Yazarlar

Romantizmden Gerçekliğe:

Türkiye’de İran Devrimi’nin Zihinsel Mirası

 

 

Türkiye’de İslamî anti-emperyalizm ve “vahdet” fikirlerinin kökeninin oluştuğu 1970’li yılların sonunda gerçekleşen “İran İslam Devrimi” özellikle o dönemi yaşayan Milli Görüş tabanında büyük bir heyecana sebebiyet vermiş ve İran Devrimi, Türkiye’deki İslami kesimler çevresinde romantik bir ütopyaya dönüşmüştü. 1996’da Refah Partisi’nin iktidara gelmesi, Türkiye’de “Kemalist yönetimin” mütedeyyin insanlar üzerindeki baskısının kırılma nişanesiydi. İran’da yaşanan devrimin bir benzeri, güçlenen ve büyüyen topluluğun adımlarıyla Türkiye’de hissedilmeye başlar mıydı? Mütedeyyin camianın arka odalarında büyüyen bu dönüşüm özlemi, İran Devrimi’nin örnek alınmasından başlayarak Devrim’in aktörlerine duyulan sempatinin artmasına, daha da ötesinde Türkiye’deki mütedeyyin camianın sosyolojisine çok da yakın olmamasına rağmen İran’a duyulan sevgi ve bağlılığın anormal şekilde büyümesine sebebiyet verdi.


 

Tüm bu coşku arasında artık “kardan aydınlık” sabahın gelmesi daha “yakın” gözüküyordu. Ta ki 28 Şubat 1997 gününe kadar. 28 Şubat postmodern darbesinin ardından Türkiye’deki mütedeyyin insanlar büyük bir hayal kırıklığına uğramış, filmin “sar baştan” kısmında takılıp kalmışlardı. Radikal dönüşüm fikriyle büyüyen, İran Devrimi gibi Türkiye sosyolojisine çok uymadığı açık şekilde görülmesine rağmen romantikleştirilen bu yanılgıdan kurtulamayanlar ile Türkiye’nin bağımsızlığı için ajandasını cebinde taşıyanlar ayrışarak siyasi kariyerlerine devam ettiler. Mütedeyyin camianın bir bölümü bu ayrışmanın tarafı olarak, “gelenekçiler” safında yer aldı. Söz konusu “gelenekçiler”, İslamî anti-emperyalizm ve “vahdet” düşüncesini yıllardır taşımanın getirdiği içselleştirmeyle birlikte, İran’ın gerçeklerini, şii-sünni kavramlarının Türkiye’deki müslüman sosyoloji için ne ifade ettiği bağlamında gerçeklikten ve bilgiden koptular, şimdiki haliyle “İrancılar” diye anılacak bir etiketin öznesi oldular. Anti emperyalist reflekslerle “İran ve Devrim” konusundaki görüşlerini aşırı bir tutumla savunmaya başladılar. İran’ın yüzyıllardır bu coğrafyaya olan bakışını değerlendirme noktasında “görmezden gelen” bir tavır sergilediler.

 

 

 

Şimdi gelinen noktada ise bu aşırıcılık fikri, bu güruhu, İran ile Türkiye kıyasında İran’ı daha kutsal bir yerde görmelerine sebep oluyor. Bu zihinsel kırılma, zamanla yalnızca bir dış politika tercihi ya da ideolojik eğilim olmaktan çıkarak bir kimlik meselesine dönüştü. Artık mesele İran’ın ne yaptığı ya da hangi stratejik hamleleri geliştirdiği değil; ona atfedilen anlamın, mütedeyyin zihin dünyasında nasıl konumlandığıydı. İran, somut bir devlet olmaktan ziyade, Batı karşıtlığının, “direniş” retoriğinin ve “ümmetçi romantizmin” sembolik bir taşıyıcısına evrildi. Oysa bu sembolleştirme süreci, beraberinde ciddi bir analitik körlüğü de getirdi. Çünkü devletler romantizmle değil, jeopolitik akılla hareket eder. İran da istisna değildi. Devrim ihracı söylemi, Şii jeopolitiğinin tarihsel sürekliliğiyle birleştiğinde; Irak’tan Suriye’ye, Lübnan’dan Yemen’e kadar geniş bir etki alanı inşa etmeye çalışan, oldukça rasyonel ve güç odaklı bir stratejinin parçasıydı. Ancak Türkiye’deki bazı çevreler için bu tabloyu görmek yerine, İran hâlâ “direnişin saf halidir” diye okunmaya devam etti. Bu durum, Türkiye’deki İslami düşüncenin kendi yerli bağlamını üretme kapasitesini de zayıflattı. Çünkü İran’a atfedilen anlam büyüdükçe, Türkiye’nin kendi tarihsel tecrübesi, toplumsal yapısı ve siyasal dinamikleri ikinci plana itildi. Oysa Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan çizgide Türkiye, ne İran gibi teokratik bir yapı üretmiş ne de böyle bir toplumsal zemine sahip olmuştu. Buna rağmen, İran modeli üzerinden kurulan hayaller, zamanla bir tür “ithal ideolojik şablon” haline geldi. 28 Şubat sürecinin yarattığı travma ise bu eğilimi daha da keskinleştirdi. Baskı dönemleri, çoğu zaman radikal fikirleri besler. Türkiye’de de benzer bir süreç yaşandı. Sistemle çatışma arttıkça, sistem dışı modeller daha cazip görünmeye başladı. İran bu noktada, yalnızca bir ülke değil; aynı zamanda bir “intikam tahayyülü” olarak da anlam kazandı. Ancak 2000’li yıllarla birlikte Türkiye’de yaşanan dönüşüm, bu tahayyülün gerçeklikle sınandığı yeni bir evreyi başlattı. Siyasetin normalleşmesi, ekonomik entegrasyon, küresel sistemle kurulan ilişkiler ve devlet aklının yeniden tahkim edilmesi, radikal kopuş fikrinin yerini kademeli dönüşüm stratejisine bıraktı.

 

 

Bu süreçte bazı aktörler pragmatik bir çizgiye evrilirken, bazıları ise eski ideolojik bagajlarını korumaya devam etti.

 

Bugün gelinen noktada, “İrancılık” olarak tarif edilebilecek bu yaklaşımın en temel problemi şudur: Gerçekliği değil, anlamı savunur. Devlet davranışını değil, ideolojik yansımayı merkeze alır. Ve en önemlisi, Türkiye’yi kendi ontolojik zemininden kopararak başka bir jeopolitik hikâyenin parçası haline getirme riski taşır. Oysa Türkiye’nin ihtiyacı olan şey, ne Batı’nın mutlak taklidi ne de İran’ın romantize edilmiş bir yansımasıdır. Türkiye, kendi tarihsel hafızası, toplumsal dokusu ve stratejik konumuyla özgün bir hat kurmak zorundadır. Bu hat; realizm ile değerler arasında denge kurabilen, duygusal reflekslerden ziyade akılcı analizlere dayanan bir yaklaşımı gerektirir.

 

 

Aksi halde, geçmişte olduğu gibi bugün de aynı yanılgı tekrar eder:
Başka bir coğrafyanın devrimini kendi kurtuluş hikâyemiz zannetmek.

Ve belki de en kritik soru tam burada ortaya çıkıyor:

Türkiye’deki “İslami düşünce”, kendi yerli ve sahih siyasal aklını inşa edebildi mi, yoksa hâlâ başka devrimlerin gölgesinde anlam aramaya devam mı ediyor? “İrancılık” fikrinin neden hala bazı çevrelerde güçlü bir ideolojik figür olarak devam ettiğini anlamamız için cevaplamak zorunda olduğumuz soru bu.

Etiket /

Süleyman Seyhoglu

Yorum ekle

Yorum göndermek için buraya tıklayın