-İran’da Sünnîlik, Çevre ve Güvenlik-
Ortadoğu üzerine konuşulurken en hızlı dolaşıma giren şey, kolay cümlelerdir. İran için de çoğu zaman böyle olur. Bir ezber, her şeyi bin dört yüz yıllık Sünni-Şii ihtilafına bağlar. Bir başka ezber, Tahran’ı tek merkezden çalışan kusursuz bir mezhep makinesi gibi resmeder. Her iki anlatı da ilk bakışta rahatlatıcıdır. Okuyana bir harita verir. Fakat ilk ciddi temasta dağılır. İran dosyası bu kadar düz bir zeminde yürümez. Burada inanç vardır; tarih, devlet çıkarı, devrim hafızası, kuşatılma korkusu, merkez ile çevre arasında sertleşmiş bir mesafe; pek çok mesele vardır. Bu kadar katmanlı bir meseleyi tek kelimeye hapsetmek, hakikatin canlı dokusunu parçalar.
İran’a yakından bakıldığında iki ayrı yüz aynı gövdede belirir. Bir yüzü inançla konuşur. Şehadet, imamet, mağduriyet, tarih, kutsallık ve direniş diliyle. Öbür yüzü güvenlikle hareket eder. Sınırı tahkim eder, çevreyi gözetler, toplumu derecelendirir, muhalefeti dosyalaştırır, savaşı dış halkalara iter. Bu iki yüz birbirini iptal etmez. Tersine birbirini besleyerek taşır. Resmi Şiilik rejime meşruiyet, aidiyet ve duygusal seferberlik dili verir. Güvenlik devleti bu birikimi kuruma, denetime ve kuvvete tahvil eder. Bu yüzden İran’ın Sünni meselesini yalnız mezhep başlığı altında okumak, meseleyi daha baştan daraltır. Onu sadece yoksulluk ve geri kalmışlık hikâyesine çevirmek de aynı ölçüde hakikati eksiltir.
Asıl mesele, Resmî Şiiliğin devletin kurucu dili haline geldiği bir düzende, Sünni toplulukların hangi siyasal kategoriye yerleştirildiğidir. Burada asıl soru şudur. İran, Sünnileri sadece başka bir mezhebin mensupları olarak mı görür, yoksa onları aynı anda çevre, sınır, sadakat ve güvenlik başlıklarının içine mi yerleştirir? Bu soruya verilecek sahici cevap, İran dosyasının en karanlık koridorlarını aydınlatır. Düğüm tam burada atılır.

Resmî Şiiliğin Omurgası
-Hiyerarşik Yurttaşlığın Dili-
İran’da On İki İmamcı Şiilik, nüfusun çoğunluğunun mezhebi olmanın çok ötesine taşar. Devletin kendisini tarif etme biçimidir. Siyasal meşruiyetin ana lügatidir. Kamusal düzenin kurucu omurgasıdır. Safevilerden devralınan devlet Şiiliği mirası, 1979 devriminden sonra daha sert, daha merkezi ve daha müdahaleci bir karakter kazandı. Velayet-i fakih ilkesiyle birlikte dinî otorite, hukuki egemenlik ve siyasal karar merkezi aynı eksende toplandı. Dini lider bu yapı içinde yalnız sembolik bir rehber sıfatı taşımaz. Silahlı kuvvetlerin, güvenlik bürokrasisinin, dış politikanın ve rejimin ideolojik istikametinin tepesinde duran asıl merkez işlevi görür.
Böyle bir düzende din, bireyin vicdan alanında duran özel bir inanç konusu olmaktan çıkar. Devletin kime ne kadar güveneceğini, kamusal alanda kimi ne kadar tanıyacağını, kimi merkeze ne kadar yaklaştıracağını belirleyen siyasal bir ölçüye dönüşür. İran’daki dinî azınlıklar bu yüzden aynı şekilde muamele görmez. Hıristiyanlar, Yahudiler ve Zerdüştler belli sınırlar içinde anayasal tanınma alanına sahip olur. Bahailer rejimin en sert dışlama siyasetinin muhatabı haline gelir. Sünniler ise farklı bir eşiğe yerleştirilir. Görünürdürler, kalabalıktırlar, ülkenin toplumsal dokusunun ayrılmaz parçasıdırlar. Yine de kurucu ortaklık alanına alınmazlar. Bu ara konum, İran’daki eşitsiz yurttaşlığın en anlamlı göstergelerinden biridir.
Tahran’daki Sünnilerin cami açma talebinin yıllardır karşılıksız kalması -haklarının gasp edilmesi de diyebiliriz- bu yüzden küçük bir ayrıntı sayılmaz. Mesele yalnız ibadet mekânı meselesi değildir. Sünni varlığın kamusal ve kurumsal biçimde tanınması meselesidir. “Namazhane” açılmasına göz yumulması ile cami açılmasının engellenmesi arasındaki fark, tam bu siyasal eşikte belirir. İlki dar, geçici ve sınırlı bir alan açar. İkincisi toplumsal mevcudiyet, sembolik eşitlik ve kurumsal kök salma anlamı taşır. Devletin asıl çekindiği nokta da burasıdır.
Sünni dinî eğitimin ve medreselerin denetim altına alınması, hutbe sahasının sıkı gözetim altında tutulması, imamların ve vaizlerin merkezi süzgeçten geçirilmesi de aynı mantığın devamıdır. Burada amaç yalnız yasak koymak değildir. Farklı toplulukların kendi başına serpilmesini önlemek, onları içeriden yönlendirilebilir hale getirmek, dinî alanı rejimin izin verdiği sınırlar içinde tutmaktır. Devlet, Sünni hayatı sadece dışarıdan kuşatmaz. İçine kadar nüfuz eder, söylemini ayarlar, kimlerin öne çıkacağını belirler, hareket alanını daraltır.
Böylece mezhep, toplumsal bir ayrım olmanın ötesine geçer, devletin kurduğu hiyerarşinin başlıca dillerinden biri haline gelir. İran’daki Sünni yurttaş, başka bir fıkhî geleneğe mensup olmanın ötesinde, temsili sınırlı, kurumsal alanı daraltılmış, sadakati sorgulanabilir bir topluluk içinde yer alır. Bu yüzden İran’da mezhep denildiğinde akla önce teolojik anlaşmazlık gelmemelidir. Devletin kimi merkeze yazdığı, kimi eşiğe koyduğu, kimi de kuşku çemberinde tuttuğu gelmelidir.

Sınırın Ağır Kaderi
-Merkezin Kuşkulu Bakışı-
İran’daki Sünni toplulukların en kritik özelliği, dinî farkın çoğu zaman etnik ve coğrafi farkla çakışmasıdır. Kürt nüfusun yoğun yaşadığı iller, Beluc toplumunun ağırlık taşıdığı güneydoğu havzası, Türkmen kuşakları ve kimi Arap topluluklarının yaşadığı bölgeler, ülkenin sınır çevrelerine denk düşer. Böylece mezhep ile etnisite birleşir. Etnisite ile sınır birleşir. Sınır ile güvenlik algısı birleşir. Bu birleşim, devletin bakışını doğrudan belirler. Çünkü merkezî devlet aklı için sınır hattı hiçbir zaman nötr bir coğrafya değildir. Orası geçiş sahasıdır, sızma hattıdır, kaçakçılık koridorudur, dış tesir ihtimalidir, sadakat sınavıdır.
Sistan-Belucistan bu tablonun en sert örneğini verir. Beluc nüfusun çoğunlukta bulunduğu bu geniş eyalet, uzun yıllardır yoksulluk, düşük yatırım, zayıf altyapı, kuraklık, yüksek işsizlik, kaçakçılık ağları ve ağır güvenlik baskısının iç içe geçtiği bir hayat yaşar. Devletin gözünde burası çoğu zaman bir iç güvenlik laboratuvarı gibi durur. Yerel halkın tecrübesi ise başka bir şey anlatır. Mahrumiyet, hor görülme, eşit yurttaş sayılmama ve merkezin ancak cezalandırmak için hatırladığı bir çevre olma hissi.
Bu koşullarda silahlı örgütlerin ortaya çıkması sürpriz sayılmaz. Cundullah ve daha sonra Ceyş el-Adl gibi yapılar tam da bu kırılgan zeminde yükseldi. Tahran bu saldırılara çoğu kez aynı dille cevap verdi. “Dış güçler, Körfez tesiri, yabancı istihbaratlar, sınır ötesi komplolar”… Bu başlıkların sahada hiç karşılığı yok demek kolaycılık olur. Yine de asıl mesele başka yerde durur. İran’daki Sünni huzursuzluğunun sebebini yalnız sınırın ötesinde aramak yetmez. Asıl kök, içeride kurulmuş eşitsizlik düzeninde, anayasal ayrımcılıkta, ekonomik ihmâlde ve sert güvenlik anlayışında saklıdır.
Beluc nüfusun yaşadığı havzada infaz oranlarının yüksekliği, keyfi tutuklama iddiaları, toplu cezalandırma duygusu ve kamusal alandaki daralma, bu coğrafyanın sıradan bir taşra gibi görülmediğini açıkça gösterir. Devlet burada hizmet dağıtan merkez gibi davranmaz. Daha çok gözetleyen, sınırlayan, sindiren ve sadakat arayan bir güç gibi görünür. Bu da doğal olarak yerel aidiyeti aşındırır. Aidiyet aşındıkça güven azalır. Güven azaldıkça güvenlik dili sertleşir. Böylece rejim, önlemeye çalıştığı huzursuzluğun koşullarını yeniden üretir.
Kürt nüfusun yoğun yaşadığı illerde de benzer bir mantık işler. Tarihsel hafıza, etnik aidiyet, kültürel mesafe ve “Irak Kürdistanı” ile kurulan geçişken ilişkiler, devletin zihninde sürekli bir ihtiyat üretir. Bu yüzden kültürel talepler, toplumsal hareketlilik ve siyasal itiraz çoğu zaman yalnız yurttaşlık talebi olarak okunmaz. Güvenlik dosyasına çevrilir. 2025 yazında İsrail’le yaşanan savaşın hemen ardından gelen toplu gözaltılar, askeri sevkiyat ve ağır baskı dalgası, bu refleksin ne kadar hızlı devreye girebildiğini açık biçimde gösterdi. Dış cephede yaşanan sarsıntı, içeride Kürt nüfusun yoğun yaşadığı alanlara yönelen baskının gerekçesi haline getirildi.
Bu yüzden İran’ın Sünni meselesi ifadesi tek başına yetmez. Asıl düğüm, mezhebin merkez-çevre siyasetine gömülmüş olmasıdır. Devlet bu çevreyi tam entegre etmeye yanaşmaz. Kopmasına da izin vermez. Arada tutar. Sürekli denetler. Gerektiğinde yatırım sözü verir. Ardından yeniden güvenlikleştirir. Bu askıda tutma hali, İran’ın çevre bölgelerinde kalıcı bir kırılganlık üretir.

Yoksulluğun Sert Zemini
-Kaçakçılık, Uyuşturucu ve İsyan-
İran’ın doğu sınırına yakından bakıldığında, güvenlik dosyasının yalnız ideolojik saiklerle işlemediği görülür. Burada maddi hayatın sert gerçekleri vardır. Afganistan kaynaklı afyon ve eroin trafiği, İran’ın doğu hattını küresel bir geçiş kuşağına dönüştürdü. Sistan-Belucistan bu akışın tam ortasında durur. Bu coğrafyada kaçakçılık sadece ceza hukukunun konusu değildir. Geçim stratejisidir, yerel nüfuz ağıdır, kimi zaman hayatta kalma yoludur. Devletin zayıf yatırım yaptığı, iş imkanının sınırlı kaldığı, merkezle ilişkinin çoğu kez baskı üzerinden kurulduğu yerlerde yasadışı ekonomi, toplumsal dokunun içine sızar.
Bu tablo, güvenlik devletinin bakışını daha da sertleştirir. Çünkü merkez, sınırdaki kaçakçılık hattını yalnız ekonomik suç olarak görmez. Aynı anda militan geçişi, dış istihbarat, silah akışı ve siyasal başkaldırı ihtimaliyle birlikte okur. Sonuçta uyuşturucu savaşı ile isyan korkusu aynı dosyada birleşir. Oysa yerel düzeyde mesele çok daha girifttir. Devletin meşruiyeti zayıfsa, işsizlik yüksekse, genç nüfusun geleceği daralmışsa ve hukuki eşitsizlik hissi derinleşmişse, kaçakçılık sırf suç olmayıp alternatif bir düzen haline gelebilir.
İran yıllarca bu sahaya esas olarak askeri ve cezai tedbirlerle yüklendi. Sınır tahkim edildi, güvenlik personeli artırıldı, binlerce operasyon yapıldı. Yine de akış durmadı. Bu sonuç başlı başına öğreticidir. Sorun sadece sınırı yeterince koruyamamakla ilgili değildir. O sınırın içinde yaşayan topluluklarla kurulamayan siyasal bağla ilgilidir. Devlet tehdit gördükçe sertleşir. Sertleştikçe toplumla arasındaki mesafe büyür. Mesafe büyüdükçe sınır daha kırılgan hale gelir.

İçeride Demir Nizam
-Dışarıda Vekil Mimarîsi–
İran’daki güç yapısına dikkatle bakıldığında, içerideki baskı ile dışarıdaki vekil stratejisinin birbirinden kopuk iki dosya olmadığı anlaşılır. Cumhuriyet kurumları vardır. Meclis vardır, seçim vardır, cumhurbaşkanlığı vardır. Fakat bu kurumların üstüne oturan asıl çekirdek, dini lider çevresinde toplanan güvenlik-ruhban-devlet bloğudur. Koruyucular Konseyi (Şûrâ-yi Nigâhban) siyasal rekabeti baştan süzer. Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi (Şûrâ-yi Âli-yi Emniyet-i Millî) temel güvenlik tercihlerinin çerçevesini çizer. Rejimin sert omurgası ise Devrim Muhafızları (Sipâh-ı Pâsdârân) ile onun toplumsal uzantılarında somutlaşır.
Devrim Muhafızları, sıradan bir askerî yapı gibi işlemez. Hem rejimin ideolojik muhafızı hem ekonomik baş rol oyuncusu hem de bölgesel güç projektörü olarak çalışır. Besic mahallede, kampüste, sokakta, protestoda görünen yüzdür. Kudüs Gücü dışarıda görünmeyen fakat etkisi her yere yayılan yüzdür. Bu ayrım çok şey anlatır. İçeride toplumu disipline eden enerji ile dışarıda vekil ağlar kuran enerji aynı kurumsal gövdede buluşur. Rejim için tehdit, içeride de dışarıda da yönetilmesi gereken bir dolaşım halidir.
İçeride bu yapı, özellikle toplumsal itiraz anlarında sokak denetimi, paramiliter görünürlük, bilgi akışının kesilmesi, yargı baskısı, örnek cezalandırma ve dijital gözetimi aynı anda devreye sokarak, 2009’dan 2022’ye ve sonrasına uzanan süreçte rejimin klasik polis müdahalesini çok aşan, bağlantıyı yurttaşın hakkı olmaktan çıkarıp rejime sadakati ödüllendiren seçici bir denetim aracına çeviren rafine bir güvenlik düzeni kurduğunu gösterir.

Dışarıda da benzer bir akıl vardır. İran savaşı doğrudan üzerine çekmek yerine, onu dış halkalarda yönetmeye çalışır. Hizbullah bu stratejinin en merkezî düğümüdür. Iraklı milis yapıları, Husiler, Filistin sahasındaki ortaklıklar ve daha gevşek temas ağları bu halkayı genişletir. Burada amaç yalnız bir etki alanı yaratmak değildir. Savaşın maliyetini dağıtmak, rakipleri yıpratmak, caydırıcılığı katmanlara yaymak ve doğrudan karşılaşmayı mümkün olduğunca ertelemektir.
Bu yüzden içeride Sünni çevrelere yönelen bakış ile dışarıda vekil ağlarına yaslanan siyaset arasında benzerlik aramak yetmez. Aralarındaki gerçek sürekliliği görmek gerekir. İçeride toplum risk alanlarına ayrılır. Dışarıda bölge baskı alanlarına ayrılır. İçeride sadakat denetlenir. Dışarıda nüfuz inşa edilir. İçeride merkez tahkim edilir. Dışarıda merkezin güvenliği çevre halkalara taşınır. Aynı akıl her iki sahada da devrededir.

Şii Hilalinin Ardında
-Nüfuzun Esnek Geometrisi–
Uzun yıllar boyunca İran’ın bölgesel etkisini anlatmak için “Şii hilali” ifadesi sık kullanıldı. Bu imge belirli bir gerçeğe temas eder. İran, gerçekten de Şii çekirdeğini güçlendiren bir bölgesel ağ kurdu. Yine de bu kavramın açıklayıcı gücü sınırlıdır. Çünkü Şii toplulukların varlığı ile İran’a siyasal sadakat aynı şey değildir. Iraklı Şiiler, Lübnanlı Şiiler ya da Körfez’deki Şii topluluklar aynı tarihsel hafızaya, aynı devlet deneyimine ve aynı siyasal istikamete sahip değildir. Mezhep yakınlığı otomatik bağlılık üretmez.
Irak bu sınırlılığı en iyi gösteren örnektir. İran için Şii ağırlıklı bir Irak stratejik fırsat anlamı taşır. Ne var ki güçlü ve özerk bir Irak Şiiliği, uzun vadede Tahran için rakip bir ağırlık merkezi ihtimali de doğurur. Bu yüzden İran, komşularında sınırsız parçalanma arayan bir aktör gibi davranmaz. Daha çok, kendisine tehdit üretmeyecek kadar sınırlı, bütünüyle çökmeyecek kadar ayakta kalan, yönetilebilir devletler ister. Güçlü ama düşman bir merkez yerine zayıf ama etkilenebilir bir yapı tercih eder.
Suriye’de görülen müdahale de aynı mantığa yaslandı. Esad rejiminin sarsılması, Tahran için sadece bir müttefikin krizi sayılmadı. Hizbullah hattının, Lübnan’daki caydırıcılık kapasitesinin ve bölgesel savunma kuşağının zayıflaması olarak okundu. Bu yüzden rejim Şii meşruiyet dilini kullandı, direniş söylemini büyüttü, milis ağlarını derinleştirdi. Fakat asıl itici kuvvet yine güvenlikti. Mezhep, bu güvenlik siyasetini toplumsal ve sembolik açıdan taşımaya yarayan güçlü bir araçtı.
Yemen dosyası daha ince bir örnek sunar. İran için Yemen, Irak ya da Lübnan kadar hayatî bir saha sayılmaz. Buna rağmen son derece kullanışlıdır. Suudi Arabistan’a maliyet çıkarır, dikkat dağıtır, kaynak tüketir, yakın çevresinde sürekli bir baskı üretir. Burada da belirleyici olan mezhep yakınlığının ötesindeki stratejik hesaptır.
Filistin sahası ve Afganistan dosyası bu tabloyu tamamlar. Hamas ve İslami Cihad ile ilişki, Tahran’ın kendisini yalnızca Şiiliğin siyasî merkezi olarak sunmak istemediğini gösterir. İran, gerektiğinde Sünni kamuoyuna da seslenen bir direniş dili kurar. Afganistan’da Taliban’la kurulan pragmatik temas ise daha da öğreticidir. Tarihsel husumet, mezhepsel uzaklık ve su gerilimi ortadayken, IŞİD-Horasan tehdidi, sınır güvenliği, mülteci baskısı ve transit ticaret, Tahran’ı fiili iktidarla çalışmaya yöneltmiştir. Bu ilişki, İran’ın Şiiliği terk ettiğini göstermez. Şiiliği güvenlik hesabının altında konumlandırdığını gösterir.
Tam da burada İran’ın iki katmanlı karakteri berraklaşır. Bir yanda Şii çekirdeğini korur. Öbür yanda bu çekirdeğin çevresinde daha geniş bir nüfuz dili kurar. Bazen ümmetçi, bazen anti-emperyalist, bazen de çıplak biçimde güvenlikçi bir dil… Bu esneklik görülmeden İran’ın dış politikasını çözmek muhaldir.

Riyad ile Tahran Arasında
-Mezhepten Soğuk Hesaba–
İran ile Suudi Arabistan arasındaki rekabet uzun süre mezhep savaşının en görünür cephesi olarak okundu. Bunun ciddi gerekçeleri vardı. 1979 devriminden sonra Tahran’ın Şii siyaseti merkezileştirmesi, Riyad’ın buna kendi dinî meşruiyetini sertleştirerek cevap vermesi, Bahreyn’den Yemen’e, Suriye’den Irak’a uzanan çatışma alanlarında iki ülkenin zıt saflarda yer alması, mezhebi rekabetin dilini keskinleştirdi. Yine de son yıllarda ortaya çıkan tablo daha karmaşık bir hakikati gösteriyor.
Mart 2023’te Çin arabuluculuğunda başlayan yakınlaşma, derin bir barış doğurmadı. Fakat önemli bir zihni dönüşüme işaret etti. Her iki taraf da açık cepheleşmenin maliyetini gördü. Daha önemlisi, aralarındaki asıl düğümün yalnız inanç farkı olmadığı daha açık biçimde ortaya çıktı. Vekil ağları, boğaz güvenliği, enerji akışı, nükleer dosya, ekonomik dönüşüm ve bölgesel kriz yönetimi, mezhep dilinin önüne geçti.
16 Haziran 2025’te, İsrail’le çatışma büyürken Tahran’ın Katar, Suudi Arabistan ve Umman üzerinden Washington’a ateşkes baskısı taşımaya çalışması bu yüzden çok anlamlıydı. İran, yıllarca sert rakip gördüğü monarşileri bir anda arabulucu ve güvenlik kanalı olarak kullanabiliyordu. Mezhep söylemi geri çekildi. Jeopolitik hayatta kalma öne çıktı. Aynı şekilde 11 Mayıs 2026 tarihli enerji haberleri, Hürmüz Boğazı’ndaki aksamanın ve savaş riskinin Körfez’de asıl hesabı nerede kurduğunu gösterdi. Petrol akışı, fiyat istikrarı, boru hatları ve ekonomik düzen, bugünün siyasetinde mezhep polemiğinden çok daha ağır bir yer tutuyor.
Bu değişim, mezhebin bütünüyle sahneden çekildiği anlamına gelmez. Mezhep hafızada yaşar, sembolik siyasette etkisini korur, kriz anlarında yeniden sertleşebilir. Yine de bugünün Körfez dosyasında belirleyici eksen daha geniş bir güvenlik mimarisidir. İran ile Suudi Arabistan arasındaki çekişme artık çok daha belirgin biçimde vekil ağların sınırı, caydırıcılık kapasitesi, ekonomik kırılganlık ve bölgesel düzenin nasıl kurulacağı sorusu etrafında yoğunlaşır. Bu da İran’ı açıklayan ana kavramın mezhep polemiğinden daha derine gittiğini bir kez daha gösterir.

Yangını Yönetirken
-Yangının Parçası Olmak-
İran’ın kurduğu bölgesel düzen kısa vadede önemli sonuçlar verdi. Caydırıcılık arttı. Doğrudan savaşın eşiği dış halkalara taşındı. Lübnan’dan Irak’a, Yemen’den Filistin sahasına kadar uzanan geniş ağ, Tahran’a ciddi bir nüfuz kapasitesi sağladı. Fakat uzun vadede aynı strateji yeni bir yük üretmeye başladı. Vekil ağlar sadece rakipleri yıpratmadı. Bölgesel güvensizliği kalıcılaştırdı, egemenlik aşınmasını derinleştirdi ve İran’ın kendi hareket alanını da daha kırılgan hale getirdi.
Buradaki trajedi açıktır. İran kendini kuşatılmış hissettikçe asimetrikleşti. Asimetrikleştiği ölçüde Körfez’de, İsrail’de ve Batı’da daha fazla alarm üretti. O alarm yeni baskı araçlarını doğurdu. Yeni baskı İran’ın kuşatılma hissini büyüttü. Böylece herkes kendi güvenliğini artırdığını düşündü. Sonuçta ortak güvensizlik büyüdü. İran’ın Suriye ve Irak’ta Sünni “cihatçılığı” durdurma iddiası da bu çelişkiden kaçamadı. Kimi sahalarda “cihatçı” genişlemeyi frenledi, kimi sahalarda ise mezhepçi mobilizasyonu besleyen maddi koşullara katkı sundu. Bir yangını bastırmaya çalışırken aynı yangının başka bir yerde büyümesine yol açtı.
İçeride de benzer bir ikilem vardır. Rejim, Sünni çevreleri daha sıkı denetledikçe merkezin bütünlüğünü koruduğunu düşünür. Oysa çevrenin marjinalleşmesi, aidiyetin aşınması, ekonomik kırılganlığın derinleşmesi ve güvenlikçi yönetimin kalıcılaşması uzun vadede daha ağır huzursuzluklar üretir. Kısa vadeli düzen ile uzun vadeli meşruiyet arasındaki bu gerilim, İran güvenlik devletinin en büyük açmazlarından biridir.

Dosyanın Hakiki Adı
-Güvenlik Devletinin Uzun Gölgesi-
İran’ın Sünni meselesi için tek kelimelik bir karşılık arandığında hakikat parçalanır. Bu dosyaya sadece mezhep dendiğinde merkez-çevre düğümü görünmez olur. Sadece çevre krizi dendiğinde resmi Şiiliğin kurumsal ağırlığı silikleşir. Sadece jeopolitik dendiğinde dinî dışlanmanın, kamusal eşitsizliğin ve sembolik aşağılanmanın payı küçülür. Oysa bütün çizgiler bir araya geldiğinde daha sahici bir tablo belirir.
İran’da resmi Şiilik devletin kimlik omurgasıdır. Bu omurga yurttaşları eşit biçimde yerleştirmez. Kimini merkeze yakınlaştırır, kimini eşiğe koyar, kimini de kuşku çemberinde tutar. Sünniler bu düzende hem dinî farkları hem etnik konumları hem de sınır coğrafyaları nedeniyle sürekli denetlenen topluluklara dönüşür. Beluc nüfusun yoğun yaşadığı güneydoğu hattında, Kürt nüfusun yoğun yaşadığı illerde, Türkmen kuşaklarında ve başka çevre sahalarda bu denetim daha belirgin görünür.
Dışarıda ise aynı rejim mezhebi tek başına bağlayıcı bir ilke olarak kullanmaz. Şii çekirdeğini korur fakat onun çevresinde son derece pragmatik bir nüfuz dili kurar. Vekil ağlar, sınırlı savaşlar, inkâr edilebilir baskı mekanizmaları, geçici ortaklıklar, pan-sektaryen temaslar ve gerektiğinde Körfez monarşileriyle kriz diplomasisi, bu esnek repertuarın parçalarıdır. İran’ın dış politikasını salt Şii yayılmacılığı diye adlandırmak bu yüzden yetersiz kalır. Asıl motor, rejim güvenliği, stratejik derinlik ve caydırıcılık arayışıdır.
Bütün bu katmanlar üst üste konduğunda asıl tablo belirir: İran’ın içerde Sünnilere yaklaşımı ile dışarıda vekil ağları örgütlemesi, dışarıdan bakıldığında iki ayrı dosya gibi görünse de gerçekte aynı devlet aklının iki ayrı sahadaki tecessümüdür. İçeride Şiilik, yurttaşlık hiyerarşisinin ve toplumsal denetimin dili olur. Dışarıda aynı Şiilik bazen öne çıkar, bazen geri çekilir, her durumda rejim bekasını büyütmeye yarayan bir siyasal araca dönüşür. İran’ın Sünni dosyası da tam bu büyük mimarinin içinde anlam kazanır. Mezhep burada başlar, merkez-çevre sahasında sertleşir, güvenlik aygıtında kurumsallaşır, bölgesel vekil stratejisinde sınır ötesine taşar.
Meselenin hakiki adı budur. Mezhep devletin dili olur. Güvenlik ise o dilin fiili.

Kaynakça:
https://www.brookings.edu/articles/the-shii-crescent-myth-and-reality/
https://ecfr.eu/publication/the_gulf_and_sectarianism217/
https://www.chathamhouse.org/publications/the-world-today/2017-04/its-politics-not-piety-stupid
https://www.britannica.com/place/Iran/Religion
https://www.mei.edu/publications/religious-apartheid-iran
https://www.mei.edu/publications/irans-uneasy-relationship-its-sunni-minority
https://www.mei.edu/publications/irans-war-drugs-holding-line
https://www.cfr.org/backgrounders/irans-revolutionary-guards
https://www.cfr.org/articles/islamic-republics-power-centers
https://www.cfr.org/articles/irans-regional-armed-network
https://www.mei.edu/publications/iran-strives-become-pan-sectarian-islamic-power
https://mei.edu/publication/iran-taliban-ties-pragmatism-over-ideology/
https://www.crisisgroup.org/sites/default/files/2024-06/b092-future-of-iranian-saudi-detente.pdf
https://apnews.com/article/aramco-saudi-arabian-oil-ab384a52510f7af0c1e5629889742285




Yorum ekle