor günüm genellikle .bana kendimi en iyi hissettiren şeylerden birinin de sahilde veya yeşillikler içinde uzun uzun yürümek ve kendimle kalmak olduğunu söylemeliyim.

Sizi neler besler, neler coşkulandırır?

Sebepsizce gösterilen sevgi veya ilgi bir anda günümü güzelleştirip yaşamaya dair coşku verebiliyor. Tanımadığım birine tebessüm etmek, yol vermek, ne bileyim elindeki poşetlerin yükünü paylaşmak , -biliyorum romantik geliyor kulağa ama- , bana iyi geliyor. Özellikle metropollerin sokaklarında herkes öylesine öfkeli, tahammülsüz ve bencil ki, eski zamanların nezaketini ve nispeten yavaş temposunu veya bir küçük şehrin, bir kasabanın ritmini özlüyor, bulunca coşku duyuyorum hayata dair. Çünkü bize dayatılanın ve özümüzden kopmamıza sebep olan her şeyin aksine, ‘basit yasayacaksın hayatı’…

Kendi coğrafyamın dışına çıkmak ve başka yaşayışlara tanık olmak da ‘insanın bilgisi’ne dair muazzam bir beslenme biçimi. Tabii bahsetmeden olmaz, iyi bir film yahut iyi bir oyun seyrettiğimde, içimde kendisi, sözü, sahneleri uzunca akmaya devam ederse, ben de açlığım giderilmiş gibi hissederim.

 

Keşke ben hayata geçirseydim dediğiniz yapım var mı? Varsa nedir ve neden? 

Hayal kurmakta serbestiz ya; ben de ‘keşke’ yerine ‘haydi inşallah’la yanıtlamak isterim; oyuncu olarak bir Asghar Farhadi filminde oynamak, yazar namzeti olarak bir öykü kitabına imza atmak, haydi bir de yıllardır kafamda olan toplumun pek de içli dışlı olmadığımız kesiminden bir zümreye dair (bende kalsın) bir belgesel çekmek diyeyim:) zaten varolan bir yapımda kendimi konumlandırmak içinse fazla gerçekçiyim sanırım.

 

Son bir yapım hakkınız olsa onu hangi projeyle taçlandırmak istersiniz? 

Son deyince insan hemen duygusal bağlarla bir yerlere sürükleniyor; bir kaç yıl önce yitirdiğim, tanıyan herkes tarafından pek sevilen dedeciğimin, çocukluğundan itibaren başta çok üzücü, sonrasında da hep zengin anılarla dolu, muazzam da bir aşk barındıran hikayesini birilerine anlatmak isterdim, adı da ‘necat’ olurdu.

Hikaye anlatıcılığının geleceğini nerede görüyorsunuz? Hangi ekran sizi daha çok heyecanlandırıyor? Belgesel, sinema, Tv dizileri, Tv programları..

Sanıyorum ki çoğunlukla internette, hatta belki şuan düşlememizin imkansız olduğu bir tuhaf aygıt vesilesiyle bir tuhaf platformda olur. Bundan çok değil elli yıl önce cebimizde telefonlarla gezeceğimizi ve dünyayı, dünyanın öbür ucunun hikayesini takip edebileceğimizi söylesek, delirdik zannederlerdi ya, hikaye anlatıcılığının ya da yöntemlerinin de her şey gibi şekil değiştireceğini düşünüyorum. Umarım insanın bu büyük yalnızlaşma hali, hikaye anlatma ihtiyacına zarar vermez:) Teknolojinin geleceğine dair distopyalar izledikçe hem ürküyor hem de meraklanıyorum. Geleceği bilmem ama beni heyecanlandıran anlatım biçimi edebiyatta, sokakta, sinemada, masallarda nefes alıyor hala.

 

Döne döne okuduğunuz kitap, izlediğiniz film, dinlediğiniz müzikler…. 

İhsan Oktay Anar -Puslu Kıtalar Aatlası( böylesi bir düşgücü )

Engin Geçtan- Hayat-İnsan olmak

Oğuz Atay- Tutunamayanlar (bahsi geçmezse olmaz elbette)

Estes – Kurtlarla koşan kadınlar(özellikle kadınlara selam ederim)

Rastgele sayfalarını açıp açıp yine tat aldıklarımdan.

Filmlerdense, Yeşilçam filmlerinin tamamına yakını, beni atmosferi ve dönemiyle, tanımadan hasret kaldığım zamanlara götürüyor, sevdiğim hiçkimse gitmemiş gibi oluyor. Fellini’nin ‘Hayat güzeldir’ini, Farhadi’nin ‘bir ayrılık’ını ve Haneke’nin ‘Aşk’ını, Nuri Bilge’nin özellikle son üç filmini eklerim akla ilk gelenler olarak.

Müziğe gelince, genelde pop ve elektronik hariç hemen her türe ait iyi işlerden beslenip keyif alıyorum. Zaten müzik, herkesin tepişip durduğu bu yeryüzünü tahammül edilebilir kılmak için varolmuş bence:)

 

Yayında, vizyonda kendi işinizden başka beğendiğiniz işler var mı?

En son yerli yönetmenlerden Mahmut Fazıl’ın ‘Anons’unu festivalde izledim, çok çok sevdim.

 

Uzun bir projeye girişirken kurmak istediğiniz rüya takım? 

Hangi yazarı hangi yönetmeni hangi oyuncuyu koyar ki insan, seçmek için günlerce düşünmek gerek. Sonuçta rüya takım bu, öylesine cevap vermiş olmayayım:) ama şunu biliyorum, bu çağa rağmen nezaketini yitirmemiş, saygılı, akıllı ve sağduyulu insanlardan oluşan bir takım olurdu.

Yapamadıklarınız? Neleri, ne zaman, neden yapamadınız?

İnsan ömrü ‘yapamadıklarını’ biriktirip hayıflanmak için çok uzun, ‘yaptıklarıyla’ gerinip övünmek içinse çok kısa.

Ailemden üniversitede ayrıldığım için onlarla yapamadığım çok şey, geçiremediğim çok zaman var, pişmanlıksa mevzu, en büyük pişmanlığımdır.

Ayrıca hala gibi dünyanın öteki ucuna gidip Avrupa kültüründen farklı bir kültürde nefes alıp yeni bir sabaha uyanmadım. Hala İngilizceden başka yabancı dil öğrenmedim, hala öykülerimi derleyip toparlayamadım… Saymaya baslayınca çoğalıyor işte. Yapamadıklarım’ı ,’yaptıklarım’a çeviririm umarım.

 

Unutmadığınız replik? 

‘Hayatlarımız bize ait değil, ana rahminden mezara dek başkalarına bağlıyız. ‘

 

Mezar taşınızda ne yazsın isterdiniz? 

‘Sevdiklerime kavuşmaya gittim, dönecek gibi de değilim. selametle…’