Yazarlar

DİNLEMEYE ÖVGÜ

Her göz etmez fark, işitmez her kulak ‘ der pirimiz Mevlâna.

Arifin her bir sözünü duymaya insan gerek’ der Niyazi-i Mısri.

İnsan bir buluşma ve konuşmadan ibarettir. Canlı hücreler birbiriyle konuşur, birbirine derdini anlatır. Konuşmanın bitmesi hücrenin de ölümü demektir. Bir gül dahi bize konuşur, onun güzelliğini takdir edecek bir bakış olmazsa, gül uğruna şiirler söylenen bir güzellik remzi değil,  herhangi bir bitki olacaktır.

‘Derin bir değişimin en basit yollarından biri, daha az güçlülerin dinledikleri kadar çok konuşmaları, fazla güçlülerin ise konuştukları kadar çok dinlemeleridir’ denmiştir. Hem kendimizi hem de başkasını, konuştuğumuz kadar susup dinlersek daha iyi anlayabiliriz. Sözün tesir gücü onun güzelliğinde değil, muhatabının ona kalbini açmasındadır. Sıradan bir söz dahi, onu almaya hazır bir kalpte fırtınalar estirir.

İnsanlar bilfiil birbirleriyle konuştuklarında, insan iletişimi malumata indirgenemez bir şeye dönüşür. Söz konuşanla dinleyen arasında bir ilişkiyi sadece kapsamaz, bizatihi bu ilişkinin kendisidir o anda. Zaten dinlemek daima, şimdiyi zihinle yaratmaktır. Konuşurken birlikte olmamız gereklidir, konuşanın ve dinleyenin şimdi ve burada olması, birbirlerinin yüzüne bakabilmeleri  icap eder.
Dinlemek şimdi ve burada olan iki kişinin arasındaki mesafeyi kapatmaktır. İki ayrı insanız, o halde bu mesafeyi neyle kapatırız? Karşımdaki bir şey anlatırken ben onu dinleyerek aramızdaki mesafeyi empatiyle kapatmış olurum. İnsan ve insan arasındaki uçurum, dinlemenin kanatlarıyla kapanır.  Onun gibi olmanın ne demek olduğunu hayal ederek, onunla hemhâl olarak kapatırım o açıklığı.  Onu değiştirmeye çalışmadan, onun hakkında hüküm vermeye çalışmadan, onu belli bir kalıba hapsetmeden… İşte o zaman yapılan eylemin ismi ‘dinleme sanatı’ oluyor. Dinlemenin önündeki en büyük engellerden biri, söylenenin zaten bilinen bir şey olduğuna dair hatalı bir ön kabuldür.  Der Himmel über Berlin filminde meleğin “zaten kapalı olan gözleri tekrar kapamalı, o zaman taşlar da yaşar.” sözünü kulağa uyarlamak gerekiyor; dinlemek, ilk kez yapılan bir şeymiş gibi, işitmeyi unutarak yapıldığı takdirde taşlar da konuşur.

Günümüzde çok konuşuyor ama daha az dinliyoruz. Herkes konuşmak istiyor ama kimse dinlemek istemiyor. Herkes kendi avazının gök kubbeyi dolaşmasını diliyor, kendi hikâyesini dillendirmek istiyor ama bir başkasının hikâyesini dinlemeye gönülsüz. Bir sohbeti, biz konuştuğumuz zaman gerçekleşmiş zannediyoruz. Oysa dinlemek, bir tepki değil bir bağlantıdır. Bir sohbeti veya hikâyeyi dinlerken, karşılık vermekten ziyade ona katılırız, ortak bir eylemin parçası haline geliriz. Hakiki bir sohbet, masada bulunan herkesin kendini ifade edebilecek bir zemin bulabildiği, karşılıklı anlaşma duygusuyla oradan ayrılabildiği bir sohbettir. Dikkatle dinleyen kişinin ödülü, kendini de daha iyi anlamış olarak oradan ayrılmaktır. Ama hep ben konuşur ve  karşımdaki insanı adeta kendi sözlerimle boğarsam, bu artık  sohbet değil monologdur. Bazen restoranlarda rastlıyorum; bir kişi karşısındaki insanı esir almış, istisnasız uzun süreler boyunca monolog halinde konuşuyor.  Psikoloji bilimi bunlara ‘konuşma narsistleri’ diyor. Konuşma narsisti, kendi sesine hayran olan, dinlemeye razı olmayan kişidir. Kendi sözünün iğvasıyla baştan çıkar bu insanlar, oradaki aksinde boğulur. Kendilerini dinlemeye doyamayan vaizler.

Dinlemek her türlü hayrın başıdır. Bir insanı dinleyerek anlarsınız, dinleyerek uzlaşırsınız, dinleyerek bağ kurarsınız, dinleyerek yeni bir şey öğrenip keşfedersiniz. Halk arasında da yaygın bir ifade kullanılır: ‘Allah insana iki kulak bir ağız vermiştir, iki işitip bir söylesin diye’. Bizler muhatabımızı ne kadar iyi dinlersek onu o kadar iyi anlamış ve ona iyi mukabele ederek gönlümüze doğru bir yere yerleştirmiş oluruz. ‘Sadece birbirinizi anladığınızda aynı fikirde olmayabilirsiniz’ demiş Donald Davidson. Bırakın anlamayı, pek çoğumuz karşımızdakini üç cümle dinlemeden, tamamen ayrı fikirlerde olduğumuzdan emin gibiyiz. Örneğin bir konferansı dinlerken aniden aklımıza bir soru geliyor ve  bir an önce konuşmacıya sorma ihtiyacına kapılıyoruz ya da muhatabımız anlatırken bir şey kafamıza takılıyor ve ‘bunu hemen şimdi söylemem lazım’ diyerek lafını kesiyoruz. İşte böyle durumlarda dinlemeyi bırakırız, çünkü kendimizle meşguliyetimiz artar. Gerçek bir dinleme kafamdaki bütün önyargıları, ön kabulleri, peşin hükümleri bir kenara bırakmakla olur. Mevlâna’nın bir sözü var: ‘Haydi ben bensiz geleyim, sen de sensiz gel’. Ön yargısız bir buluşma için muhteşem bir reçete. Gerçek bir sohbet böyle olur. Kafamdakileri bir kenara bırakıp, bütün bir kalp açıklığıyla senin yanına geleceğim ve senin öğretmeni bekleyeceğim. Bir bilgenin sözüyle ifade edersek: ’Ağzı açık olan adam bir şey öğrenmez’.

Konuşurken bir şey öğrenmem, anlatırken öğrenirim. Dinleyen bir kulaktan ibaret değildir; dinleyen hakkındaki ön kabullerimiz, onun neyi bilip bilmediği hakkındaki varsayımlarımız, ”söz”ün anlamını, kastını, söylenişini değiştirir. Ama daha ötesini, dinlerken öğrenirim. Bir şeyi öğrenmeye hazırsam, muhatabımın bana bir şey öğretmesine hazırsam, ondan öğrenirim.

Buna en bilinen örnek, bizim tekke kültürümüzde de yansımasını bulan Pisagorasçı eğitim üslubudur. Pisagorasçılara göre, benliğin efendisi olmanın yollarından biri de, sükûtu ve dinleme sanatını öğrenmekti. “Logos”u dinlemek denirdi buna. Pythagorasçı kültürde, pedagojik kural uyarınca öğrencinin beş yıl boyunca sessizliğini koruması gerekiyordu. Ders sırasında soru soramaz ve  konuşamazdı. Bu, gerçeğe ulaşmanın şartlarından biri olarak kabul edilirdi. Plutarkhos, dinleme sanatı üzerine olan kitabında (“Peri Tou Akouein”), okula başlamanın ardından, tüm yetişkinlik yaşamımız boyunca “logos”u dinlemeyi öğrenmemiz gerektiğini söyler. Ancak bu şekilde neyin doğru, neyin aldatıcı olduğunu, neyin retorik, neyin gerçek ve retorikçilerin söyleminde neyin yanlış olduğunu söyleyebileceğimiz için, dinleme sanatına hayati bir önem atfeder. Dinleme, sizin ustalarınızın denetimi altında olmadığınız, ama “logos”u dinlemek zorunda olduğunuz gerçeğiyle bağlantılıdır. Derste sessizliğinizi korursunuz. Anlatılanlar hakkında sonradan düşünürsünüz. Ustanın, öğreticinin sesini ve içinizdeki aklın sesini dinlersiniz. Buradaki en dikkat çekici ayrıntı, dinlemenin, muhataba yönelik bir eylem olmamasıdır. Dinleyen, yaratıcı aklı dinlemektedir. Bu yüzden edilgen değil, yaratıcıdır. Bizdeki “Söyleyenden dinleyen arif gerektir.” anlayışı, biraz da bu kadim hikmetin tezahürüdür.

Dinlemek, bir başka insanı keşfetmeye hazır olmak demektir.  Bütün varlığımla bütün dikkatimle ona yönelirim, vücudumu ona yönlendiririm, onun gözlerinin içine bakarım ve onun söylediklerini anlama çabasıyla dinlerim. İşte bu gerçek dinlemedir. Yoksa benim kafamdakileri ona boca etmek üzere sıramı bekliyorsam, lafı ağzına tıkamak, onu haksız düşürmeye çalışmak niyetiyle kafamda bir strateji varsa bunun adına dinleme denemez. Orda karşımızdaki insana bir şey ispat etmeye çalışıyoruz demektir. İmam Gazali “Dinleyen konuşana ortaktır“ der. Ritim davranışlarımızın düzenlenmesinde temel bir unsurdur ve dinleyebilmek için de bu ritme sahip olmamız gerekir. İletişim, bu ritmin icracısı olarak muhatapların girift ortak hareketlerle katıldığı bir dans olmakla kalmaz, aynı zamanda ritmi de oluşturan bir ortak eylemdir. Yani, uyuma iştirak ederek dinler ve dinledikçe kendimiz için yeni bir bütünsel uyum anlayışı yaratırız.

Dinlemek, muhatabıma içimde bir yer açmamdır. Ona dair dikkatim şöyle bir mesaj verir: ‘Sen dinlenilmeye lâyık bir insansın, seni gönlüme misafir edebilirim’.

Her insanda dinlenilecek bir hikâye vardır. Herkesin size öğreteceği bir hazinesi vardır. Bir dostumuzun anlattığı hikâyedir: ‘’Giresun’un bir köyünde mecburi hizmet yapıyordum. Köyün delisi olarak bilinen birisi vardı, bana o insanın hali ilginç gelmişti, onunla tanışmak istemiştim. Bir süre sonra hizmet sürecim boyunca oradaki en yakın arkadaşım o oldu, onu dinlerdim. Hayatı hikâye etme biçimini, onun dünyaya bakma biçimini… Ayrılık vaktinde gelmedi. Ağlayacak gibi oldum, çok üzülmüştüm, ‘bu kadar sırlar paylaştığım arkadaşım neden gelmedi?’ diye düşünüyordum. ‘Muhtemelen o ayrılık anına dayanamayacağı içindir’ diyordum. Köy yolunda külüstür cipimizle yüreğimiz buruk giderken, onun kan ter içinde yamaç aşağı koştuğunu gördüm. Kendisini arabanın önüne atarak şöyle dedi : ’Midemde bir tas çorban var, hakkını helâl et’. ‘’

Bir insanı dinlerseniz, onun ruhunun sizin ruhunuza dokunmasının yaratacağı mucizelere açıksınız demektir. Yaşayan ruhun mucizesi. O yüzden her insanın bizim ruhumuzu mucizeye açmasına, hayatın canlılığını içimizde uyandırmasına izin vermek lazım. İnanın bana hikâyesine kulak kesildiğiniz hiç kimse sizi boş çevirmez, hikâyelerini gönül rızasıyla dinlediğinizi hissettirdiğiniz hiç kimse sizi hediyesiz bırakmaz ve size hayatınızda düstur olacak bir şeyler anlatır. Babamı kaybettiğim günlerde, pek çok danışanım özel olarak gelip beni teselli ettiler, onlardan çok şey öğrendim. Öyle güzel tesellilerdi ki öncelikle insanlığın ölmediğini anladım. O an onları işitmeye o kadar çok ihtiyacım vardı ki. Kelam-ı kibar, latif sözler. Dinlemek kadar,  anlatmaya ve dinlenilmeye de ihtiyacım vardı. Acının paylaşılmasına da ihtiyacımız vardır. Dinlemek aynı zamanda da bir başkasının acısını paylaşmak demektir. ‘Seninle beraberim, her söylediğine katılmak zorunda değilim, seninle aynı düşüncede olmak zorunda değilim ama değerlisin benim için ve seni dinlemeye layık görüyorum.’ demektir.

Can kulağıyla dinlemek deyimi, ‘ruhun kulağıyla dinlemek’ ifadesi ne kadar anlamlı…

İletişimin en temel kurallarından biri, cümleye başlayan kişinin cümlesini bitirmesini sağlamaktır, vücudumuz ona dönük olmalı, bu peygamber efendimizin de sünnetidir, konuşurken her zaman vücuduyla döner karşısındaki varlığı tam olarak muhatap alırmış, ister çok zengin ol, ister fukara ol, ister sosyal hiyerarşinin en üstünde ister en altında ol. Sana dönüyorum, senin varlığını kendime muhatap alıyorum. Benim için kıymetlisin, anlatabilirsin, seni dinlemeye tüm varoluşumla hazırım. Diğer bir kural göz göze temas kurmaktır; bir insan karşımızda bir şey yapıyorken zaman zaman cep telefonlarımızdan mesajlarımızla ilgilenebiliyoruz, bu durum karşımızdakinin varlığını muhatap almamak anlamına gelir. Karşımızda ‘Hazreti İnsan’ var ‘Eşref-i Mahlûkat’ var, belki o sırada söyleyeceği cümle çok ama çok önemli bir şey.

Bir danışanım, ağlayarak hikâyesini anlatmıştı; 12 Eylül’ün o zorba günlerinde sabahın köründe evinden alınarak hapishaneye götürüldüğünü, hapishanede gördüğü işkenceyi ve bunun ruhunda açtığı yaraları. Bambaşka bir şikâyetle bana gelmişken bir an bir yakınlık anında kendisi için çok mahrem olan, onu çok incitmiş hikâyeyi anlatabileceğini düşünerek bana anlattı. Bu bir mucize ânıdır:  Her varlık duyulmak için haykırır. Kimi sessizce, kimi vaveyla ile. O ân kendisini bana açabildi zira kendisini ilgiyle dinleyen bir kalp, ruh ve can buldu orada. Sözlerinin yankılanacağını bildiği bir yüreğe kuluçka yumurtalarını bıraktı. İlginçtir; Çincede dinlemek fiilini temsil eden ideogram “kulak, göz, dikkat ve kalp” sembollerinin hepsini birden içerir. Dinlemek kulakla, gözle, kalple ve fasılasız bir dikkatle yapılan bir eylemdir kadim Çin hikmetine göre. Danışanımın muhtemelen bunların tamamını karşısında bulmadığı takdirde anlatamayacağı bir hikâyeydi bu. Kabuktan öze doğru indiğimiz ilk sefer, kendisiyle ilgili bir şeyi paylaşma ihtiyacı hissetti. Hepimiz hikâye anlatmak isteriz, paylaştıkça rahatlarız. İnsan, anlatan, hikâye eden bir varlıktır ama bir muhatap bulmamız lazım, bir kulak, bir can bulmamız lazım. Calvino, “Anlatıya yön veren şey ses değil, kulaktır.” diyor. Kulak, kalbin dikkatine bir remiz elbette.

Yıllar önce George Berkeley’e isnad edilen bilmecemsi bir soru okumuştum: “Bir ağaç ormanda büyük bir gürültüyle yıkılıyor fakat orman o kadar ıssız ki bunu kimse duymuyor. Bu ağaç yıkılırken bir ses yapmış mıdır?” Berkeley bu örnekten hareketle “esse est percipi” der, “var olmak algılanmaktır.”

Bizi işitecek bir kulak, bizi görecek bir göz, bizi fark edecek bir can olmadığı zaman varlığımız teyit edilmez. Boşluğa konuşmak bizi teskin etmez. Mesela ilginç bir hikâye vardır; Tom Hanks’in oynadığı Cast Away filminde, ıssız bir adaya düşen kazazede çıldıracak gibi olduğunda bir Hindistan cevizini kendine arkadaş edinir ve onunla konuşur. İnsanlar mutlaka, karşılarında kendilerini anlatacakları bir varlığı arar.

Dinlemek bir sanattır çünkü susabilmeyi gerektirir. Günümüzde susmak ta sanattır. Dinleyen insan muhatabından yeni şeyler öğrenmeye ve onun var oluşuyla ilgili yeni şeyler keşfetmeye açık olan insandır. Dinlediğimiz zaman muhatabımızla bir bağ kurmuş oluruz. Bir söz var :’Istıraplarını dinlediğiniz hiç kimseye ebediyen düşman olamazsınız’. Acılarını, üzüntülerini, hayal kırıklarını, yeislerini dinlediğiniz birine nasıl düşmanlık edebilirsiniz? “Ortada dinleyen kimse yoksa/Tarlakuşu kadar tatlı öter karga.” der Shakespeare Venedik Taciri’nde. Bu yüzden dinleme anlatanı da kendine çağıran ve  onu rikkat sahibi, ayık kılan bir eylemdir. Lenin’le ilgili bir tanımlama yapılır : ’O kadar iyi dinlerdi ki dinlemesiyle karşısındakini yorardı’.

Bir masada oturuyoruz, aramızda kırmızı bir elma var. İkimiz aynı şeyi görüyor ancak farklı şeyler düşünüyor ve hissediyoruz. Elmanın ikimizin geçmişinde yeri farklı. Elmanın zihnimizdeki temsili birbirinden farklı. O yüzden aynı şeyleri görsek dahi anlaşmak için konuşmamız lazım. Konuşalım ama birbirimizin sözünü kesmeden. Cümleye başlayan kişi onu bitiren kişi olmalı. Pek çok kavga ‘dinleme sanatı’na sahip olmadığımızdan. Savunmacı olmayan, dikkatli dinleyiciler duygularımızın ve bazen sevimsiz tarafımızın ortaya çıkmasına izin verir.  Söylediklerimiz doğru olmasa bile duygularımız gerçektir. Kendimizi gizliden gizliye suçladığımız şeylere tepki veririz en çok. Başkalarında tahammül edemediğimiz şey, çoğu zaman, kendimizde tahammül edemediğimiz şeydir. Her şikâyetin ardında bir rica vardır. Hemen savunmaya geçmek yerine dikkatlice dinleyelim ve muhatabımıza onun söylediklerinden ne anladığımızı ifade edelim. Başka insanların duygularına saygı duymayı öğrenmek, kendi duygularımıza karşı müşfik olmayı da öğrenmektir.

Günümüzde iletişim kazaları sıklıkla başımıza geliyor. Söylenen ve algılanan arasında da bir mesafe var. Bazen en uzak mesafe iki insan arasındadır. Onun ağzı ile sizin kulağınız, onun kalbiyle sizin kalbiniz arasında kapanmaz bir uçurum söz konusudur. Ağzımızdan çıkan şey bazen söylemeyi murat ettiğimiz şey olmayabiliyor. Mevlana ‘ne söylersen söyle anlattıkların karşındakinin anladığı kadardır’ der. Onun seni nereye koyduğu, seni nasıl çerçevelediği veya senin söz denizine daldırdığı tasının ne kadar büyük olduğu, söylediğinden ne anladığını belirler. Ağızdan çıkan şeyle diğer kulağa ve o kulaktan beyne giden uyaran aynı şey olmamış olabilir. Ben bir şey kastettiğimi düşünürüm, karşımdaki insan kendi kişisel tarihinden bir süzgeç yapar, kendi incinebilirliklerinden, kendi üzüntülerinden, kederlerinden, yaşanmışlıklarından, geçmişinden bir filtre yapar ve o filtreden süzerek algılar sözlerimi. “Her sözüm dinleyen özüm seçemez/Sırat köprüsünden ince sözlüyüm” diyor Aşık Seyrani.

Bir gün bir danışanım anlatmıştı. Pastanede buluşmak için arkadaşıyla sözleşiyorlar, saatler geçiyor ve arkadaşı gelmiyor, arıyor telefonlarına cevap gelmiyor, bir süre sonra aramalarına cevap gelince basıyor kalayı. ‘Sen nasıl bir insansın, beni nasıl bekletirsin, seninle arkadaşlığımızı gözden geçireceğim’ benzeri bir sürü ağır sözü boca ediyor. Arkadaşı derin bir sessizlikten sonra ‘ Annem kalp krizi geçirdi ve ben acildeyim’ diyor. Danışanım bunun üzerine çok utandığını ifade etmişti. Bu türden, dinlemekle önü alınabilecek anlaşmazlıklara karı koca arasında, siyasi liderler, amir memur, öğrenci öğretmen arasında sık rastlanıyor.

Amerikan dizi filmlerinde çoğu şey doğrudan söylenir, doğrucu Davut tipler görürsünüz. Bizim toplumumuz, hakikatin, doğrunun bodoslamadan insanların yüzüne söylendiği bir toplum değildir. Biz imayı, dokundurmayı severiz.  Naili, Tasrîhe mecâl olmadı îmâ ile geçdik” der, ince bir ruhun neticesidir bizdeki bu tasrihe mecal olmaması durumu. İma da bir sanattır. İnsanın güzel niyetinin de, maksat kadar anlaşılmasına sebep olur. Yanlış anlamaya neden olmuyorsa, gerçek hale mukteza olarak anlaşılıyorsa ve karşındakinin de kalbini kırmadan bir şeyi ifade etmeye sebep oluyorsa, bence bir mahsuru yok.

Sessizliğin sesini dinlemek çok anlamlı geliyor bana. Doğu kültüründe çok yaygındır. Bir hikâye anlatılır, iki derviş buluşmuşlar, sonra bir odaya geçmişler ve uzun uzun yere bakarak susmuşlar, saatlerce susmuşlar. Ayrılırken kucaklaşmışlar, biri diğerine demiş ki; ’Çok güzel bir sohbetti’.

Doğu ima ile geçmenin yeridir. Doğu sessiz konuşmanın yeridir. Gerçekten dinleyen kişiler kelimenin esasını, ruhun neşidesini anlatıcının gözlerinde, edasında bulurlar. Günümüz modern toplumu her boşluğu doldurmak istiyor, sessizliğe tahammül edemiyoruz. Üç kişi oturalım, acaba iki dakika sessiz kalabilir miyiz? Hâlbuki sessizlik kendimiz tartmamızı, karşımızdaki insanı daha iyi anlamamızı daha iyi sorgulama yapmamızı getirir. Nuri Pakdil, ‘dilimin döndüğü kadar sustum’ diyor; sohbetlerinde Edebiyat dergisinin yazıhanesinde saatlerce sessizce otururlardı.  Aslında orda bir şey yapıyor, tıpkı Tapduk Emre’nin Yunus’a ‘bu dergâha on sene eğri büğrü odun taşımayacaksın’ dediği gibi bir çile eğitimi. Sessizliğe tahammül edebiliyor musun? ‘Eğer benimle sessizliğe varsan, ben de konuşmaya varım’ diyor. Benimle sessizliği paylaşabiliyorsan, o iç derinliğine ulaşabiliyorsan, ben de seninle konuşmanın derinliklerinde dolaşabilirim. Aslında bir sınava tabi tutup onu geçenlere de manevi bir paye veriyor. “Birbirimizi anlayamayacağımız korkusuyla, sözcükleri gereğinden çok fazla kullanıyoruz. Konuşmamanın, iletişim kurmayı reddetme anlamına çekilmesinden, kabalık olarak görülmesinden korkuyoruz. Ayrıca çok fazla konuşuyoruz. Sessizlik bizi ürkütüyor. Sessizliği denetleyemiyoruz. Oysa sessizlikte, sezinlediğimiz ama tanımadığımız dürtülerin, özgürlüğün ve gelişigüzelliğin son noktası saklıdır.” diyor Gündüz Vassaf ‘Cehenneme Övgü’de.

Söz, kendini var kılmaktan başka bir amaca hizmet etmediğinde boşluğu beyhude yere döver durur. Söylenmesi çok daha elzem, başka sözlerin yerini işgal eder ve onları, konuşulduğu zannı yaratarak henüz hiç söylenmeden boğar.

Aslında iletişimi bozan şey karşımızdakinin söylediğinden çok, karşımızdakinin bizde uyandırdığı savunmacı tutumlardır: ’Hayır o öyle değil böyle, beni böyle isimlendiremezsin!’ derken bir şekilde, sözün sonunu beklemeden yaptığımız savunmacı tutumlar. Sıklıkla karşımızdaki insanı değiştirmeye çalışıyoruz. Bir tartışmada karşımızdaki insanı kati şekilde ikna etmeye çalışıyoruz. Onu kelimelerimizle işgal etmeye çalışıyoruz. O kendi pozisyonunda kalarak kendini savunsun ben de kendim olarak kalarak savunayım ama birbirimizi dinleyebilelim. İyi bir sohbetten ayrılan iki kişi sohbete başlayan aynı kişiler değildir. Artık farklı insanlar olarak oradan ayrılırız. İyi bir sohbet daima bizi zenginleştirir. Yeni bakış açıları kazanarak, kendimizle ilgili bazı şeyleri de öğrenmiş oluruz. Onu düşünürken kendimizi de düşünürüz. Bu yüzden de kendilerini dinleyebilen insanlar başkalarını da iyi dinleyebilirler. Bir tartışma sürekli can acıtma eksenine sürükleniyorsa oradan bir iyilik, yeni bir şey neşet etmez. Haklı çıkma arzusu yerine haksız çıkabilme cesaretini edinmeliyiz.

Sansasyon haberciliği, hep kışkırtma ve hayatın olağan seyrinde dikkat etmememiz gereken bir şeyi bize allayıp pullayıp çok süslü bir şekilde sunma üzerine kurulu. Bu da insanlarda büyük bir yorgunluk yaratıyor ve gerçekten dikkat vermeniz gereken şeye dikkatinizi veremez oluyorsunuz. Bugün dikkatiniz ıvır zıvır şeyler tarafından o kadar çok işgal ediliyor ki hayatın içinde can kulağıyla dinlememiz gereken bir konuşmayı işitemeyecek hale geliyoruz. Dikkatimizi çok ekonomik kullanmamız ve hak etmeyen yere yöneltmememiz lazım. Kendimizi dikkat tacirlerinden sakınalım. Simone Weil, “Dikkat, cömertliğin en nadir ve saf formudur.” der, bu kadar nadir bir şeyi, har vurup harman savurmadan cömert olmayı bilmek gerekir.

Sohbeti öldüren şeylerden birisi teknoloji, evlerin içinde herkes ayrı bir ekrana gömülmüş durumda. Konuşmayı da öldürüyor, dinlemeyi de öldürüyor. Hayatı derinlemesine, coşkuyla bir akış içinde yaşatan şey, derinliktir, yoğunluktur. Yaşadığımız ana, akışa kendimizi ne kadar kendimizi bırakabiliyoruz, zamanın külçeleşmesini ne kadar unutabiliyoruz? Hayatın özünü aşkla, muhabbetle yaptığımız işler oluşturuyor. Bir bilge sözü der ki :’Büyük şey yoktur, küçük şeyleri büyük bir aşkla yapmak vardır’.

Günümüzde dikkat en nadir bulunan şeydir. Dolayısıyla bir insana verebileceğimiz en büyük armağan da dikkattir. Anne babanın evladına verebileceği en büyük hediye dikkattir, ülkeyi yöneten bir kişinin halkına verebileceği en büyük armağan dikkattir, onları kale almaktır. Dinlemek tüm dikkatin yoğunlaştığı bir eylemdir. Dikkatimizi maalesef en çok da sevdiklerimizden esirgiyoruz.

Ferîdüddin Attâr’ın bir hikâyesi vardır: “Bir saka yolda gidiyorken başka bir saka ile karşılaşır ve der ki: ‘Güzel kardeşim, şu kırbandan bana bir tas su doldur da içeyim’, diğer saka şaşırarak : ‘’Be adam! Sende de aynı sudan var neden kendi tasını doldurup içmiyorsun’ der. Öteki saka ise :’’Güzel kardeşim, sen yine bana oradan bir tas su ver çünkü ben kendi suyumdan bıktım.’’ Burada muhabbet ederek, birbirimize yarenlik ederek yeni bir şeyin oluşmasından hisse vermek arzu edilmiştir.

Şikâyetleri dinlemek de iletişimin bir parçasıdır. Şikâyet eden insanın dile getirmek istediği bir istek vardır.  Kulak verdiğimiz sesler arasında artık susmuş olanların, belki de hiç söylenmemiş olanların yankısını duyarız. İyi bir sohbet muhatabındaki ruhsal arzuyu, onun gönlünün talebini fark eder. İyi bir dinleme, şikâyet eden insanın hayatında yapmak istediği değişiklik talebini dikkate alır ve ona o yönde cevap verir. Tartışmak kötü değildir, kötü olan birbirimizi yıpratma niyetidir. Her tartışmanın bir talebi dile getirdiğini, o talebin ne olduğunu anlamamız gerektiğini ve bunun da iyi dinlemenin bir parçası olduğunu unutmayalım. Bir yerde canlılık varsa orada bir anlaşma çabası vardır. Birbiriyle konuşamayan hücreler ölür, konuşanlar hayata devam eder. Hayat dediğimiz şey hep bir meram anlatma ve dinleme gayretidir. İster hal diliyle, ister kal diliyle, yeter ki söyle!

Gülle başladık, gülle hitama erdirelim. ‘Dinle neyden duy neler söyler sana/ Derdi vardır ayrılıklardan yana’. Ney insandır. İnsan olmakta olandır. Ayrılık, duru sözden uzaklıktır. Susuzluğunu gidermek isteyen, kulağını dostun çeşmesine uzatsın ve oradan kana kana işitsin.

 

Etiket /

Kemal Sayar

5 yorum

Yorum göndermek için buraya tıklayın

  • Hocam derinlikli, bilgece makalenizi keyifle okudum. İnşallah hayatımıza tatbik edişimizin oluşturduğu sevgi ve muhabbet ikliminin mutluluğuna sizde hissedar olursunuz.

  • Kaleminize ve anlatışınıza hayranım, her bir kelimeyi dikkatle ve kalben dinleyerek okudum, tekrarladım bazılarını zihnimde iz bırakmaları niyetiyle ve beni yüreğiyle dinlediğini hissettiğim kişilere şükran duygularımla okudum.. Herkesin bir dinleyeni olmalı sustuğunu duyacak.. Teşekkürler

  • Dilimin döndüğünce sustum. Kaleminize yüreğinize kuvvet versin Rabbim. Tohum olup ekilsin kelimeler yüreklere

  • Kemal SAYAR beyefendi öncelikle yazılarınızı, sohbetlerinizi daima takip eden ve istifade eden bir kardeşiniz olarak “dinlemeye övgü ” yazınızdan çok istifade ederek keyifle,muhabbetle okuduğumu ifade ederim. Yazının bir yerinde geçen “sabahın körü” ifadesine takıldım,Kemal bey bunun yerine “sabahın nurunda” yazmalıydı diye akılma takıldı.
    Bu vesileyle selam ve muhabbetlerimi iletirim.