Yazarlar

“Okumaktan mana ne?”

“Faydasız bilgiden Allah’a sığınırım”

Hadis-i Şerif

Bu başlığı Yunus Emre’nin o çok bilinen ve onun ilim/bilgi anlayışını ortaya koyan “İlim ilim bilmektir” mısrası ile başlayan şiirinden aldık. Şiire birazdan değineceğiz. Ama önce okumak konusunda neden bu başlığı tercih ettiğimizi söyleyelim. Malum, okumak dolaysıyla kitap konusu halen geçirmekte olduğumuz salgın döneminde daha bir ilgilendiğimiz konu oldu. Sosyal medya paylaşımlarımızda kitap tavsiyeleri bir hayli çoğaldı. Yayınevleri özel kampanyalar yaptılar. Kitap okuma oranımızda da, okuyucu sayısında da artış gözlendi.

Bütün bunlar, elbette sevindirici gelişmelerdi. Ne var ki pek çok temel konuda olduğu gibi bu konuda da şu soruyu unuttuk yahut yeterince düşünmedik: Evet okuyacağız da neyi niçin okuyacağız? Bu okuma faaliyeti hangi anlam çerçevesinde sürdürülecek? Bu soruları soruyoruz çünkü, hızlanan bu okuma faaliyetimiz büyük ölçüde bilinçli bir tutumdan çok yönlendirmelerin, birbirimizi etkilemelerin sonucunda gerçekleşti. Okumanın anlamına dair gerekli tefekkür gerçekleşmedi.

Neden okuyoruz?

Bu görüşü şunun için ısrarla vurguluyoruz. Çünkü tavsiye edilen, mutlaka okunsun denilen kitapların çoğunluğu özellikle Batı’dan yapılan tercüme eserlerdi. Türkçe kaleme alınan eserlerin çoğu da yine adları çok bilinen yazarlara aitti. Öyle bir psikoloji oluşturuldu ki onları okumamak eksiklik sayıldı. Ne temel klasiklerimiz gündeme getirildi ne de adı piar çalışmasına konu olamayan nice yazarların eserleri dikkate alındı. Aksine görmezlikten gelindi. Anlaşıldı ki okuma konusunda da özgür karar veremedik ve birileri bizleri yönlendirdi. Yahut, okumak bizim ferdi olarak hür seçimimiz olmadı, “uydum kalabalığa” anlayışıyla yapıldı. Burası ayrı bir bahistir ve üzerinde daha fazla konuşulması gerekir ama biz yine o temel soruya dönelim. Çünkü o soru, bu sonuçları anlamada da bize yardımcı olacaktır. Öyleyse soruyu hatırlayıp soralım:  “Okumaktan mana ne?”

Yunus Emre, bu soruyu boşuna sormadı. Çünkü o zaman da belli ki böyle bir anlamsızlık sorunu vardı. Öyleyse meseleyi daha iyi anlatabilmek için bahsini ettiğimiz şirin tamamına bakalım. Bu şiir, “İlim ilim bilmektir” şeklindeki bir mısra ile başlar. Bu, bir bakıma ilmin/bilginin tanımlanmasıdır. Buna göre ilim, “bir şeyi bilmek” manasına gelir. İşte modern okuma algısı bu ilk adımda takılıp kalır. Bir şeyi bilmek, fiziği, matematiği, sosyolojiyi vs. bilmek. Yani kitap okunarak öğrenilen bir bilgidir bu. Böyle olduğu için de “satırdan sadıra” geçmez ve “bilgi” olmaktan çıkıp adeta bir yük gibi insanın zihnini dolduran bir “malumata” dönüşür. Böyle bir bilginin de ne öğrenene ne de anlatılana bir fayda sağlamadığı/sağlamayacağı aşikârdır. Olsa olsa “ben bilirim” tavrı içerisinde entelektüel ukalalığa yol açar.

Kendini bilmek

Yunus Emre ise, modern insanın çakılıp kaldığı bu ilk adımın ötesine geçerek şirin devamında “ilim kendini bilmektir” diyerek bir adım daha atar. “Kendini bilmek”, bütün dinlerin ve felsefelerin en temel sorusudur bu. Çünkü okumanın anlamına dair bize bir uyarıda bulunur. Kendini bilmek, okuma filini bir anlama büründürür, hangi bilginin neden ve niçin -hatta buna nasıl’ı da eklemek lazımdır- öğrenilmesi gerektiğini ifade eder.  Buna göre şayet insan, varoluşuna dair bir bilgiye ulaşamıyorsa okumanın manası gerçekleşmemiş demektir bu da okuma fiilini yine Yunus Emre’nin ifadesiyle bir “kuru emek”e dönüştürür. Nitekim bunu bugün görmek hiç de zor değildir. Kitaptan edinilen bilgi, malumat halini alınca kişinin kendi zihinsel tekâmülüne bir fayda sağlamamaktadır. Yüzlerce üniversitesi, binlerce ilim adamı (onlar bu tanımlamayı akademisyen olarak yapmayı tercih ediyorlar), yüzlerce yazarı/şairi, dergisi, yayınevi olan bir ülke olmamıza rağmen bilgi maalesef ne ferdi ne toplumsal bir faydaya yol açmıyor.

Hakk’ı bilmek

Şiirin ikinci dörtlüğü ise bizi bilginin başka bir anlam boyutuna taşıyor: “Okumaktan mana nedir/Kişi Hakk’ı bilmektir.” Bu ifade, zihinlerimizden çoktan çıkmış bir hakikate vurgu yapıyor. İlim, Allah’ın sıfatlarından biridir ve kitap hakikatin öğrenilme kaynağı olarak peygamberler vasıtasıyla insanlara gönderilmiştir. İşte bilgiyi ve okumayı, kitabı bu metafizik muhtevasından soyutlayarak ele almak, onun ilahi tarafını unutmak bilginin bırakın fayda vermesini aksine insanlığa, tabiata, hayata zarar veren bir özelliğe büründürüldüğünü göstermektedir. Eğer öyle olmasaydı laboratuvarlarda para kazanma amaçlı bir ilaç üretme çalışması olmazdı. Araştırma, geliştirme merkezlerinde insan-tabiat-hayat dengesini koruyacak şeyleri bulmak yerine onları tahrip edecek buluşlarla uğraşılamazdı. Öyleyse bilgiyi, okumayı, kitabı yeniden Allah’la dolaysıyla insanla irtibatlı ve onun hayrını, iyiliğini gaye edinen bir muhtevaya büründürmek gerekiyor. Şiirin devamında ise “dört kitabın manisi/Bellidir bir elifte/Sen elifi bilmezsin/ Bu nice okumaktır” denilerek de okumanın merkezindeki gaye ve manaya işaret ediliyor. Bu aynı zamanda Hz. Ali’ye isnat edilen “İlim bir nokta idi, cahiller onu çoğalttı” sözünü de haklı çıkarıyor. Manadan, maksattan, esas olandan uzaklaşınca ilimde derinleşmenin yerini teferruat alıyor.

Bir sonraki dörtlükte yer alan “Yiğirmi dokuz hece/Okursun uçtan uca/Sen elif dersin hoca/

Ma’nisi ne demektir” ifadeleri ise bizi yine okumanın manası üzerinde düşünmeye çağırıyor. Şimdi okuduklarımıza bakalım. O kadar çok ki… Hemen her konuda bilgi daha doğrusu malumat sahibiyiz. İsminin başında prof. Yani bilginin uzmanı sıfatı olan kişiler bir tv. Kanalında dinden ekonomiye, siyasetten sağlığa, kısacası A’dan Z’ye her konuda konuşma ehliyetini kendilerinde görüyorlarsa onlara “Manası ne demektir” sorusunu sormanın vakti gelmiş demektir. Çünkü toplumu bilgilendirmekten maksat, onları aydınlatmak, hakikatle buluşmalarını sağlamak olması gerekirsen bu malumatfuruşlukla bırakın aydınlatmayı kafaları daha da karışık hale getiriyorlar. Çünkü herkes -insanları yönlendirme gibi bir niyetle konuşanları bir tarafa bırakalım-bilerek yahut bilmeyerek aldığı pozitivist eğitimin, dolayısıyla pozitivist bilgi anlayışının kendilerine kazandırdığı perspektiften bakıyorlar her meseleye. Burada en önemli problem, ilim kavramına modern düşünce penceresinden bakılmasıdır.  Bu anlayışta ilim, daha çok bilgi olarak anlaşılmaktadır. Buna göre Meselâ tarih sadece olaylar ve tarihler dizisi olarak algılanır. Bu ilim değil bilgidir. Ne zamanki olaylar arasındaki sebepler, münasebetler ortaya konulup yorumlanırsa o zaman bir ilimden söz edebiliriz. Bugün böyle anlaşılamadığı için de ilim müessesi kabul edilen yerlerde insanlar doktora yahut doktora üstü eğitimler de alsalar, bu iş ilim öğrenmek değil bilgi öğrenmek ve malumat depolamaktan öteye geçmemektedir. Dolaysıyla hepimizi ilgilendiren meselelerde ne bu tür programlar ne de okunan kitaplar bir fayda sağlamıyor. Çünkü “Elif”in çok uzağındayız. “Manası ne demektir?” sorusu ilgi alanımızda değil.

Her şey insan için

Şiirin son dörtlüğü “Yunus Emre der hoca/Gerekse bin var hacca/Hepisinden iyice/Bir gönüle girmektir” şeklindedir. İlk bakışta bunun okumakla ilgisini kurmak hayli zor görünüyor. Ne var ki durum, böyle değil. Gönül, deyince insan aklımıza gelmeli. Öyleyse okumak, bilgi aktarmak, bilgi öğrenmek adına ne dersek diyelim neticede insan için olması gereken faaliyetlerdir. Onun gönlüne girmek meselesi işte bu faaliyetlerin insanın lehine, hayrına olması şeklindeki bir sonuçla karşılaştırır bizi.  Diğer taraftan bu söz “ilmi ile amil olmak” noktasına da vurgu yapar. Çünkü gönle girmek, bir söz ve fiille ilgili olacaksa demek ki gönle giren, ilmi ile amil olmayı da gerçekleştirmiş demektir.

Diğer yandan bu okumayı “bilmek, kendini bilmek, Hakk’ı bilmek, bir gönle girmek” adımlarından sonra aslında tabiatı okumak, hadiseleri okumak noktalarında da ele almak gerekiyor. İşte o vakit, okumak nedir, nasıl ve niçin olmalıdır? Gibi temel sorulara doğru cevaplar bulmak mümkün hale gelebilir. Aksi bir durum, bilgiyi bizim için bir felakete dönüştürür. Bu yüzden okuma faaliyetlerimiz üzerinde anlam, araç bağlamında yeni anlayışlara ulaşmak durumundayız. Bunu yaparken malumat manasına dönüşen bilgi kavramıyla yüzleşmek gerekiyor. Burada Müslümanları devamlı olarak ilme teşvik eden Hz. Peygamber’in neden “Faydasız bilgiden Allah’a sığınırım” dediğini de doğru anlamak gerekiyor. Çünkü bu söz de kendi bağlamında “Okumanın manası ne” sorusuna bir taraftan cevap verirken bir taraftan da bize bir anlayış, yol, yöntem kazandırıyor. Her şeyi okumalıyım; her şeyi bilmeliyim, en iyi ben bilmeliyim duygusu okumayı zihni bir disiplinden uzaklaştıracağı ve “ilmi ile amil” anlayışına yaklaştırmayacağı için “faydasız ilim” manasına gelmektedir.

Etiket /