Yazarlar

Hakikat Peşinde Bir Münzevi: Fârâbî

Kısa boylu… köse sakallı… zayıf ve naif…  Hiç evlenmedi. Mal mülk edinmedi. Şöhretten de gösterişten de hiç hazzetmedi. Ruh ve ahlak temizliğini en büyük erdem bildi. İlim yolunda azmini ve iradesini hep diri tuttu. Hakikate aşıktı. Hakikatin peşinde koşan bir münzevi ve zahid olarak ebediyete göçtü.

Latin Ortaçağı’nda AlFârâbîus ve Abunaser diye anıldı. Felsefe dünyasında “Muallim-i Sânî”, musiki alanında birçok tarihçi ve musiki nazariyatçısı tarafından ise “Muallim-i Evvel” olarak bilindi.

Muamma-bilmece

“Her insan teki muamma olarak doğar bilmece olarak ölür” der İsmet Özel. Kimin kaç gün yaşayacağını, nasıl bir ömür süreceğini ve ömrünü nasıl bir amaca hasredeceğini kimse bilmez. İşte bu muammadır. Bilmece ise, ölümün bitirdiği bir muammadan geride kalan bir tür mirastır. Dikkate değer bu düşünceleri ortaya koyan şair, birçok kimsenin, hayat hikayesi meraka değer kişilerin can verişini takip eden yıllarda onların hayatlarına dair bilmeceler terkip ve tertip ettiğini hatırlatmaktan da geri durmaz.

İnsana ilişkin bu çarpıcı tasvir, İslam felsefesinin temel taşı olarak kabul edilen Fârâbî’nin hayatına giriş mahiyetinde kabul edilsin. Çünkü hayatıyla ilgili yeterli bilgiye sahip değiliz. Bu yönüyle Fârâbî’nin hayatına ilişkin bilmece terkip ve tertip işinin hakkıyla yapılmadığı sonucuna varılabilir. Diğer taraftan hayat hikayesinde boş sayfaların çok olması, birçok menkıbe üretilmesini beraberinde getirmiştir. Her halükarda şüphe götürmeyecek şey, birinci anlamıyla bir bilmeceyle karşı karşıya olduğumuz…

Bu yazının amacı o boş sayfaları doldurmak, bilmeceleri çoğaltmak değil; kaynaklar ışığında hayat hikayesini hatırlatmak ve felsefesine, düşünce dünyasına yalın bir bakış fırlatmak. Zihinlerde bir şimşek çakar, dikkatler O’na çekilir umudu da bu amaca dahildir…

Bir filozof ki, hayatı bilmece…

Fârâbî’nin asıl adı Ebû Nasr Muhammed b. Muhammed b. Tarhan b. Uzluğ el Fârâbî et-Türki’dir. Türkistan’ın Farab şehri yakınlarındaki Vesç’te dünyaya gelir. Farab, bugün Kazakistan sınırları içinde kalan bir bölgedir. Doğum tarihi kesin olarak bilinmemekle birlikte takriben 871-872 yılı olarak kabul edilir. Babası Vesç Kalesi komutanıdır.

Farab, Samaniler Devletinin hakimiyetinde önemli bir eğitim ve kültür merkezidir. Din temelli eğitim programı uygulanır. Eğitim dili Arapça’dır. Farsça ise edebiyatta kısmen de olsa kullanılır. Fârâbî’nin, içine doğduğu bu ortamda iyi bir eğitim aldığı kabul edilir. Fakat kendisini eğiten hocalarına dair bilgiye sahip değiliz.

İlim yolunda bir seyyah!

Fârâbî, tahsilini tamamladıktan sonra bir süre kadılık görevinde bulunur. Ancak bu görev kendisini tatmin etmeyecektir. Vazifesini bırakır, ömrü boyunca sürecek ilim yolculuğuna çıkar. Yolculuğa çıktığı tarih belli olmadığı gibi izlediği güzergaha ilişkin de kesin bir bilgi yoktur. Ancak Buhara, Semerkant, Merv ve Belh gibi şehirlerden geçerek Bağdat’a gittiği tahmin ediliyor.

Fârâbî, Bağdat’a vardığında yaşı 40’ı geçmiştir. Burada dönemin en büyük dil âlimlerinden İbnü’s-Serrâc’dan Arapça dilinin inceliklerine ilişkin ders alır ve hocasına mantık dersi verir. Fârâbî’nin ders aldığı bir diğer isim ise, Hıristiyan mütercim ve şarih Ebu Bişr Metta b. Yunus’tur. Fârâbî, en karmaşık mantık problemlerini yalın bir üslupla ifade etme yöntemini bu hocadan öğrenir. Fakat mantık ve felsefe alanında en önemli dersleri Harranlı Yuhanna b. Haylan’dan alır. Haylan’la Haran’a giderek irtibat kurduğuna dair iddiaların bulunduğunu da not etmekte fayda var…

Fârâbî, Bağdat’ta 20 yıl kalır. Eserlerinin çoğunu da burada kaleme alır. Ancak 941 yılında baş gösteren karışıklıklar nedeniyle şehirden ayrılır. İddialara göre önce Halep’e gider, orada Hemdani Emiri Seyfuddevle’nin sarayında ağırlanır. Emir Seyfuddevle kendisine yakınlık gösterir, birlikte Halep’ten Dımaşk’a geçerler.

Artık yaş kemale ermiş, ihtiyarlığın ağırlığı hareket kabiliyetini sınırlamıştır. Fârâbî, ilerlemiş yaşına rağmen Mısır’a seyahat eder. Tarih 948’dir. Kısa süren Mısır ziyaretini tamamlar ve Dımaşk’a döner. Ve burada 950 yılının Aralık ayında, 80 yaşlarında vefat eder. Cenazesine önde gelen 14 veya 15 devlet büyüğü katılır.

Felsefe nedir, filozof kimdir? 

Fârâbî’ye göre felsefe varlık olarak varlığın bilgisidir. Filozofa biçtiği misyonu “kendi gücü ölçüsünde Allah’a benzemek” ifadesiyle tarif ediyordu. Bundan kasıt, filozofun hem ruhen hem de ahlaken arınması ve varlığın evrensel bilgisine sahip olmasıydı. Filozofun sahip olması gereken nitelikleri detaylıca anlatıyordu: “Öğrenim sırasında karşılaştığı güçlüklere katlanmalı, üstün bir zekâ ve kavrayışa sahip bulunmalı, doğruluğu ve doğruları, adaleti ve âdil olanları seven, onurlu bir şahsiyet olmalı, altın, gümüş ve benzeri şeylere değer vermemeli, yeme içme konusunda açgözlü ve nefsanî arzularına düşkün olmamalı, doğruya ulaşmak için azim ve iradesi güçlü bulunmalıdır.”

Ruh ve ahlaken arınmayan, felsefeyi salt teorik bilgiye indirgeyenler için uygun gördüğü tanım ise “sahte filozof”tu.

İlimleri tasnif ve mantık

Aristo ilimleri teorik, pratik ve poetik şeklinde üçlü tasnife tabi tutmuştu. Kindî ise beşerî ve dinî ilimler tarzında ikili bir bölümlendirmeye gitmişti. Fârâbî’nin tasnifi dönemine göre hem daha özgün hem de daha kapsamlıdır. İlimleri sırasıyla dil, mantık, matematik, felsefe ve medenî ilimler olmak üzere beş ana başlık altında toplamıştı.

Birinci bölümde dil bilimini ele alır. Dil (lügat), kelime bilgisi (sarf), cümle bilgisi (nahiv), yazı, okuma ve şiir dil biliminin kapsamında ele alınır.

İkinci bölümde mantık ilmi vardır.

Üçüncü bölüm matematik ilimlere (aritmetik, geometri, astronomi, mûsikî, mekanik, kaldıraçlar) ayrılır.

Dördüncü bölümde felsefi ilimler (fizik, gökyüzü ve dünya, oluş ve bozuluş, meteoroloji, basit cisimler, arazlar ve zooloji, botanik, psikoloji, mineraloji, antropoloji) ve metafizik vardır…

Beşinci fasılda ise medenî ilimler başlığı altında ahlak ve siyaset ile fıkıh ve kelâm ilimleri tanıtılır.

Fârâbî, mantığı “tasavvurât” (kavramlar) ve “tasdîkât” (hükümler, tanımlar) olmak üzere ikiye ayırır. Fârâbî’den sonra İslâm dünyasında yazılan bütün mantık kitapları bu plana bağlı kalır. Fârâbî, herhangi bir şey hakkında bilgi edinirken zihnin iki aşamalı bir işlem yaptığını kabul eder; önce kavramlara, sonra da bu kavramları kullanarak hükümlere yani kanıtlamalara ulaşır. Sonra da bunların tanımını yapar. Gramer bilmeyen hatasız konuşamaz, mantık bilmeyen de her zaman doğru düşünemez.

Önermeleri analitik ve sentetik olmak üzere iki kategoride değerlendirir Fârâbî. Batı’da bu kategorilerin önem kazanması asırlar sonra Kant’la mümkün olacaktır. Ayrıca Aristo’nun tümevarım yöntemi hakkında, bazı parçalardan örnekleme yapmak suretiyle bütün hakkında bir yargıda bulunabileceğini, bu yöntemin gündelik hayatta sıkça kullanıldığını belirlemiştir. Batı’da buna dikkat çeken ilk isim ise Bacon olacaktır.

Fârâbî’nin felsefesi…

Fârâbî’ye göre, varlık insan aklının ulaşabildiği en genel/yalın kavramdır. Bu yüzden tanımı yapılamaz. Çünkü varlığı kapsayacak daha genel bir kavram yoktur. Her tanımlama çabası spekülasyon olacak, bu da bilgimize bir şey katmayacaktır. Bu yüzden boş uğraşı yerine varlığın nasıl meydana geldiğini anlatmaya girişir. Varlık, elbette Allah tarafından yaratıldı; ama nasıl? İşte Fârâbî’nin açıklamaya çalıştığı soru budur. Mantık ve geometri zemininde fizikten metafiziğe doğru bir seyir izleyerek bu soruya cevap arar. Sebep-sonuç ilişkisine göre adım adım ilerler. Fârâbî varlığı belirli bir hiyerarşiye göre açıklar. Hiyerarşinin en üst basamağına en mükemmel varlık olan “ilk sebep”i, yani Tanrı’yı yerleştirir. En mükemmel varlıktan daha az mükemmel varlığa doğru bir sıra izler, mükemmelliğin en alt düzeyi heyulaya (ilk madde) kadar iner.  İlk sebeb’i “maddeden ayrık akıllar” izler. Fârâbî’nin “ikinciler” adını verdiği bu kategori, sayıları gökkürelerinin sayısına tekabül eden dokuz akıldan oluşur. Bu alanda ruhaniler ve melekler vardır. Bu akıllar varlıklarını Allah’tan alır. Üçüncü varlık katmanını oluşturan faal aklın ve gökkürelerin varlık sebebi “maddeden ayrık akıllar”dır. Denebilir ki, Fârâbî faal aklı Cebrâil veya Rûhulkudüs ile örneklendirir. Faal akıl Tanrı ile ayaltı alem arasındaki aracı görevini yüklenmiştir. Dördüncü mertebede nefis bulunur. Gök cisimlerinin dairevi hareketi nefis sayesinde mümkün hale gelir. İnsan, hayvan ve bitkilerin her tür eyleminin itici gücü de nefistir. Beşinci ve altıncı varlık mertebesini suret ve cisim oluşturur. Suret şekil verici (etkin), cisim ise bu şekli kabul edicidir (edilgin). Bunlar birbirinin varlığı için şarttır. Biri olmazsa diğeri de olmaz. Bu iki ilkenin bir araya gelmesiyle ayaltı alemde dört unsur (toprak, su, hava ve ateş) varlığa gelir. Bu dört unsurdan her birinde dört zıt nitelik bulunur. Soğukluk-sıcaklık, kuruluk-yaşlık niteliklerinden ikisinin karışımıyla ilk somut madde meydana gelir. Böylece alemi çepeçevre kuşatan en dıştaki felekten (el-felekü’l-aksâ) en aşağıda yer alan dört unsura kadar kainatta boşluğa yer yoktur.

 

Sudûr teorisi

Bütün bu açıklamalar “nasıl” sorusunun cevabı değil. Yani “varlık nasıl meydana geldi?” Fârâbî, bu soruya cevap vermek için, İslam düşünce dünyasında büyük tartışmaları beraberinde getiren Sudûr teorisine başvurur. Fârâbî’ye göre Allah zorunlu varlıktır. Yani varlığı kendiliğindendir. Yani varlığı başka bir şarta bağlı değildir. Allah kendi zâtını düşünür ve bilir. Bu bilme eyleminin sonucu O’ndan manevi bir güç olan ilk akıl çıkar (taşar). İlk akıl hem zorunlu hem de mümkün varlıktır. Allah’a nispetle zorunlu, kendi özü itibariyle mümkün varlıktır… Böyle olduğu için de varlığı çoklu karakter taşır. Çünkü hem kendisinden sudûr ettiği Allah’ı, hem de kendisinin mümkün varlık olduğunu düşünür. Düşüncedeki bu farklılık çoğalmanın başladığı noktadır. İlk akıl Allah’ı düşünür ve bu düşünceden ikinci akıl ortaya çıkar. Kendisinin mümkün varlık olduğunu düşünür. Bu düşünceden de birinci feleğin nefsi ve maddesi meydana gelir. İkinci aklın Allah’ı düşünmesiyle üçüncü akıl, kendisini düşünmesiyle de ikinci felek (sabit yıldızlar küresinin nefsi ve maddesi) ortaya çıkar. Böylece her akıl kendisinden sonra bir başka aklın ve bir başka feleğin oluşmasına imkan verir. Bu durum güneş sistemindeki gezegenlerin sayısı kadar devam eder. Ay küresinin aklı faal akılda sona erer. Faal akıl aynı zamanda ayaltı alemdeki oluşumun ilkesidir. Fârâbî, burada Aristo’nun akıl anlayışıyla yoğrulan Yeni Eflatuncu felsefeyle Batlamyus’un gök küreleri teorisini birleştirerek yeni bir Sudûr teorisi üretmiştir.

Fârâbî’nin, varlığın nasıl meydana geldiğini anlatmak için başvurduğu Sudûr teorisi alemin ezeliliğini zorunlu kılar. Çünkü Allah’ın bilgisi de zatı gibi ezelidir. O ezelden beri kendisini bildiğine göre, bilmenin sonucu meydana gelen varlığın da ezeli olması zorunludur. Bu da Allah’ın her şeyi yoktan varettiği inancıyla çelişir.

İnsanı meydana getiren ideal kıvam!

Fârâbî’ye göre kainat basit cisimlerden meydana gelmiş bir küredir. Alemin ötesinde herhangi bir boşluk veya doluluk yoktur. Kainat ayüstü ve ayaltı olmak üzere ikiye ayrılır. Ayüstü alem gökkürelerinden oluşur. Gökküreleri, esir adı verilen havadan daha hafif bir maddeden meydana gelir. Ana maddeleri tektir. Zıtları bulunmaz. Bu küreler kesintisiz olarak dairevi şekilde hareket eder. Peki bu hareketin kaynağı nedir? Fârâbî, dönemin yaygın görüşünü yineler, gökküreleri hareket ettiren gücün akıl olduğunu vurgular. Her küre o akla (cevher) ulaşmak için döner. Dönüş hızını, kürenin cevhere ulaşma arzusu belirler. Tüm kürelerin ortak arzusu ise, Allah’a varmaktır. Gökkürelerin hareket halinde birbirleriyle temas etmesi sonucu ayaltı alemde dört unsur ortaya çıkar. Dört unsurun her biri basit birer varlıktır. Dört varlık dört zıt niteliğe sahiptir: Sıcaklık, soğukluk, yaşlık ve kuruluk. Sıcak ve soğuk aktif, yaş ve kuru ise pasiftir. İki zıt niteliğin karışımıyla yeni bir cisim meydana gelir. Ortaya çıkan cisim, karışımda üstün gelen unsurun özelliklerini taşır. Karışım sonucu sırasıyla taşlar, madenler, bitkiler ve hayvanlar oluşur. Karışımın en ideal kıvamından ise insan meydana gelir. Ayaltı alemdeki bütün varlıklar oluş ve bozuluşa tabidir, sonludur.

 

İnsan zihni ‘boş levha’ mıdır?

Eflatun, bilginin insana doğuştan verili olduğunu savunur. Farklı vesilelerle insan bu bilgiyi hatırlar. Fârâbî, doğuştan bilgi teorisini reddeder. Ona göre, yeni doğan çocuğun zihni boştur. Düşünme melekelerine ve duyu organları vasıtasıyla dış dünyadan izlenimler edinir. Akıl dediğimiz şey duyularla elde edilen verilerin işlenmesinden başka bir şey değildir. Ne kadar çok veri işlenirse insan zihni o derece mükemmelleşir. Duyular nesneleri olduğu gibi algılar. Ancak akıl farklı nesnelere ait bilgileri analizden geçirir, sentezini yapar. Böylece evrensel bilgiye ulaşır. Fârâbî, aklın nasıl soyutlama yaptığını açıklarken Aristo’nun “faal aklı”nı ödünç alır.

Fârâbî aklı ameli ve nazari diye ikiye ayırır. İnsana özgü her tür dengeli davranış ameli akıl sayesinde mümkündür. Nazari akıl ise, nefis cevherinin gelişip olgunlaşarak akıl cevherine dönüşmesini ifade eder. Nazari akıl, duyulardan gelen izlenimleri üç aşamalı bir değerlendirmeye tabi tutar. Her aşamada elde edilen bilgi akıl olarak nitelenir. Güç halindeki akıl, nesnelerden soyutlama yaparak kavramsallaştırmalara gider. Ancak harekete geçmesi faal akıl sayesinde mümkün olmaktadır. Güç halindeki aklın aktif hale gelmesiyle fiil halindeki akıl oluşur. Fiil halindeki akıl soyutlama yoluyla maddeden tamamen bağımsız bilgilere ulaşır. Bu sayede insan hem kendini bilir, hem de külli bilgiler edinir.

İnsanın ulaşabileceği en yüksek düzey müstefâd akıl sayesinde mümkün olur. Bu aşamada duyular devre dışı kalır. Müstefâd akıl sezgi ve ilhama açık olduğu için faal akılla ilişki kurma imkanı ortaya çıkar.

İdeal devlet: el-Medînetü’l-fâzıIa

İnsanlar devlet adı verilen büyük aygıt fikrine nasıl ulaştı? Fârâbî’ye göre, bunun birçok nedeni var. Evrenin mükemmel düzeninden esinlenerek böyle bir düzen kurma fikrine varmış olabilirler. Kendi biyolojik yapısından hareketle devlet fikrine varmış olabilecekleri gibi insanın tek başına ihtiyaçlarını karşılayamamaktan hareketle de böyle bir düzen düşüncesine varmış olmaları olasıdır. Son olarak da mutluluk için adaleti tesis edecek bir sisteme ihtiyaç duyulduğundan, bunun da devlet düşüncesini doğurma ihtimalinden söz edilebilir. İnsanları (yetkin-yetkin olmayan) ve toplumları (erdemli-erdemsiz) tasnife tabi tutar. Yetkin olan toplumları şehir, devlet veya birleşik devletler; yetkin olmayanları ev, sokak, mahalle veya köy şeklinde sınıflara ayırır. Fârâbî devletleri de erdemli-erdemsiz şeklinde ikiye ayırır. Erdemli devletlerin tek bir şekli varken erdemsiz devletleri cahil, sapkın, fasık ve değişebilen olmak üzere dört kategoride toplar. Cahil devleti ise 6’ya ayırır. Bölümlendirmeyi, devlet başkanı ve yöneticilerin vasıflarından hareketle yapar.

Fârâbî devlet başkanında bulunması gereken 12 nitelik sayar. Fakat bütün bu niteliklerin bir kişide bulunmasının zor olduğunu dikkate alır ve nitelik sayısını 6’ya indirir. Böyle bir önderin olmaması halinde ise devleti biri bilge, öbürü diğer niteliklere sahip iki kişi idare etmelidir. Bu da mümkün değilse devlet, yukarıda belirtilen niteliklerden her birini taşıyan 6 kişi tarafından yönetilir. Eğer devlette bilge kişi yoksa, filozofun koyduğu yasaları takip edebilecek bir fıkıhçı ya da kelamcının devleti idare etmesi mümkün olabilir. Bu da mümkün değilse o devlet yıkılmakla yüz yüze gelmiş demektir. Bu bakış açısıyla Fârâbî, Hz. Peygamber ile filozofun üstün niteliklerini birleştirmeyi hedefler.

el-Mûsîḳa’l-Kebîr iç sayfası

Mûsiki de sisteme dahil…

Fârâbî, mûsiki nazariyatını Aristo, Themistios ve Euklides gibi filozofların Arapça’ya tercüme edilen eserleriyle tanır. el-Mûsîḳa’l-Kebîr’de Yunanlıların nazariyatını şerh eder, iyi bir fizikçi ve matematikçi olduğu için eksik aktarılan teorileri tamamlar, hataları giderir. Çalgılarla ilgili ayrıntılı incelemeler yapar ve ses fiziğiyle ilgili çalışmalarında Yunanlıları aşar. Sadece teorisiyle ilgilenmekle kalmaz, musikiyi fiilen de icra eder. Farabi’nin felsefi eserleri gibi müzikle ilgili yazıları da farklı dillere tercüme edilmiştir. Ayrıca filozofun iyi bir kanun icracısı olduğu ve kendisinden kalan bazı eserlerin bulunduğu bilinmektedir.

Fârâbî’den kalan izler…

Fârâbî, İslam dünyasında Kindi ile başlayan felsefeyi şekillendirir, sistematik hale getirir. Aristo’dan etkilenmiştir. “Sen mi daha bilgilisin, Aristo mu?” diye soranlara, “Eğer Aristo’ya yetişseydim onun en seçkin talebelerinden olurdum” ifadeleriyle Aristo’ya olan hayranlığını dile getirir. Aristo’ya ait Kitâbü’n-Nefs’in (De Anima) kenarına “Ben bu kitabı yüz defa okudum”, es-Simâʿu’ṭ-Tabîʿî (Fizika) adlı eseri için, “Ben bunu kırk defa okudum, yine de okumak ihtiyacını hissediyorum” notu düşmüştür.

Eserlerini Arapça kaleme alan Fârâbî, sistematik ve sentezci bir filozoftur. Kurduğu düşünce sistemi kendisinden sonra İslam felsefesi için bir kalkış noktası oluşturur. Anlayışı, kavrayışı ve yorumlayışıyla İslam dünyasının en büyük filozofu olma niteliğini haiz bir insandır. Mantık bilimi, kendisinden sonra sadece felsefe eserleri için değil, Gazali ile birlikte aynı zamanda dini eserler için de bir mukaddime kabul edilmiştir.