Röportaj

Türkiye, Yemen Krizi İçin Ciddi Rol Oynayabilir

Gidenin gelmediği coğrafya Yemen… Türkülere konu olmuş, Osmanlı idaresindeki 4 asır sonrası kutsal beldelerle birlikte anılan yer…
Son dönemde Yemen’de ciddi bir insani kriz var. İç savaşın getirdiği krize dünya sessiz.
Peki, Yemen’de çocukların açlıktan öldüğü manzaraya nasıl gelindi? Hangi dengeler, insani fotoğrafı dengesiz hale getirdi?
Aklımızdaki soruları, Yemen konusunda ciddi analizleriyle tanınan İNSAMER’den araştırmacı Riad Domazeti’ye yönelttik.
Röportaj: Abdulhamit Güler – Taha Erham Keleş
Riad Domazeti

Yemen’de yaşananları tam olarak nasıl tarif etmeliyiz? Birkaç günde ortaya çıkan bir durum olmadığı aşikar. İç savaş mı, dış müdahale mi?

Geride bıraktığımız 8 yıllık iç kargaşada Yemen’in bugünkü durumunu tarif etmek ve tanımlamakta zorlanıyoruz. Zira 2011 yılında tamamen özgürlük, hak talep etme ve eşit bir ekonomik paylaşım ile başlayan halk gösterileri zaman içinde yerel çıkar gruplarının, bölgesel devletlerin ve küresel güçlerin bilek güreşine dönüşmüş durumunda. Yemen’deki haklı talepler kısa zamanda kriminalize edilmeye çalışıldı ve statükonun korunması noktasında özellikle yerel güçler ve küresel aktörler büyük uğraş verdi. Bunu başardılar da. Zira 8 yılını geride bıraktığımız bu krizin bir iç savaşa dönüşmesi sağlandı. Bunun için Yemen’deki yerel unsurlara ve dinamiklere baktığımızda, aslında bir vekalet savaşından bahsetmek mümkündür. Buradaki savaşını yürüten güçlerin sürekli mezhepçiliği ön plana sürerek taraf ve meşruiyet kazanmaya çalıştıklarını gördük. Ancak yerel dinamiklere objektif bir gözle baktığımızda mezhepçiliğin tamamen bir araç olarak kullanıldığını, stratejik ve jeopolitik çıkarların öncelendiğini gözlemlemek mümkündür.

İran ile Suudi Arabistan’ın güç mücadelesi olduğu tezi ne kadar doğru? Eğer öyleyse Yemen’i önemli kılan şey ne?

Buradaki durumu biraz açmak gerekirse İran’ın müdahalesi aslında 1979 yılında İslam devriminden sonra rejim ihracına tekabül ediyor. Bu mantık çerçevesinde “Arap Baharı”nı, İran önemli bir fırsat olarak görmüştür. Burada İran, Suudi Arabistan’a karşı bir üstünlük kurabileceğini düşünerek öteden beri gerek eğitim gerekse lojistik anlamda desteklediği Husiler’in Yemen’in tamamına hakim olmasını istemiştir.

Diğer yandan Suudi Arabistan, İran’ın yapmış olduğu bu hamleye karşı seçim yoluyla aleyhine olabilecek bir iktidardan endişe etti ve İslami grupları gerekçe göstererek önce pasif bir şekilde durumu idare etmeye çalıştı. Sonrasında ise bizzat askeri operasyon başlattı. Ancak 3 yıllık Suudi askeri müdahalesinden sonra bugün kayda değer bir başarıdan bahsetmek mümkün değil. Yemen’de Suudi Arabistan’ı konuşmak kadar Birleşik Arap Emirlikleri’nin bölgedeki rolünden bahsetmek de çok önemlidir. Çünkü BAE, bölgede Suudi Arabistan politikalarına bir şekilde yön veren aktördür.

Yemen’deki savaş hem İran hem de Suudi Arabistan için artık büyük bir maliyete ve iktisadi sıkıntılara sebebiyet veren bir evreye ulaştı. Yemen müdahalesi Suudi Arabistan açısından her ne kadar bir prestij olarak görüldüyse de aslında ona kurulmuş çok ciddi bir tuzak olduğunu görüyoruz. Zira askeri müdahale ile Suudi Arabistan için Yemen’den kaynaklanan hem sınır güvenliği sıkıntıları başladı hem de ekonomik ve güvenlik anlamda dışa bağımlılığı daha fazla artmış durumunda. Suudi Arabistan’ı Yemen’deki savaşa bir şekilde çeken güçlerin aslında bir tuzak kurduklarını da görüyoruz. Zira Yemen’in tamamını ele geçirmek neredeyse imkansız bir durum. Bu hem Osmanlı’nın Yemen’deki yönetiminde hem de Soğuk Savaş döneminde Sovyetler Birliği destekli Cemal Abdunnasır’ın Mısır’ının Yemen müdahalesindeki başarısız tecrübesinden kavramak mümkün. Suudi Arabistan’ın aslında Nasır’ın bu askeri hezimetini çok iyi analiz etmesi gerekiyordu. Zira Yemen arazisi ve coğrafi şartları, askeri teknolojik üstünlüğün ne kadar olursa olsun başarılı bir askeri harekatın gerçekleşmesi için imkansız kılıyor. Yemen’deki şartlar aslında biraz Afganistan coğrafyası ile kıyaslanabilir. Hatırlayalım Afganistan’da önce Sovyetler Birliği sonra da ABD başarısız oldular. Her iki ülke de zamanın süper güçleri konumundaydılar.

Sonuçta her iki aktörü de Yemen’deki mevcut insani ve siyasal bölünmüşlüğünden sorumlu tutmak mümkün. Gerek İran gerekse Suudi Arabistan’ın başını çektiği Arap koalisyonunun ana motivasyon kaynağı Sünnilik veya Şiilik değil Yemen’in stratejik noktalarını ele geçirerek alan hakimiyetini sağlamaktır.

Savaşta dengeler ne durumda?

Devam eden çatışmalar sebebiyle her açıdan derin bir kaos içerisinde… Siyasi ve askerî olarak iki ana yapıya ayrılmış durumdaki Yemen’de İran destekli Husiler kuzey bölgesinde, Suudi Arabistan önderliğindeki Arap Koalisyonu’nun desteklediği Hadi hükümet güçleri de güney vilayetlerinde hâkim. Bu iki ana grubun yanı sıra kendi bölgelerinde etkin olan aşiretlerin yerel nüfuz alanları da bulunmakta, ancak bunların ülke çapında bir etkisi hissedilmiyor. Yemen’de her ne kadar gücü oldukça azalmış olsa da dördüncü bir unsur olarak el-Kaide kontrolündeki bazı küçük bölgelerin varlığı da devam ediyor. Kuzey ve güney olarak bölünmüş olan iki büyük nüfuz alanı içinde güneyli güçler arasında da tam bir birliktelikten bahsetmek mümkün değil. Zira BAE destekli gruplar, Hadi hükümetine sadık devlet ordusu, Salih’e bağlı güçler, güneyli ayrılıkçılar ve kimi zaman da el-Kaide’ye kayan gruplar arasında sık sık hâkimiyet mücadeleleri ve çatışmalar devam ediyor.

Mevcut koşullarda savaş Hudeyde kenti ve limanı etrafında kilitlenmiş durumunda. Her iki taraf da stratejik Hudeyde limanını ele geçirmeye çalışıyor. Hudeyde, Yemen savaşının devamı ve kaderi noktasında belirleyici bir nitelik taşıyor. Zira Hudeyde Limanı Kızıldeniz’in anahtarı ve Yemen’in en büyük limanı; aynı zamanda büyük gemilerin yanaşabildiği bir yer. Yemen’in kuzeybatısında bulunan Hudeyde, mevcut iç savaşın en kritik ve stratejik noktalarından biri. Zira Yemen’e ithal edilen mallar ve yakıtın yüzde 70’i bu liman üzerinden ülkeye giriş yapıyor.

Husi karşıtı koalisyon da İran’ın Husilere yönelik lojistik destek ve silah yardımlarının bu liman üzerinden sağladığını iddia ediyor. Bunlar arasında Kızıldeniz’e ve Suudi Arabistan topraklarına fırlatılan uzun menzilli ve balistik füzeler de var. Bu sebeple de Arap Koalisyonu Yemen’deki savaşı kazanmak ve Husileri İran desteğinden yoksun bırakmak için mutlak bir şekilde Hudeyde Limanı’nı ele geçirmek için mücadele ediyor.

Osmanlı, Yemen’de 400 yıl hüküm sürdü. Osmanlı idaresinde Yemen nasıl bir yerdi?   Ve Osmanlı’dan çıktıktan sonra ne oldu?

Osmanlı kültür ve medeniyetinde Yemen kutsal beldeleri koruma noktasında kritik bir önem arz etmiştir. Arabistan Yarımadası’nın Güney sınırlarını teşkil eden Yemen, Mekke ve Medine’nin sınırdaki ilk savunma hattını oluşturuyor. İslam dünyası için bu stratejik önem sebebiyle Osmanlı Devleti, Yemenli yerlilerin daveti üzerine Portekiz tehlikesine karşı bölgeye davet edildi. Yemen’in Osmanlı Devleti için kutsal beldelerin güvenliği ve Okyanus ticaretine açılımı noktasında iki ana hedef olduğunu görüyoruz.

Osmanlı Devleti’nin Yemen’deki yönetimini çok iyi anlamak ve analiz etmemiz gerekir. Bölgede zaten mevcut olan krizlerin çoğu aslında bu yönetimi anlamamaya ısrar eden güçlerin icraatların bir sonucu olarak görülebilir. Her şeyden önce Osmanlı Devleti Yemen’in tamamına hakim olmuş değil. Osmanlı özellikle sahil kentleri ve stratejik noktaları elinde bulundurmuştur. Osmanlı merkezi sistemi, özellikle kırsal bölgelerde yerel yönetimleri Zeydilerin elinde bırakmıştır. Bununla birlikte Osmanlı devletine karşı da çeşitli sebepler ve motivasyonlarla isyanlar çıkmıştır. Bu birtakım coğrafi ve toplumsal gerçeklere dayanmaktadır. Bu durumu da anlamak gerekir.

Türkiye şu an Yemen için nasıl bir konum almış durumda?

Yemen ile tarihî ve toplumsal ilişkilere sahip olan Türkiye, Arap Baharı süreciyle birlikte Yemen’de de başlayan özgürlük taleplerini desteklemiştir. Ancak Yemen’deki sürecin krize dönüşmesi üzerine Türkiye, Körfez İşbirliği Konseyi tarafından başlatılan çözüm çabalarını desteklemiştir. Hadi hükümetini meşru hükümet olarak tanıyan Türkiye, 2014 yılında Husilerin yaptığı darbeye karşı çıkmıştır. Arap Koalisyonu’nun askerî operasyonlarına açıkça destek vermeyen Türkiye, ülkede özellikle giderek tırmanan insani krize odaklanmış durumda. Türkiye, biri Aden ilinde diğeri de Taiz’de olmak üzere Yemen’e 50 yataklı iki set sahra hastanesi hibe etmiştir. Siyasal anlamda Türkiye, Yemen’deki meşru hükümetin yanında olmakla birlikte çatışmalarda taraf olmamaya özen göstermektedir.

Türkiye’nin Yemen özelinde siyasal bir ajandasının olmadığını söyleyebiliriz. Fakat Türkiye bölgesel olarak Aden Körfezi ve Kızıldeniz jeopolitiğinin güvenliği ile de yakından ilgilenmektedir. Bölgenin istikrarının sağlanması için Türkiye, Yemen’deki krizin bir an önce bitmesini arzu ediyor.

Türkiye’nin Yemen’deki krize ilişkin odaklandığı diğer önemli nokta da, son dönem Türk dış politikası kimliğinde gözlemleyebileceğimiz üzere, ülkedeki insani krizdir. Türkiye’nin Yemen’deki savaşın “insani” boyutuna ilişkin de bir hassasiyet gösterdiğini söylem ve eylemlerinde görmek mümkün.

 

Bu manzara içerisinde Türkiye ne yapmalı?

Mevcut siyasi ve toplumsal krizi aşabilmek için öncelikle Yemen halkının kendi geleceğini belirleme konusunda inisiyatifi ele alarak uluslararası ve bölgesel güçlerin hegemonya heveslerine karşı toplumsal bir mutabakat ve uzlaşı sağlaması zorunlu. Sahip olduğu potansiyeli bir çatışma değil, zenginlik unsuruna dönüştürmek için Yemen’deki siyaset yapıcıların tüm etnik ve mezhebî unsurları kuşatacak bir yapıyı inşası önemli. Bunun için de kuşatıcı bir anayasa öncelikler arasında gelmektedir. Ancak çatışmalar devam ettiği sürece böyle bir yumuşama mümkün olamayacağı için de ilk olarak tarafları bir masa etrafında buluşturacak bir barış sürecinin hızla hayata geçirilmesi gerekmektedir.

Mevcut siyasal dengeler ve koşullarda üçüncü bir taraf olarak uzlaştırmacı ve kolaylaştırıcı bir pozisyonda olan nadir ülkelerinden biri Türkiye. Aynı masada hem İran hem de Suudi Arabistan ile oturabilecek, sahada karşılığı olan bir Türkiye, üçüncü bir taraf olarak siyasal arabuluculukta rol oynamalı.

Yemen’deki bu savaştan yorulan ve iç işlerinde de sıkıntılarını hissetmeye başlayan İran ve Suudi Arabistan’ın, krizin çözümüne ilişkin arabuluculuk sağlayabilecek nadir aktörlerden olan Türkiye’nin konumunu fark etmeleri gerekir.

Dünya Yemen’e karşı sessiz. Gerçekten ‘gidenin gelemediği kadar uzak’ olduğu için mi? Yemen’i çaresiz bırakan şey nedir? Ve Yemen nasıl kurtulur?

Esasen belki de sormamız gereken soru bu aslında. Etrafında bu kadar zengin komşular varken Yemen’in kaderi neden hep fakirlik ve açlıkla anılıyor? Bizim çocukluk anılarımızda neden Yemen’e ilişkin olumsuz bir algıya sahibiz?

Medeniyetimiz ve kültürümüzde matemlere, şiirlere ve ağıtlara konu olmuş Yemen’e ilişkin İslam dünyasının genel olarak bir ilgisizlik ve umursamazlık içinde olduğundan bahsedebiliriz. Müslümanların bu sorumluluktan kaçması mümkün değil. Bugünkü koşullarda Yemen halkı İslam dünyasının ilgisini coğrafyasında hissedememektedir.

Bugün gerçekten Yemen’de gıda kolileri ve ilaç gibi temel yaşam malzemelerine ihtiyaç var. Ancak bunun ötesini düşündüğümüzde orta vadede ülkenin topyekün bir toplumsal ve kültürel ihyasını gerçekleştirmek gerekir. Belki de bir ziraat mühendisi yetiştirip Yemen’deki tarıma katkıda bulunulması gerekir. Bir öğretmen, iyi bir doktor yetiştirip bölgenin kalkınmasında müşterek çalışmalar yapılması gerekir. Bunun başlangıcında da eğitim geliyor. Yemen’de şu anda 2 milyon çocuk okula gidemiyor, çocukların yüzde 43’ü iki tarafta da ellerinde silah almış çatışmalara giriyor. Bu, Yemen’in geleceği açısından çok ciddi bir sorun kaynağı. Bunun için ilk yapılması gereken çatışmaların durdurulması ve eğitim sisteminin yeniden yapılandırılmasıdır.

Yemen’deki krizin çözümü için İslam dünyasının sorumluluğunun bulunduğunu söylemek mümkün. Bu noktada Türkiye’nin Yemen’de sosyal krizin çözümüne ilişkin potansiyele ve iradeye sahip olduğuna inanıyorum. Türkiye bu noktada hem siyasal krizin çözümünde, hem de uzun vadeli projelerle Yemen’in kalkınma ve ihyasında çok ciddi katkılarda bulunabilir. Türkiye’nin tecrübesi ve birikimi bunu yapabilecek güçte.