Yazarlar

Erken Seçimin İletişim Stratejisi

MHP genel başkanı Devlet Bahçeli 17 Nisan’daki Grup Toplantısında “erken seçim” çağrısı yaparak siyasetin gündemini değiştirdi. Bahçeli, normal seçim takvimi işletildiği takdirde 3 Kasım 2019’da yapılması gereken Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine geçiş seçiminin erkene alınarak 26 Ağustos 2018 tarihinde yapılmasını önerdi. Gerekçe olarak ise Türkiye’nin önünde bir “beka” sorunu olduğunu ve bunun aşılabilmesi için sistem tartışmalarının geride bırakılması gerektiğine vurgu yaptı.

AK Parti genel başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan erken seçim çağrısına bir gün sonra yani 18 Nisan’da Bahçeli ile yaptığı ikili görüşmeden sonra cevap vererek seçimlerin 24 Haziran tarihinde yapılacağını belirtti. Erdoğan konuşmasında 15 Temmuz darbe girişimi sonrası Yenikapı mitingi ile oluşan ruha, Türkiye’nin başta Suriye merkezli tehditler olmak üzere içerde ve dışarda karşı karşıya bulunduğu tehditlere atıfta bulunarak MHP tarafından yapılan erken seçim teklifine olumlu yaklaşma yolunda karar aldık ifadelerini kullandı. Altı çizilen gerekçelerden biri de erken seçim kararının açıklanmasıyla ortaya çıkacak belirsizliğin bir an önce ortadan kaldırılması zorunluluğu bağlamında oldu. Şimdi Türkiye 24 Haziran’da yapılacak seçimle birlikte 16 Nisan referandumu ile temeli atılan yeni bir sisteme geçmiş olacak.

Cumhurbaşkanlığı seçiminin yeni bir sistemi getirmesi bakımından Türk siyasal hayatı içindeki ayrıcalıklı yerini vurgulamakta fayda var. Türkiye 29 Ekim 1923’te Cumhuriyet’in ilan edilmesinden sonra esaslı bir sistem değişikliğini fiili olarak 14 Mayıs 1950 seçimleri ile gerçek bir çoğulcu demokrasiye geçerek yaşamıştı. 16 Nisan 2017 referandumu ile Türkiye yeni bir sistem değişikliğine giderek bu sefer kamuoyunda Türk tipi başkanlık sistemi olarak zikredilen Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine geçiş yapıyor. Erken seçim bu değişikliği tescillemiş olacak.

 

Seçim Hareketliliği

Erken seçimin 24 Haziran’da yapılacağının kesinleşmesiyle birlikte aslında 16 Nisan 2017 referandumundan sonra hissedilmeye başlanan seçim atmosferinin iyice belirginleşmeye başladığı görülüyor. Siyasi partiler kolları sıvamış durumda. Partilerin ajandasında iki konunun öne çıktığı görülüyor. Birincisi partiler arası ittifak çalışması. İkincisi ise partilerin kendi siyasi kurumsal kimlikleri ile seçimlere nasıl hazırlanacağı. Partiler arası ittifak çalışmaları konusunda AK Parti ve MHP “Cumhur İttifakı” çatısı altında seçime gireceklerini; Cumhurbaşkanı adaylarının ise Recep Tayyip Erdoğan olduğunu zaten ilan etmiş durumda. İki parti arasındaki uzlaşının ve Cumhurbaşkanı adayının net olması erken seçim öncesinde psikolojik hazırlık bakımından ciddi bir avantaj oluşturuyor. İki partiye avantaj sağlayan diğer konu ise AK Parti ve MHP tabanlarının toplumsal hassasiyetler ve sosyo-kültürel özellikleri bakımından büyük ölçüde yakın olmasıdır. Tarihsel olarak iki partinin mirasını devraldıkları partiler arasında mesela 1975-1980 arasında rahmetli Süleyman Demirel Başbakanlığında kurulan Milliyetçi Cephe Hükümetlerinde rahmetli Necmettin Erbakan ile rahmetli Alparslan Türkeş’in birlikte yer alması ve 1991 seçimlerinde yine iki ismin ittifak yaparak seçime girmesi mevcut durumun geçmişe dönük bir derinliğe sahip olduğunu göstermektedir.

CHP’nin ön planda bulunduğu muhalefet cephesi ise henüz kendi Cumhurbaşkanı adayanı ilan etmiş değil. Fakat bu tercihin yakın süreçte netleşeceği muhakkak. Muhalefet partileri ya tek tek ya da ortak bir aday etrafında birleşerek seçime hazırlanacaklar. Fakat erken seçim öncesinde “ittifak” ve “aday” konularının muallak olması psikolojik hazırlık bakımından bir adım geride olmaya işaret etmektedir.

 

Siyasal İletişim Kampanyalarında İçerik

Bununla birlikte tüm siyasi partilerin önünde her iki durumda da değişmeyen bir gerçeğin olduğunu belirtmek gerekir. Bu gerçek partilerin tüm imkanlarını kullanarak seçimlere hazırlanması gerektiğidir. Zira Türk siyasal hayatında olsun küresel demokrasi tarihinde olsun çalışılmadan kazanılmış bir seçimin varlığı nadirdir ve özel şartlarda gerçekleşebilmiştir. Ancak oy verme işlemi sona erdikten sonra partiler soluklanabilir. Nefes alabilir. Seçmeni ikna edebilmek için son dakikaya kadar takip edilmesi gereken bir yol haritası ve uygulanması gereken pek çok strateji vardır. Bu yüzden önümüzdeki iki aylık süreçte siyasi partileri yoğun bir trafik beklemektedir. Bu trafiğin öznelerinden birini ve belki de en önemlisini siyasal iletişim kampanyaları oluşturmaktadır.

Partiler nasıl bir planlama ile siyasal iletişim stratejisi takip edecek, seçimdeki ana ve yan sloganları neler olacak, seçmenin karşısına ne tür vaatlerle çıkacak veya televizyon reklamlarında yer verilecek muhteva ağırlıklı olarak kimlere hitap edecek gibi sorular şimdiden zihinlerde dolaşmaya başlamıştır. Sosyal medyanın böylesine revaçta bulunduğu bir zaman diliminde siyasal iletişim uygulayıcılarının bu mecrayı es geçmesi ilgili aktörlere “siyasi fatura” olarak geri dönebilir. Partilerin bunun bilincinde bulunduğunu varsayarak sosyal medya mecraları vasıtasıyla kullanıcılara nasıl ulaşılması gerektiği konusunun da masada olduğu söylenebilir. Seçim müzikleri seçmenle siyasi parti arasındaki duygusal bağı kuvvetlendiren en güçlü kampanya nesnelerinden biridir. Bu alanda da ciddi bir yarış bizi beklemektedir. Partiler toplumu etkileme düzeyi yüksek şarkıların ne olabileceği konusunda şimdiden düşünmeye başlamıştır. Miting meydanlarında ve şehirlerin caddelerinde yeni seçim müzikleri dinlemeye hazır olalım.

 

Siyasal İletişim İçin Profesyonel Destek

Ayrıca Partilerin tanıtım, medya, reklam ve halkla ilişkiler gibi alanlarla ilgilenen birimleri, ilgili genel başkan yardımcıları ve onların etrafında oluşan ekiplerin de harekete geçmek üzere pozisyon almaya başladığını tahmin etmek mümkündür. Öte yandan Partilerin en tepeden en alt katmana kadar belirli bir düzen ve disiplin içinde bulundukları bölgelerde genel merkez tarafından üretilen içerikle uyumlu bir çalışmayı sürdürmesi yönünde var olan bir dinamik kendini hızlıca güncel duruma adapte etmeye başlamıştır. Yine de etkin bir siyasal iletişim kampanyası için yapılması gereken ilk işlerden birisi alanında uzman bir reklam ajansı ile anlaşarak gerekli hizmeti satın almaktır. Çünkü siyasi partilerin seçmene sunduğu içeriği veya insanlardan inanmasını ve satın almasını istediği şeyi ticari ürün değil bir düşünce ya da ideoloji oluşturmaktadır. Profesyonel destek toplumsal ikna için işleri kolaylaştırıcı rol oynayabilir. Siyasi anlayışın seçmene sunulabilmesi, algılatılması, imaj değerinin üretilmesi ve nihayetinde kabul ettirilmesi ticari bir ürünün kabul ettirilmesinden daha zordur. Profesyonel destek alınması mesafe kat etmek için iyi bir adım olabilir. Bu bağlamda John Keane tarafından vurgulanan “siyasetin yarısı imaj oluşturmaktır. Diğer yarısı ise olgular ne olursa olsun olguları o imaja inandırma sanatıdır” yaklaşımını hatırlamak Partilerin konuya olan hassasiyetini daha da pekiştirecektir.

 

Siyasal İletişimin Değişmeyen Olgusu Yüz Yüze İletişim

Siyasi partilerin kampanya boyunca yapması gerekenler arasında seçmenle yüz yüze iletişim yapılarak parti tarafından tasarlanan mesajın sunulması hala ilk sıralarda gelmektedir. Kitle iletişim araçlarının çeşitlenmesi ve yaygınlaşmasına rağmen seçmenle en sıcak ilişkinin yüz yüze kurulabildiği ve samimiyetin bu şekilde daha iyi aktarılabildiği gerçeği değişmemiştir. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın neredeyse bütün kongre konuşmalarında partililerden ev ev, sokak sokak ve mahalle mahalle gezerek çalınmadık kapı bırakılmamasını istemesinin arkasında bu konudaki siyasi tecrübesi yer alır.

Siyasi partiler hem yüz yüze iletişimde hem de kitle iletişim araçları ile verdikleri mesajı olabildiğince hassas şekilde tasarlaması gerekir. Mesajın inandırıcılık ve güvenilirlik bakımından risk aralığı iyi hesaplanmalıdır. Çok abartılı mesaj da iddiası zayıf kalan mesaj da seçmen nezdinde itibar görmeyebilir. Bu yüzden dengeli bir söylemin benimsenmesi gerekmektedir. Aynı olgu televizyon, gazete, internet ve açık hava için tasarlanan reklam çalışmaları için de geçerlidir. Negatif söylem ile pozitif söylem arasındaki denge seçmenin itibarını kazanabilmek açısından hayatidir.

Seçim kampanyasında hedef kitlenin belirlenmesi açısından bir değerlendirme yapıldığında partilerin toplumsal yapıyla ilişkisi ön plana çıkar. Bir siyasi parti kuşkusuz seçimi kazanmak istiyorsa toplumun tamamını hedeflemelidir. Planlarını her kesimden oy alabilmek üstüne yapmalıdır. Bu yaklaşım ideal olmakla birlikte demokrasilerde oy dağılımını belirleyen belirli faktörler bulunur. Sosyal, siyasal, ekonomik, kültürel ve ideolojik düzlemlerde tanımlanabilecek olan bu faktörler seçmenin oy verme davranışını etkilediği için ortak paydaya en fazla hitap edebilen parti ipi göğüslemektedir. Benzer şekilde vaatlerde tutarlılık ve ekonomiye yönelik vurgu seçmenin tercihini etkilemektedir. Partiler bu hassas dengeleri gözeterek iki temel amacı gerçekleştirebilmek için toplumun karşısına çıkmaktadır. Birincisi daha önce kendine oy veren seçmeni tutunduracak bir içerik üretmektir. İkincisi diğer partilere oy veren seçmenlerin oy verme davranışını değiştirecek bir mesajı üretebilmektir. En azından şüphe uyandırarak kafa karışıklığı oluşturmak hedeflenmektedir.

Dolayısıyla önümüzdeki iki aylık kısa süre içerisinde siyasi partilerin seçmen karşısına daha fazla çıkarak görünür olacağı muhakkak. Sokak süslemeleri, mitingler, televizyon, radyo, internet, gazete ve açık hava reklamları şimdikinden daha fazla toplum tarafından hissedilecek. Sürecin zorunlu şartı olarak bütün partiler kendi iddiaları ve programları çerçevesinde bir anlam haritası oluşturmanın çabası içinde olacaktır. Hangi siyasi partinin seçmeni ne ölçüde ikna edebildiği ve oy verme davranışını kendi lehine yönlendirebildiği ise kuşku yok ki ancak seçim gecesi anlaşılabilecek. Kuşkusuz o güne kadar seçim gündeminin temel bileşenleri arasında siyasal iletişim kampanyaları ve hangi partiye ne oranda katkı sağlayabildiği tartışmalar arasında olacaktır.