Yazarlar

Devlet Başa Kuzgun Nereye ?

Üniversitelerimizde siyaset bilimi, kamu yönetimi, uluslar arası ilişkiler ve benzeri adları taşıyan pek çok bölüm var. Buralarda “devlet adamlığı nosyonu” üzerine bir şeyler öğretiliyor mu bilmiyorum… Tecrübelerim bana aksini fısıldasa da bu fısıltıya kulak vermek istemiyorum. Zira hayatî önemde bir husustur bu: “Devlet adamlığı”nın mahiyetinin ne olduğu meselesi, Türk devlet felsefesinin bel kemiğini oluşturur. Bırakın kırılmasını azıcık dahi zarar görse devlet, bel fıtığına yakalanmış kişi gibi hareket kabiliyetinde sorun yaşar. Hele bir de omurga zarar görürse felç olur. Ortega y Gasset, “Omurgasızlaştırılmış İspanya” derken yahut zamanımızın büyük düşünürü Şaban Teoman Duralı Hoca, “Omurgasız Türklük” dediğinde, esasen devlet adamlarının yanında fikir, sanat, düşünce adamlarının da yokluğuna işaret etmektedirler.

Toplumda millet olma şuurunun, bireylerde kim olduğu bilgisinin bulanıklaşması giderek tümden kaybolması demeye gelen böylesi bir durumda “devlet adamlığı” nosyonuna sahip kişilerin varlığı daha büyük bir önem taşır. Bu kişilerin varlığı ise, içinde nefs terbiyesinin de bulunduğu ciddi bir eğitimden geçmeyi gerekli kılar. Devlet, küçük bir mahalledeki okul müdüründen bakanlarına kadar uzanan bir yelpazede devlet adamlarından çok kariyer manyasına tutulmuş bürokratların eline düşerse, devletin tepesinde acil arayış başlar.

Zira Türk devlet felsefesinde arayış, yukarıdandır. Aşağıdan yukarıya yükselme arayışları, bürokrat tipini doğurur. Devlet adamı tipi ise, kendini hazırladığı vazifenin onu bulması için bir kadere sahiptir.

Burada tüm mesele, kişinin böyle bir kaderinin olmasıdır. Türk devlet felsefesi bize şunu söyler: İşlerin kaderi, kişilerin kaderine bağlanmıştır.

 

Türk devlet felsefesinde dönem kavgası yoktur

İmdi can alıcı olduğu için can verici olduğu da muhakkak olan sorucu sormanın yeridir: Varlığına, mahiyetine yönelik onca saldırıya uğrayan Türkiye’nin devlet felsefesi, bugün için, tarihin içinden gelen Türk devlet felsefesiyle irtibatlı mıdır? Öncelikle şunu söylemek gerekir: Düşündüğümüz bu alanda mükemmeliyet bazı küçük zaman aralıklarından ibarettir. Sorun her zaman vardır ama onu çözme iradesi de vardır. Bu bakımdan geçmişte olduğu gibi bugün de aslolan “irade”dir. Sorun ise geçicidir. Türk devlet felsefesi, tarihinin hiçbir dönemini birbiriyle kavgalı görmez. Cumhuriyet’imizin kurulduğu zamanlar da günümüz de bizim içim bu bakımdan bir ve biriciktir. Daha eskilere gittiğimizde de durum aynıdır. Hayat görüşümüz, yaşadıkları zamanda birbiriyle anlaşmayan, farklı içtihatlarda bulunan kişileri geçen zaman içinde birbiriyle dost olarak düşünür. Hz. Mevlana ile Ahi Evran’ın yaşadıkları zamana dair yorum farklılıklarını, hayat görüşümüz, devlet felsefemiz zaman içinde birleştirir. Şu şiir zannımca bunu söyler:

 

Önce sonucu söyledim diye hikâyet değil mi şimdi bu
minyatürlerdeki adamlar olmalı
yani gerçek bu olmalı
o adamlar minyatürlerdeki gibi olmalı
biz onlar gibi değiliz bu muhakkak
fakat birileri var ki öyle olmalı
bak nasıl
sürgündeki Şeyhu’r Reis İbn-i Sînâ
inzivasında ziyaret ediyor Gazzâli’yi
ikisi de mahpus, ellerinde Hayy bin Yakzan
avluda seğirten çocuklar
derken tüm ciddiyetiyle Yusuf Has Hâcib
lakin ciddiyeti atına boncuk eylemiş Hallaç
çünkü er başında duman dağ başında çığ
aksine divane gönül
ama eşya o eşya değil
bilakis eşya o eşya değil
ya varılır ya varılmaz
ne doğrudur yazmak ne yazılmasa olur.

 

Evlat babanın sırrıdır

“Türk devlet felsefesinde devlette arayış yukarıdandır” dedik… Evet, gerçek böyledir. Bugün eğer devletimizin kurumlarında devlet adamlarına değil de bürokratlara rastlıyor isek, devlette arayışın yukarıdan olması noktasında bir gayrete ihtiyaç var demektir. Hatırlayalım, bin yıldır Türk devlet felsefesinin en temel metni Kutadgu Bilig’de, kendisini yıllarca bihakkın bir vazifeye hazırlamış Aytoldı’yı arayan kişi, devletin başındaki Güntoldı’dır. Tabii arada bu ikisini birleştiren pek güzel aracılar vardır. Bu aracılar ayrıca mühimdir. Neticede, işlerin kaderinin kendisine bağlandığı devletin başı ile ona bağlı işlerin kendisine bağlandığı vezir buluşur. Vezir, imtihanlardan geçer ki bunların en başında gelen hakanın karşısında “haddini bilme” imtihanıdır. Kaderinin kendisini devlete baş kıldığı kişi, onu haklı olarak imtihan eder. Elbette bu ikisinin buluşması yetmez. Vezir, mayası kendisi gibi olanları da vazife almaya davet eder. Sözgelimi bir akrabasını… Ama Kutadgu Bilig’de görüleceği üzere akraba, kendini derviş sayıp kenara çekilmiştir. Böylesi bir tercih, takdire şayansa da tercihe şayan sayılmaz. Zira kişinin kendi nefsini kurtarması, onu temiz tutmasında olduğundan belki çok daha fazla kirlenme pahasına alınacak hayırlı vazifelerle daha çok kayıtlanmıştır. İşe bakın ki belirlenmiş gün tez gelir ve vezir ölür. O vakit hakan, “evlat babanın sırrıdır” öğüdü uyarınca ulu vezirin sırrını arar. Esasen aranan bin yıl önce de aynı sırdır bugün de. Bin yıl önce o sırrı yakınlarda, akrabalarda aramanın kolayı vardır. Bugün ise o sırrı tüm ülke sathında aramak mümkündür. Yeter ki şu tür engellerden meseleyi koruyabilelim:

 

Bu profesyoneller sürüsü en dertli türküyü almışlar söylerler
şamanlar gelip dövseler bir güzel.

 

Türk devlet felsefesinde devlet, modern ya da postmodern hesaplarla işleyen bir mekanizma değildir. Her şeyden önce onun dış şartları kendi iç şartlarına raptetmek gibi bir gayreti vardır. Bu gayret mümkün olmadığında ya da kısmen mümkün olduğunda bile adına “profesyoneller” denilenler eliyle işler yürütülmez. Ola ki buna mecbur kalındı onların kontrolü de devlet adamlığı nosyonuna sahip olanın kudret elindedir. Onu eskiler şöyle tanırdı:

 

Seni hiçbir vakit arkasından çıkarılmayan giysinden tanıdım
seni hiçbir vakit arkasından çıkarılmayan giysinle tanıdım

senin hiçbir vakit arkasından çıkarılmayan giysinden söz açmasınlar
senin hiçbir vakit arkasından çıkarılmayan giysinden söz açtırma
 

senin hiçbir vakit arkasından çıkarılmayan giysinin delisi çoktur
senin hiçbir vakit arkasından çıkarılmayan giysini buna delil saysınlar

senin hiçbir vakit arkasından çıkarılmayan giysinin seveni azdır
senin hiçbir vakit arkasından çıkarılmayan giysinin dengi yoktur

senin hiçbir vakit arkasından çıkarılmayan giysinden söz ediyorlar
senin hiçbir vakit arkasından çıkarılmayan giysini ama bilmiyorlar.

 

Cevdet Paşa

Kutadgu Bilig’den Cevdet Paşa’ya uzanan yol

Meselenin can veren yeri buradadır:

Türk devlet felsefesi, “kişinin hiçbir vakit arkasından çıkarılamayan giysisi” ile tanınıp bilinir. Bu bilgi, Cumhuriyetimizi kuran milli mücadele iradesinde de vardır günümüzde… Sorunları, yanlışları gösterip olguları birbiriyle kavga ettirmek bizi yaya koyar.

İstanbul’a eğitim için gelişinin ellinci yılında II. Abdülhamit tarafından sarayın arabasıyla evinden alınıp kendisi şerefine tertip edilen merasim ile devlete hizmeti taçlandırılan Cevdet Paşa’yı bir düşünelim. Bu manalı işi düşünen II. Abdülhamid, Kutadgu Bilig’teki Güntoldı’nın yolundadır. Der ki: “Pederime ve amcama güzel hizmet ettin. Benim zamanımda da hüsn-i hizmetin görüldü. Adliye işlerinde çok eserlerin var. Bunları takdiren bu nişanı kendi elimle sana ta’lik ediyorum.” Koca Cevdet Paşa’mız da der ki: “Pederiniz cennetmekân Sultan Abdülmecid Han hazretlerine kemal-i sıdk ve ihlâs ile hizmet eyledim. Hüsn-i teveccühünü kazandım. Lakin mükâfatını efendimizden aldım. Amcanız Abdülaziz Han zamanında pek mühim ve büyük işlerde bulundum. Anların mükâfatını da efendimizden gördüm.”

Meselenin can alan yeri buradadır:

Türk devlet felsefesinde devlet adamı, eylediği hayırlı işlerin mükâfatını almayı ummaz. Zaten böyle şeyler zamanında olmaz. Lakin aynı felsefeyle dolup taşmış devlet adamı da babasından, amcasından devraldığı kadirşinaslığın vaktini kollamayı da işlerinin arasına katmayı ihmal etmez.

Üniversitelerimizin siyaset bilimi, kamu yönetimi, uluslar arası ilişkiler bölümlerinde devlet adamlığı öğretimi meselesi bütün bu konuştuklarımızın çözümü için elbette yegâne mecra değildir. Bütün bunlar bir büyük kavrayışın parçalarından yalnızca biridir. Vazife sahibine düşen kendi önüne düşen parçayı izah etmektir:

 

şimdi nereye gideceğimizi bize
uykuda gösterecek duayı sana söyleyeyim:

Devranın tüm cilvelerinde Rabbim
Seni görürüz
de mahzun olmayız…

Dr. Celâl Fedai

1 yorum

Yorum göndermek için buraya tıklayın

  • Celal Hocam , Rabbim size , kaleminize güç versin. Yazılarınız bir Türk münevveri için oldukça cihanşumul bir tefekküre sahip…. Yusuf Has Hacip’ten Ahmet Cevdet Paşa’ya uzanan bu silsileyi işlemeniz beninçok mutlu etti.