Yazarlar

KAYIP BAĞ

Yaşadığımız dönemin anahtar kelimelerinden birisi de kayıp. Eşi, yâri, aileyi, çevreyi, işi, evi, dünyayı kaybediyoruz. Anlamlı bir hayatı, tahammül edilir bir yaşama hızını, insancıl ve güzel bir çevreyi, kültürel derinlik ve zenginliği, güveni ve işlerin iyiye gideceğine dair inancı… Dün, ‘yok o kadar da olmaz!’ dediğimiz ne varsa bugün başımıza geliyor. Sürekli değişim, istikrarsızlık, ön görülemezlik ve güçsüzlük yaşamak; bize stres, kayıp ve yalnızlaşma olarak geri dönüyor. Hızla değişen ve yabancılaştıran bir dünyada anne babaların benlikleri aşınıyor ve onlar da kendi boşlukları ve süregiden kayıplarıyla başa çıkmaya çalışırken, çocuğun kişiliğinin şekilleneceği sağlam bir zemin inşa edemiyor. Sonuç, dünyada teyit edilmediği, onaylanma ihtiyacı giderilemediği için  ne kendisini ne de bir başkasını layıkıyla sevemeyen birey.

Hep birlikte yalnızız!

Bireyci toplumda anne babalar çocuktan diğer insanlara karşı bir sorumluluk duygusu geliştirmesini beklemiyor. Herkes kendi başına, herkes kendisi için yaşıyor. On kişilik bir ailede bir çocuğun narsisist olması epeyi zordur ama bir veya iki çocuklu çekirdek ailelerde, hele de anne mükemmel bir ebeveyn olamadığı için suçluluk içindeyse, çocuk kutsanmaya başlıyor ve ona sınır çizilemiyor. Narsist birey özsaygı arıyor ama onu yanlış yerde arıyor: Başkalarının alkışlarında, her gün yenilediği görüntüsünde, servet makam ve mansıpta, dış dünyanın ışıltısında. Sosyal medya çağında sahici içe yönelimli benliğin yerini ancak görünüp alkışlandığında kendisini canlı hisseden ‘performans benliği’ alıyor. Oysa anlam bağ kurma yeteneğimizle devşirdiğimiz bir şeydir ve narsist ne kendisiyle ne de başkalarıyla sahici bir ilişki kurabilmektedir. Çocuklarını sahip olmadıkları nitelikler üzerinden seven anne babalar onları duygularına yabancılaştırır. Özsaygı duygularımızın sahiciliğinden devşirilir, yani kişinin kendisine dost olabilmesinden. Şartsız sevgi sahiciliği besler, bir çocuk sahip olduğu nitelikler yüzünden kınandığında, sahte bir benliğin maskesini takar. Böylece kendisine ve dünyaya dostluk geliştiremez. Kendim olduğum için utanmak zorunda değilim. Kendimi olduğum gibi ifade etmek için kimseden izin almam gerekmiyor. Duygu ve dürtülerim gerçek ve onlar makuldür. Ancak bu hislerle yetiştirilen çocuk bütüncül ve dirençli bir benliğe sahip olur. Esnek ama tutarlıdır, enerjik ama istikrarlıdır.

Varlığını ışıklandır!

İnsanın anlam üretebilmesi için bağ kurması lazım. Kendisiyle, başka insanlarla, alemle ve Tanrı’yla. Varlığın o büyük ağıyla bağ kurarak bir sebebin parçası haline geliriz. Bizden daha büyük, bizimle yitip gitmeyecek o büyük sebebin bir parçası olarak varlığımızı ışıklandırırız. Narsisizm kendimizle olan bağı kopartıyor, teknolojik gereçler kişiler arası bağı kopartıyor, faniliğimizle yüzleşememek öte dünyayla bağı kopartıyor. Her bağ yitiminde biraz daha azalıyoruz. Kimliklerimiz o geniş ve anlamlı bütünün bir parçası olmaktan uzaklaşıyor. Anlam yitiyor.

İnsanın bindiği dalı kestiği bir nihilizm çağında yaşıyoruz. Kendi benliğimizi ve dışarıdaki her şeyi nesneleştirdiğimiz, benliği ancak tahakküm ve sahiplikle doyurabildiğimiz bir çağda. Kapitalizm, rekabetçiliğin bütün insanlar arası bağları ve sosyal sorumluluk duygularını berhava ettiği bir toplum yarattı. Sahici benlik, böylesi hiper bireyci ve gayrı insani bir vasatta yeşeremiyor. Nihilistik kültür narsistik bireyleri ürettiği gibi onlar da nihilistik bir kültürü besleyip büyütüyor. Dünyadan yabancılaşan ve uyum sağlayamadığı dış alemden kaçarak kendi içine kapanan birey, takıntılı bir biçimde kendisiyle uğraşmaya başlıyor.

Halbuki, kalbindeki boşluk ne kadar derinse, tacındaki mücevher o kadar büyür.

Kibir kafesinden nasıl çıkacağız?

Demem o ki bugünün gençlerini yakıp kavuran şöhret açlığı  biraz da ötekini sadece kendilerini beğenebildiği sürece kale almalarındandır. Narsisist kişi kimileyin kırılgan kimliğini bir takım taraftarlığına, bir külte, bir pop grubuna bitiştirerek sağlama almaya çalışır. Ruhunu tüketimciliğin, reklamcılığın veya kaba politik tarafgirliğin yerleşimine açan kişi, daha geniş gruplarla özdeşim yoluyla yalnızlık ve yabancılaşmanın kabusundan kaçmaya çalışır. İşin tuhafı şu ki insanın kendisine duyduğu aşırı sevda, modern toplum tarafından kışkırtılıyor. İlişkiye karşı bir savunma olarak narsisizm, ‘kazanan hak eder’ mantığını ve ‘altta kalanın canı çıksın’ acımasızlığını meşrulaştırıyor. Böyle bir toplumda empati ve dayanışma artık eskimiş sözcüklerdir.  Her birimizin görevi tez elden girişimci olmak ve evvel emirde kendi benliklerimizi pazarlamaktır.  Mahremiyet de  işgal altındadır: Sosyal medya hayatların ıvır zıvırını, önemsiz ayrıntılarını bazen umarsız bazen düşman, ama daima yüzeysel bir bakışın tüketimine açar. Yediğimiz yemek, gittiğimiz tatil başkasının gözüne sokulur.

Materyalist ve rekabetçi toplum bize saygı göstermiyor, biz de ona saygı duymuyoruz ve en nihayetinde bize örneklik edecek, ülkü insanları bulmakta zorlanıyoruz. Olduğumuz gibi kabullenilmek yerine bize neyi istersek onu olabileceğimiz bir kimlikler menüsü sunuluyor ve biz de ihtiyaca göre bazen birini bazen diğerini giyinip kuşanıyoruz. Kolayca çıkarılıp atılan kimlikler bize köklü bir aidiyet sunmuyor. Ivır zıvırla doldurulmuş ve önemsizi önemli gibi yutturan bir kültürde neyin hayati önemde olduğunun bilgisini kaybediyoruz. İstikrarsız, adaletsiz, eşitliksiz ve güvensiz bir dünyada endişelerimizden kaçılmak için kendi narsisistik kafesimizin içine kapanıyor ve sadece kendimizle meşgul oluyoruz. Kırılgan benliklerimizi onarmak için maddi başarıya odaklandığımızda duygusal başarıyı es geçiyor ve hem kendimize hem de aleme yabancılaşıyoruz. ‘Kibir, Allah’ın gücünü gasp etme eğilimidir’ demiş Rollo May.

Varlığın özüne dokun!

Güvendiğimiz dostlar bizi yarı yolda bıraktığında, kaybımıza karşı çevremizde bizi destekleyecek ve teselli verecek bir geniş aile veya toplum bulamadığımızda varlığımızın sürekliliği yara alır. Acımızı hissedecek birilerinin yokluğu, asıl darbeyi vurur. Nihilizm çağında ruhumuz üşüyor. Ruhun uzun kış gecesi,  bizden bene kaçtığımızda zuhur eder. O halde merhametin ellerinden tutarak benden bize ricat etmeyi deneyelim. Tevazu bizi çoğaltsın. Kayıp bağı onaralım. Kutsal olan bize kendisini açmıştır ve ona cevap vermemizi bekler. Anlam zaten ona sinmiştir, anlam onun ta kendisidir. Yapmamız gereken tek şey ona açık olmak ve onu doya doya tecrübe etmektir. Kendi ruhumuza ve varlığın özüne dokunalım. Anlam bağ kurmaktadır. Bizde yitik olanı yeniden bulabilirsek, dünyayı da imar edebiliriz.

Kemal Sayar

3 yorum

Yorum göndermek için buraya tıklayın