Yazarlar

Davamızı kaybedersek her şeyimizi kaybederiz

Dostoyevski’nin Gogol için söylediği üzere, bizler de bugün, “çıkacağımız bir palto” arıyorsak, o palto muhtemelen o çınar ağacında asılıdır. O çınar ağacı, binlerce yıldır en gümrah haliyle akaduran Türk nehrinin yanı başındaki, bu toprakların binlerce yıllık söz çınarıdır, hikaye çınarıdır.

Bu çınar ağacının altında, bu ülke insanının binbir türlü hikayesini anlatan, yazan adam da hiç şüphesiz ki Mustafa Kutlu’dur.

Yaklaşık olarak bir buçuk yılı geride bıraktığımız Mücerret yayıncılığında, bugüne dek hiçbir zaman, herhangi bir yerde neşredilmiş hiçbir yazı, yorum, analiz ya da röportaja yer vermedik. Bu sitede yer alan, istisnasız her yayınlanan yazının, telif, bu site okuru için üretilmiş metinler olmasına büyük özen ve hassasiyet gösterdik. Belki de ilk ve son kez, özel bir istisna yaparak, pek kıymetli Mustafa Kutlu büyüğümüzün, Mavera Vakfı’nın düzenlemiş olduğu organizasyonun davetlisi olarak katıldığı programın deşifresini yaparak sizlere sunmayı bir borç addettik. Sanırım bu yönüyle de bu arşivlik konuşmanın tamamını da metin olarak bir arada sunmuş olacağız. Mavera Vakfı’nın sosyal medya hesaplarından, konuşmanın tamamına ulaşabileceğiniz videonun (https://www.youtube.com/watch?v=saSBG2dFSC4&feature=youtu.be) tam zamanlı dökümünü siz Mücerret okurlarına takdim ediyor, saygılar sunuyoruz.

Bu istisnai programı tertip eden, Mavera Vakfı Başkanı Sayın Mehmet Koca ve kıymetli yazarlar Ekrem Ayyıldız ve Faruk Aksoy’a teşekkür ediyoruz.

İsmail Halis
Mücerret Yayın Koordinatörü

 

Mustafa Kutlu’nun külliyatına genel olarak baktığımızda, Türk toplumunu hem sosyal hem siyasal olarak son elli yılın tablosunu görüyoruz. Çok partili hayattan sonraki şehirleşme, dönüşüm, göç gibi konularda olumlu olumsuz yönleriyle görmekteyizdir. Mustafa Kutlu’nun hikayelerinde de büyük yönüyle toplumcu damar vardır karşımızda. İnsan merkezli, bireyin iç dünyasıyla bağlantılı olarak toplumsal değişimi hakkında bize neler söyler?

Sosyolojik, epistemolojik, fenomonolojik bir şey söylemeyeceğim. Zaten bu laflardan da gıcık kapıyorum. Orta mektepten itibaren on sene resim yaptım, on sene de futbol oynadım. Bu zaman zarfında da liseden fen kolu mezunuyum.

Fukara bir aile çocuğuyum. On iki yaşında hayata başladım, ailenin tek erkek çocuğuyum. Babamı çok küçük yaşta kaybettim. Hayat mektebinde okudum. Benim ömrüm kahvelerde geçti. Orada okudum, yazdım. Her şeyi kahvelerde yazdım. Fon müziği gibi gelirdi, konsantrasyonum çok fazlaydı. Hem yazarken hem okurken etkilenmezdim, bana çok iyi gelirdi. Bu tür yazmayı, çalışmayı, bilgilenmeyi hiç kimseye tavsiye etmem. Bu derbeder bir şeydir, bohem bir durum gibi algılamayın. Hiç iyi bir şey değildir. Ben mecbur kaldım, alıştım. Ama bunun bana kazandırdığı bir şey oldu. Ben çok okumuş, lisan bilen, fevkalade kültürlü bir adam değilim. Benim bu geçen dönem içerisinde bu insanlarla, her tür insanla, içli dışlı olamam kütüphaneler dolusu bir tecrübe ve bilgi kazandırdı. Ben Türk insanını tanıyorum, adamlarımızı biliyorum. Yani, Nilüfer Göle bana dolma yutturamaz. Sosyolog falan filan … Ben biliyorum. Hatta ve hatta bazı tartışmalardan sonra bazı sosyolog, profesör, partililer, bir takım insanlara bu soruyu soruyorum, “ Neden AK Parti yirmi yıldır seçimleri kazanıyor?” Bir sürü şey izah ediyorlar sosyojik, psikolojik, fenomonolojik vs… Hayır, hayır bunun niye olduğunu ben biliyorum. Ama söylemeyeceğim. Bunu bildiğime emin olun. Benim böyle bir artı tarafım var. ”Çok yukarıdan atıyorsun” diyenleriniz olabilir ama öyle değil.

Bundan on beş sene evvel “Huzursuz Bacak” diye bir kitap yazdım. Orada Özal dönemini anlatır. O zamandan gördüğüm, söylediğim şeyler var. Bugün aynen Türk toplumunda çıktı. Kehanet filan da zannetmeyin. Daha önce de dediğim gibi tanış ve tanıdık olmak önemli. Çok önemli bir ayet var, “Biz insanları bir erkek ve bir dişiden yarattık. Ve onlar birbirlerini tanısınlar diye kavimlere ve milletlere ayırdık.” Buradaki “tanımak” kelimesi Türkçe’de tam karşılamıyor. Türkçe’de “tanımak” çok dar. Oradaki Arapça kelimenin manası çok geniştir. Ben onun peşine düştüm, inceledim. İnsanın kendine varıncaya kadar tanıması çok önemlidir. Tanışmak ve tanımak çok önemlidir. İnsanın kendisini tanıması çok zordur, insanın başka insanı tanıması çok zordur, hatta eşlerin birbirini tanıması bile beş sene sürer. Bilhassa hanımlar, çok zeki olanları, kendilerini çok gizleyebilirler. Bizim Türk erkekleri de saftirik adamlardır. Buradan meseleyi “tanımak”a getireyim. Tanımak çok önemlidir. Çünkü tanımadığınız kimseyi sevemezsiniz. Tanışarak bir araya gelebilirsiniz, dayanışabilirsiniz. Tanışarak ortaklaşabilirsiniz.

Ben talebeliğimde okumuştum fakat tam anlayamadım, Elmalılı Hamdi Efendi’nin “ Hak Dini Kur’an Dili” tefsiri olağanüstü bir kitaptır. Yeniden, tekrardan okuyorum ve derya deniz. Çok fazla kitap okumak da öyle önemli bir şey değil. Fatiha Tefsiri’nde diyor ki, “ Ancak sana ibadet eder ve ancak senden yardım dileriz.” Şunu, “ Ancak sana ibadet ederim ve ancak senden yardım dilerim” demiyor. Biz sana ibadet ederiz ve biz senden yardım dileriz. Burada şuna işaret var, “cemaat, topluluk” topluca olan bir şey var. Yani “ben” yok, “biz” var. “Ben” demek bizde Terk-i edep’tir. “Ben”, bencilliğe çıkar. Ayrıca “Ben ve öteki” ayrımcılığına çıkar. Dolayısıyla bizde “öteki” de yoktur. İnsan, insanın kurdu değildir; İnsan, insanın yurdudur. Güçlenmenin, bir yol yürümenin, hemen hemen her şeyin anahtarı: Tanışmak.

Önce yanına seninle yola çıkacak bir adam alacaksın. Bizde “birey” diye bir şey yok. “Birey” diyerek batıcılar bağırıyorlar. Bizde “birey” diye bir şey yok. Bir şahsiyet ormanda bir ağaçtır, diğer ağaçlarla beraber orman oluşur. Tek başına bir ağaç, bir şey değildir. Orman olunca ağaç işe yarıyor. Dolayısıyla “tanışmamız” kaynaşmamız ve dayanışmamızda güç olacak. Hücurat Suresi’nin bu ayeti bizi bir dünyaya açar.

Bizde hayli yalnızlık romanları çıkıyor. “Çok yalnızım, yalnızım ne olacak”… Yok böyle bir şey. Yalnızlık Allah’a mahsus. Bizim kültürümüz, yalnızlığa izin vermez. Yalnızlık bizim için değildir. Ailemiz, arkadaşlarımız, mahallemiz olmalıdır. Tek “tanıştan” nerelere varacağız. Daha uzatmayayım. Yunus Emre’nin bir dörtlüğünü söyleyeyim,

Gelin tanış olalım,

İşi kolay kılalım,

Sevelimsevilelim,

Dünya kimseye kalmaz.

Benim tüm toplumsal meselelere ilgi duymam, kendimden ziyade toplumu anlatmam, halkın ve hakkın meseleleriyle ilgilenmiş olmam, Türkiye meselelerini anlatmış olmam, anlatırken de açık-net-gürbüz olmam… Kitaplarımın sevilmesinin bir nedeni vardır, o da samimi olmaktır. Samimi olmadıktan sonra bir şeyin kıymeti yok. Benim devamlı sürdürdüğüm şey, memleketin derdiyle dertlenmek ve insanlarımızın derdiyle dertlenmektir. Yazarın yazdığının içerisinde kendisi vardır ama ben kendisini yazanlardan değilim. Kötü bir şey değildir; o da bir şeydir. Ama ben öyle değilim. Benim toplumsal olan tarafım; başkasının derdiyle dertlenmek… Bütün yazdıklarımda bu vardır.

Toplumu anlamak ve samimi olmak… Mustafa Kutlu bize her konuda pek çok şey gösterdi. Türkiye’de “deizm” tartışması açıldı. Gençliğin buraya doğru gittiği, Türkiye’nin bir meselesi olduğu ve büyük mesele olduğu yönünde hayli tartışmalar yapıldı. Mustafa Kutlu, bir şeyi ısrarla vurguladı,” Türkiye’de deizm sorunu yok, böyle bir meselesi de yok.” Bunun gibi hadiseleri öne sürüyorlar. Bunu toplumdan uzak akıllar, düşünceler, kalemler mi yapıyor? Ne dersiniz?

Bizim yolumuz çok belli. Şaşırtmak isteyenler, işi sulandırmak isteyenler, aramızı bozmak isteyenler çok fazla var. “Hangi İslam” dediğin zaman her kafadan bir ses çıkacak. Bu, tarih boyunca tartışılmış bir şey. Bugünün işi değil. Çok tartışılmış ve tartışmanın da çok getirdiği bir şey yok aslında. Bir müşavere var. Bir, danışmak lazım. Azeriler konuşmaya “danışma” diyorlar. Bu da çok güzel. “Danışma”, konuşmayla ilgili. İki, müzakere etmek lazım. Müzakereden sonra, korkarım, münazara çıkıyor. Münazaradan sonra da münakaşa çıkıyor. Yani, fazla işi yokuşa sürmenin pek çok yolu var. Allah bir, peygamber hak.  Ecdadımız bunları tartışmış ve bir yere bağlamış. Okumak isteyenler açıp bakarlar. Bunu “Hangi İslam” diyerek tefrikaya yol açmak iyi bir şey değil. Tefrika, ortaya pek bir şey getirmiyor. Tartış, konuş… Sonunda bir şey olduğu yok. Dolayısıyla “Deizm” meseleleri de bu tür lüzumsuz adamların lüzumsuz meseleleridir. Üç- beş kişiyi geçmez. Ortaya atıyorlar, varmış gibi tartışıyorlar. Yok böyle bir şey. Türkiye’de “Ateizm” diyorlar. Diyanet İşleri, Türkiye’de dini hayat araştırması yaptı. Otuz bin kişiyle bu araştırmayı yaptırdı. Bakıyoruz, ateistler yüzde 0,4 çıkıyor. Sesleri çok çıkıyor olabilir, çıksın. Kale alınacak şeyler değil bunlar. Bunları dikkate almayın. Ama tartışma olsun diye ortaya atılıyor.

Televizyon, bir eğlence aracıdır. Televizyon, reytingle yaşar. Reyting uğruna yapmayacakları şey yoktur. Örneğin bir programda şöyle bir şey ortaya çıkıyor, “Bu çocuk bu adamın mı değil mi?” DNA testi yapıyorlar. Sunucu testin sonucunu elinde tutuyor ve diyor ki, “Acaba çocuğu çıkacak mı çıkmayacak mı?” Kahramanlar için, baba ve çocuk için ne kadar önemli bir şey. Elleri, ayakları titriyor. Fakat sunucunun kabahati yok, televizyonun doğası böyle. Sunucu zarfı tutuyor ve misafirlere soruyor. Adam orada titriyor, bu nasıl alettir… Bunlar hayatımıza yön veriyor. Bunun hafife alınacak bir tarafı yok. Hepimizin elinde cep telefonu var. Hiç o tarafa atıp tutmayalım.

Dolayısıyla, bu sahte gündemler bizi fazla meşgul etmemeli. Ama televizyonun tabiatı böyledir. Televizyonda sunucu reytingi yükselsin diye zarfı elinde tutmak zorundadır. Televizyonu çok ciddiye almayın, çok ciddiye alın. Çok garip tarafları var. Yaşadığımız zamanın böyle garip şeyleri var.

Başımızda bir adam var, dik duruyor. Onu seviyorum. Ben hayatımda partiye, derneğe üye olmadım. Adam benim gibi futbol oynamış, ikincisi Kasımpaşalı delikanlılık var, bizde de delikanlılık var. Adamı seviyorum, adam dik duruyor. Bu, kolay bir şey değildir. Karakter meselesidir. Bunun her yerde vücut bulması lazım.

“Ya Tahammül Ya Sefer” ilk baskısı 1983 imiş. “Sevincini Bulmak” da 2018. İki kitap arası zaman farkı yaklaşık otuz beş yıl. Her iki kitapta da kaybolan insanlar var. Her iki kitapta da insanlar kaybediyoruz. Sizin gibi yazarlarımıza da büyüklerimize de bunu yazmak ve hatırlatmak düşüyor. Acaba bu insan kayıpları için ne söyleyebilirsiniz?

Buralarda “Memleket battı, gidiyor” fikrinde hiç değilim. Ben iyimser bir insanım, geçmişle bugünü kıyaslayacak durumdayım. Ama keyfiyet ve kemiyet diye bir şey vardır. Nitelik ve nicelik ayrımını yapmalıyız ama ben bu ülkenin geleceğinden çok ümitvarım.

“Ya Tahammül Ya Sefer“ isminden başlayayım. Bunu divan edebiyatındaki bir eserden aşırdım. Başında şunu söylüyor, “çaresi aşkın, ya tahammül ya sefer”. Aşka düşene (tasavvufi manası var) şeyh efendi müride iki yol söyler, “ya sefere çıkacaksın ya tahammül edeceksin” Nasıl tahammül edeceksin. Yunus tekkeye kırk yıl odun taşımış, bir kez bile yamuk odun getirmemiş. Bu bir menakıptır ama düzgün olmayı istiyor. Çileye ve zorluğa katlanmayı istiyor. “Ya Tahammül Ya Sefer”de benim neslimin, Rüstem Paşa Yurdu’nda kalan talebeler var. Okuyunca benden önceki nesillerin aynı yurtta çektiklerini duydum.  Benden sonra gelen talebeler de aynı yurtta kaldılar ve onlar da aynı dertleri çektiler. Bir nesilden ötekine aktarılan problemler var fakat bu problemler yavaş yavaş çözülmektedir. Türkiye, bir yerden bir yere geldi. Ama nereye geldi, nerede duruyoruz? Daha çok yol yürümemiz lazım. Bu yola işaret eden şeydir, “Bize bir hükümet değil, bize bir fikir lazım.” Bunun ne olduğunu bulacağız. Bu, çok meçhul değil. Bu, tamamen bizle ilgili. “İnsan kaybedildi” diyorsunuz ya, insanın kaybolması, kitaptaki “Dava delisi Kerim” gibi davayı beklemesi mühim bir şeydir.

Dik durması mühim bir şeydir. Başımızda bir adam var, dik duruyor. Onu seviyorum. Ben hayatımda partiye, derneğe üye olmadım. Adam benim gibi futbol oynamış, ikincisi Kasımpaşalı delikanlılık var, bizde de delikanlılık var. Adamı seviyorum, adam dik duruyor. Bu, kolay bir şey değildir. Karakter meselesidir. Bunun her yerde vücut bulması lazım.

Ünsiyetin, dostluğun, kardeşliğin… Bütün bunların yapılması lazım. Yapacak nesiler öğrene öğrene geliyorlar. Biz yenile yenile yenmeyi öğreniyoruz ve yeneceğiz.

Türkiye bir tarafta modernleşiyor, bir taraftan dindarlaşıyor. Modernleşmeyi hiç umursamayanlar var, dindarlaşmayı da hiç umursamayanlar var. Ben ikisini de hiç kale almıyorum. Gerçeğimiz budur. Fakat bu, bilinen sosyolojiye aykırı bir şeydir. Bir yerde bildiğimiz modernizm varsa yavaş yavaş dindarlığın ortadan kalkması lazım. Halbuki Türkiye’de şu an bu ikisi yürüyor. Bu elbet bir yerde bir noktaya varacak. Şu an söylediğim cümlelerin analizini yapmaktan acizim ama vakayı görüyorum. Bu vaka, bizi iyi bir noktaya getirecek diye düşünüyorum.

 

Hikayeleriniz Dede Korkut’a doğru mu gidiyor? Yıllar sonra çocuklarımıza Mustafa Kutlu ya da Dede Korkut… Biz Dede Korkut’ta nasıl çocuklarımıza pay çıkarabiliyoruz, hikayelerinizde çocuklara ders verebiliyoruz. Mustafa Kutlu’nun hikaye tarzı da böyle bir gelişime doğru mu gidiyor?

Mustafa Kutlu’nun ilk beş kitap farklı formattadır. Geleneksel anlatım tarzlarıyla ilişkisi var onların. Son dönem yazdıkları da halk hikayeciliğinden masallardan beslenen bir anlatım modu var.

Bizde fikir olmadığından bahsediyordunuz. “Sevincini Bulmak”  kitabınızda da o eksen var,  orada Tanpınar’ın şöyle bir ifadesi var, “Bizim neslimiz ve resmimiz olsaydı bambaşka süreç yaşayabilirdik.” Acaba fikir yokluğumuz sorunlarımıza çözüm bulamamayla mı ilgili?

Bizde değerlerin çok kolay harcandığı tarihi süreç var. İlk eğitimcilerimizden Satı el Husri var. 1918’e kadar sürekli Arap milliyetçiliğine direniyor. 1918’de mağlubiyet sonrası Suriye’ye gidiyor. O zaman Vakit Gazetesi şöyle bir manşet atıyor, “Suriye’yi şimdi kaybettik.” Bir de böyle bir süreç var. Ne demek istersiniz?

Türkiye’de üç tane çaplı adam söyleyin derseniz onlardan biri Tanpınar olabilir. Ama bizim aydınımızın şöyle bir problemi vardır, “Aydınımız, dindar olmaktan korkar.” Bunun birçok sebebi var. Tanpınar da bize Şemsipaşa Cami’ni her şekliyle anlatabilir, olağanüstü mimari, estetik gibi. Ama iki rekat namaz kılmaktan, işin esasına varmaktan uzaktır. Arafta kalmıştır. “Tutunamayanlar” dediklerinin sebebi budur. Tutunamamak, tutunacak bir dal bulamamaktan ileri gelir. Onun derdini çekenlere, Oğuz Atay, helal olsun diyorum. En azından derdini biliyor, tutunamadığını biliyor. Tanpınar, estetikte kalmış bir adamdır.

Sanat, bizi bir yere kadar götürür. Fakat oradan bizim dine intikal etmemiz icap eder. Teslimiyete intikal etmemiz icap eder. Aksi durumda mesele, insan olma meselesi, hallolmamış olur. Ne kulluk yerine gelir ne varlık sebebimiz yerine gelir. Tanpınar, çok düşünmüş bir adamdır. Geçmişimizle ilgili şu lafı daha önemlidir;

“(Mimari için) Bizim ecdadımız inşa etmiyorlardı, ibadet ediyorlardı.”

Şu demektir, “Her an, her yerde kul olduğumuzun şuurunda olmak icap eder.”

Ne yaparsanız yapın bu işte inşa etmek değil, ibadet etmektir. Kavraması ve yapması zor ama yapılması gereken bir meseledir. Tanpınar, buraya işaret etmiş ama hepimizdeki kusurlarla maluldür.

Hiçbir şey Hududullah’a karşı gelmez. Çiçek, zamanı gelince açar. Dünya, döneceği kadar döner. Su, ne tarafa gidecekse o tarafa gider

Hikayelerinize baktığımız zaman bir yere sıkıştırılmış iki nesne görüyoruz. Genelde bir kuş biri de çiçek oluyor. Mustafa Kutlu için bu kuş ve çiçeğin önemi nedir, hayatınızda bu iki nesne nerede?

Kuş ve çiçek imge-metafor olmanın dışında benim hayatımda, çocukluğu tabiatın içinde geçen biri olarak tabiat özlemi vardır, tabiatı terbiye ve ahlakın başlıcalarından sayarım. Çünkü tabiatta hiçbir şey Hududullah’a karşı gelmez. Çiçek, zamanı gelince açar. Dünya, döneceği kadar döner. Su, ne tarafa gidecekse o tarafa gider. Allah hangi kanunu koymuşsa tabiattaki hiçbir şey “hayır” demez, insan hariç. İnsan, hem eşref-i mahlukat hem de esfel-i safilindir. Tabiatta yaşaması gereken adam dört duvarın içinde kaldı. Böylece ben de saksıda çiçek yetiştirdim. İbrahim Tenekeci, saka kuşu getirmişti. O, beni kırlara çıkarıyordu. Saka, nesli tükenen kuştur. Ortalama ömrü sekiz seneydi. Benimki vefalı çıktı on dört sene beraber olduk. Vahşi kuştu. On dört senede tekrar kafese alışmadı. O beni kırlara götürüyordu. Çiçek, vazgeçemediğim bir şey zaten.

Çocukluğumda mahallerde oturuyorduk, şimdi sitede oturuyoruz. Burada siz hariç hepimizin telefonu vardır ve birde akıllıdır. Çok değişiyoruz. “Beyhude Ömrüm”ü okurken oradaki adamın bahçe kurmaktaki ısrarını anlamakta zorlanmıştım. Biz çok değişiyoruz. Ne olacak halimiz?

Ben çiçekleri Mustafa Kutlu’nun kitaplarından tanıdım. “Ağaçların ismini tanımayan adamdan yazar olmaz” demiştiniz. Bir şey daha ekleyeyim,” Bir türküyü iyi dinlemeyenden adam olmaz”

Herkesin belli yazma tarzı var, etkileşimleri var. Her yazarın kendine göre bir şeyleri vardır ama ben hikaye yazarlığının ayrıntıya dayandığını düşünüyorum. Ayrıntıları kaçırmamak lazım. Onun için antenlerim çok açıktır. Bir hatıra anlayayım;

Eminönü’nden Üsküdar’a vapurla geçiyoruz. Hanımla yan yanayız. Arkamızda gelin ve kaynana oturuyor ve sanıyorum diğer gelinin evinden geliyorlar. Başladılar evlerinden geldikleri gelini çekiştirmeye. Üsküdar’a gelene kadar öbür tarafta kalanı bitirdiler. İki gelin arasında baya malumat edinmiş oldum. İndiğimizde hanıma dedim ki, “Arkada çekiştiriyorlardı”. Bana cevap olarak, ”nerede çekiştiriyorlardı, sende amma şeyler duyuyorsun” dedi.

Mesleki mesele herkeste aynı olmaz. Ben de ayrıntıyı bu mesleğin icabatından buluyorum.

Mustafa Kutlu için Türk öykücülüğünde hikayeciliğindeki yeri nedir? Hikaye, bizim neyimizdir?

“Sevincini Bulmak” kitabından sonra verdiğiniz bir röportajda, “Artık son hikayemdir” dediniz. Bu konu hakkında ne diyeceksiniz?

Öykü, uydurma bir kelimedir. Sevmiyorum onu. Hikaye, bize kadimden gelen bir meseledir. Bizim kitabımız Kur’an’ı Kerim kıssalarla anlatıyor. Din dili hakkında düşüncelerim var. Onları da yazmayı düşünüyorum. Din dili derken ekrandaki dili de konuşmak istiyorum. Çünkü Diyanet İşleri’nin yaptırdığı otuz bin kişilik ankette şöyle bir netice var;

Soruyorlar, “Dini bilgilerinizi nereden alıyorsunuz?”

1 – “Ailemden ve çevremden.”

2 – “Cami görevlisi”,

3 -“Televizyon ve Radyo”

Çok tartışılan, kıyamet koparılan “cemaatler” yüzde 11.

Daha acıklısı “Diyanet İşleri’nin neşriyatı” yüzde 9.8.

Kendi meselemiz hangi dille anlatılıyor, nasıl anlatılıyor, nerede anlatılıyor… Bunlar çok mühim meselelerdir. Anlatmak, iletişimle ilgili bir şeydir. Hikaye de bizim için kadimden gelen bir şeydir. Sadece bizim toplumumuzda değil, bütün toplumlarda vardır. Kendi kitabımızda belli şeyleri anlatırken kısalarla anlattığını biliyoruz. Dolayısıyla hayatımızda vazgeçilmeyen anlatma tarzıdır.

Evet, “Defteri kapattım, hikaye yazmayacağım” dedim. Bu, filmlerdeki araya benzer bir şeydir. Benim öteden beri düşündüğüm fikirler var. Bu fikirler her ne kadar hikaye kitaplarına girmiş olsalar da daha açık anlatma hususunda eteğimdeki taşı dökmek istedim. Bunun içinde gazetede yazıyorum. Bunu bitirdikten sonra da Allah nasip ederse hikayeye döneriz. Hiçbir problem yok.

İsmet Bey hakkında konuşmak fevkalade zordur. Çünkü İsmet beyin kendisi zordur. Trajik bir adamdır. “Mafevkimde kimse yok” demektedir ve bunda da hakkı vardır.

Dergah Dergisi’nde uzun yıllar İsmet Özel ile beraber oldunuz. İsmet Bey hakkında neler söylemek istersiniz?

İsmet Bey hakkında konuşmak fevkalade zordur. Çünkü İsmet beyin kendisi zordur. Trajik bir adamdır. “Mafevkimde kimse yok” demektedir ve bunda da hakkı vardır.

Son büyük Türk şairi olarak kabul ederim kendisini, fikriyatına da saygı duyarım. Fakat mizacı ve yürüdüğü yol bakımından daima uçlarda dolaşan, daima ne yapacağı belli olmayan, fevkalade derin bir o kadar geçimsiz önemli bir fikir adamıdır. Ama şiiri onun da önündedir. Saygı duyarım, kendisiyle üç-dört yıl çok yakın olduk. Dergah Dergisi’ni beraber çıkardık, başlangıçta beraberdik. Çok yakın olduk, Allah ona sağlık ve sıhhat versin, trajik bir adamdır. Bu tür cins kafalara daima rastlayabilirsiniz. Benimkisi öyle seçkin bir durum değildir. Bana seçkinlik izafe edilmesini de ben istemem.

Soldan sağa: Mustafa Kutlu, Mustafa Özel, İsmail Kara, İsmet Özel

“İnsanı yaşat ki devlet yaşasın.” Doğru bir laf ama bu madalyonun bir yüzüdür. Madalyonun öteki yüzünde diyor ki, “Devleti yaşat ki insan yaşasın.” İnsan, devleti yaşatacak; Devlet, insanı yaşayacak. İkisi, birbirinden ayrılmaz.  “Dinü Devlet, Mülkü Millet” derler bizde. Anlayışımız bununla ilgilidir.

İnsanlar, değerini ait olduğu davanın değeriyle ölçer hale gelmiş. Sosyal aidiyet, dini aidiyet, kurumsal aidiyetle kendi şahsiyetinin değerini ölçer hale gelmiş. İnsan önce şahsiyetini inşa edip dava sahibi mi olur yoksa bir davanın içerisinde mi şahsiyet inşa edilir?

Ormandaki ağaç, şahsiyet sahibidir. Ya kayındır, ya çamdır, ya meşedir. Hepsinin kendi şahsiyeti var ama bir araya geldikleri zaman bir orman oluyorlar. Bizim ailemiz, mahallemiz, cemaatimiz, mahallemiz, devletimiz şöyle olmak iktiza eder; Fert, cemaate tahakküm edemez. Fert, cemaate tahakküm etmeye kalkarsa bu istibdat olur. Cemaat, ferdi bir robot gibi ezemez ve onu şahsiyetinden mahrum edemez. Fert, cemaati; cemaat, ferdi yetiştirir. Birbirlerini besleyecek, yetiştirecek. Bu aileden başlayacak, mektepten devam edecek, topluma gidecek, toplumdan idareye gidecek. Bütün topluma yayılan “hak ve vazife” denilen meseleler bu çerçevede bizim şahsiyet olmamızı sağlar. Şahsiyet, çok önemlidir. Şahsiyet, cemaati; Cemaat, şahsiyeti doğurur.

Burada bir şeye daha dikkatinizi çekmek isterim, Reis de bunu çok tekrar ediyor. Edebali Hazretlerinden diyor ki, “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın.” Doğru bir laf ama bu madalyonun bir yüzüdür. Madalyonun öteki yüzünde diyor ki, “Devleti yaşat ki insan yaşasın.” İnsan, devleti yaşatacak; Devlet, insanı yaşayacak. İkisi, bir birbirinden ayrılmaz.  “Dinü Devlet, Mülkü Millet” derler bizde. Anlayışımız bununla ilgilidir.

Eğer Türkler içinden Müslümanlığı benimsememiş boylar varsa onlar yok olmuşlardır. Müslüman olanlar, devlet kurmuşlardır. İsmet Özel, 1977’de yazdığı Düşünce Dergisi’ndeki yazısının sonuna şöyle bir soru koymuştu ve o soru hala cevabını bekliyor; “Müslüman olarak güçlü bir topluma mı kavuşacağız yoksa güçlü bir toplum olduktan sonra mı Müslüman olacağız (Müslümanlığı tam manasıyla yaşayacağız)?”

İsmet Bey, çok zıtlarından hareket eder. Ben hazreti Peygamberden örnek alarak ve onun yolunu takip eden kişilerin örneğini göz önünde tutarak, “önce İslam, sonra İslam, ondan sonra tatbikat” derim.

Televizyonda, bir belediye programında, arkadaşlara bağlandım; “Orada seçim toto oynuyorsunuz ben size bir tane slogan diyeyim. Zaten AK Parti’nin de yeni bir hikayeye ihtiyacı varmış. Belediyeciler bu sloganı alsınlar, “Şehirleri boşaltın”.

Davanın aksiyona geçtiği yer mahalleydi. Konuşmanızda, “Mahalleyi kaybettik” dediniz. Mahallede hem insanlık hem komşuluk ilişkileri vardı hem de bir dava bağı vardı. Mahalleyi kaybetmişken davayı nasıl ayakta tutacağız?

Bu, çok temel bir soru. Davamızı kaybedersek her şeyimizi kaybederiz. Öyle bir şey olmaz. Türkçe iki yüz yıldan beri modernleşiyor. Ben internet filan kullanmıyorum ama bu sefer de otomobile neden biniyorsun?” diyorlar. Atla mı gidip geleyim, olacak şey değil. Böyle sorular sorulmaması lazım.

Mahalle, tarım toplumuna ait bir şeydir. Tarım toplumunun şehirleri, modern şehirler değildir. Modern şehirler, sanayi toplumuna aittir. Bizde şehircilik meselesini tartışanlar hiç böyle tartışmıyorlar. Biz, sanayi toplumu kuramadık. Bizimki çapa çul bir toplumdur. Şirinevler nasıl oluşmuş? Plana, sanayi hiçbir şeye bağlı değil. İki tarafa da araba çekiyorlar, ambulans giremiyor. Böyle yerler oluşmuş. Halbuki, sanayi şehirlerinde apartmanın vücut bulması fabrika ayarlarına ayarlanmış insanın yaşaması için gereken şartlara haiz binaların oluşmasıdır. Orada insan bir işçidir, fabrika işçisidir. Fabrika saat ayarına göre, saat çaldığı zaman, gider. Hatta saat kulelerini de onun için yapmışlardır. Bu konuda iletişimcilerden birisi anlatıyor; “Mekanik saat, manastırlarda bulundu. İbadet saatlerini öğrensinler diye bulundu.” Fakat manastırlardan meydanlara intikal etti. O da fabrikaların çalışması için. Saat kulesindeki çan çaldığı zaman mesai başlamıştır. Biz de okullarda çan yerine zil çalardık. Ders başladı ve ders bitti diye… Tarım toplumunun mahallesi, tabiatla iç içe olan şehirlerin mahallesiydi. Mahallenin sorumlusu imamdır, bekçi çok önemlidir. Öyle bir ahenk vardı. Mahallenin kabadayısı, mahallenin delisi, mahallenin bakkalı… Her şeyi bir ahenk teşkil ediyordu.  Ve bunlar daha düne kadar bahçeli evlerden oluşuyordu. İstanbul’da bile ahşap evlerin bahçeleri vardı. Bahçede kuyular vardı. Kuyular, buzdolabı yerine geçiyordu, serin oluyorlardı. Tabiatla iç içe yaşayan şehir kimliği vardı. Bu şehrin insanları bir birlerinden haberdar olarak, mahallenin disiplinini sağlayarak dayanışma içinde yaşıyorlardı. Şehir mimarlığını yapan ve sanayi şehirlerini kuran adamların sloganı şudur, “Sokağı gebertin.” “Sokağı gebertin” demek, “sokakta hayat olmayacak, sokakta çocuk dolaşmayacak” demektir. Yani sokak yaşamayacak. Sokak, fabrikaya gelip giderken geçeceğiniz yer olacak. Dolayısıyla çok katlı binalar, küçük küçük dairler… Çok tuhaf şehirleşmemiz var, çok tuhaf bir hayatımız var. Ben Başakşehir’de oturuyorum, muhafazakar çevre, fakat yarı mahalle. Mahalle diyemeyiz oralara. Melez, hiçbir işe yaramayan şeylere geldik. Siteleri hiç konuşmuyorum. Dikey ve yatay mimari meselelerine de hiç gelmeyelim.

Televizyonda, bir belediye programında, arkadaşlara bağlandım; “Orada seçim toto oynuyorsunuz ben size bir tane slogan diyeyim. Zaten AK Parti’nin de yeni bir hikayeye ihtiyacı varmış. Belediyeciler bu sloganı alsınlar, “Şehirleri boşaltın”.

Bu sloganın altını dolduracak bilgi bende var ama şimdi söylemem. Ben taşralı bir delikanlı olarak Payitaht’a geldiğim zaman, “her şeyimiz bu şehirde, bu şehri tanımalıyım” dedim.

On yıl İstanbul’u dolaştım, İstanbul’u yaya dolaşacaksınız. On yılda binde birini dolaştığımı söyleyebilirim. Artık İstanbul bitmiş zaten, küçücük adacıklar var. Bu şehri tanımadan şehir hakkında ahkam kesmenin bir manası yoktur. Tanımak lazım.

Tiyatroyu benimseyemedim. Tiyatro, paganlardan bize kalmış bir şeydir.

“Uzun Hikaye” sinemaya da taşındı. “Uzun Hikaye”nin bu kadar başarılı olmasının sebebi nedir, sinemaya uyarlanması hakkında sizin düşünceleriniz nedir?

Kendi kitaplarımla ilgili şunu söyleyeceğim. Hayatta bağlı kaldığım prensiplerden birisi, samimi olmaktır. Ben kitaplarımda da samimiyim. Bu samimiyet okurlara geçiyor, inanıyorum. Dolayısıyla bir yakınlık oluşuyor. Ayrıca kendimi de kasmıyorum. Üst perdeden bir durum yok bende. Sinemayla uğraştım. Sinemayı Karagöz perdesine yakın görüyorum. Çünkü Karagöz’de de bir perde var, ışık kaynağı var ve gölgeler oynuyor. Bizim geleneğimizde olan bir şey. Tiyatroyu hiç benimsemedim. Elli senedir buradayım. Başkasının zorlamasıyla iki-üç oyun gördüm. Tiyatro bana itici geldi. Karşımda bir adam ve rol kesiyor. Bana inandırıcı gelmiyor. Tiyatroyu benimseyemedim. Tiyatro, paganlardan bize kalmış bir şeydir. Bunu yüceltenler var. Bu, Avrupai düşünceye yaslanan bir şeydir.

 

Etiket /

Mücerret

1 yorum

Yorum göndermek için buraya tıklayın

  • Yurtdışında yaşayan birisi olarak böylesi paylaşımlar ne kıymetli.. gerçi vatanda da olsam sanırım o mekanda bulunamayacaktım. Çok teşekkür ederim emeğiniz için..
    Hayırlı çalışmalar dilerim