Yazarlar

Ulusalcı küreselcilerin yeni dünya düzeni !

The Wire isimli televizyon dizisinin girişinde polisle şahit arasında şöyle bir konuşma geçer:

“Bakayım doğru mu anlamışım. Her Cuma gecesi senle arkadaşların barbut oynuyorsunuz, tamam mı? Ve her Cuma gecesi kankan Snotboogie ortada para birikene kadar bekleyip, sonra da parayı kapıp, kaçıyordu. İzin mi veriyordunuz?”

“Yakalayıp, döverdik ama daha ileri giden olmamıştı.”

“Sormadan edemeyeceğim ya. Her seferinde Snotboogie parayı kapıp kaçıyorsa neden oynamasına izin veriyordunuz?”

“Ne?”

“Snotboogie sürekli parayı çalıyorsa, neden oyuna alıyordunuz?”

“Zorundayız. Burası Amerika.”

İlk izlemeye başladığımda -sanırım 10 yıl geçti üzerinden- bu konuşma çok çarpıcı gelmişti bana. Amerikan film endüstrisinin ürettiği diğer mamullerde görmeye alışık olmadığımız farklı bir Amerika gördüğümü düşünmüştüm dizinin ilerleyen bölümleriyle beraber. Dizi, ABD’nin suç oranı en yüksek şehirlerinden biri olan Baltimore’da geçiyor. Bu şehrin bambaşka bir özelliği var: burada azınlıklar çoğunlukta! Nüfusunun %60’ından fazlasını siyahlar oluşturuyor; Hispanikler, Asyalılar vs. de cabası. Yani WASP diye tabir edilen ve ABD’nin temelini oluşturan beyaz Amerikalı kitle azınlıkta.

ABD’nin beyazları azalırken

Carl Schmitt, modern kitle demokrasisinin homojenliğe ve gerektiğinde her türlü farklılığın ortadan kaldırılmasına ihtiyaç duyduğunu söylemişti. Ulusal bir cemaat oluşturmanın ön koşulu aynı şartlar altında aynı refleksleri sergileyebilen, birbirine benzeyen insanların bir arada bulunmasıdır. Çünkü bir devletin –ki, orada yaşayan insanların iradelerini temsil eder– kendini düzgün bir şekilde idame ettirebilmesi için hızlı kararlar alabilmesini sağlayacak, temel meselelerde ayrılık yaşamayacak karar alıcılara ihtiyacı vardır. Modern demokraside bu karar alıcıları halkın seçtiği varsayılmaktadır. Böylesi bir ortamda da seçicilerin birbirlerine hem şeklen hem de fikren benzemesi gerekir veya istenir. Ulus devletler oluşturulurken homojenliğin kıstasının milliyet yani aynı kökten gelen ve aynı dili konuşan insan toplulukları olması beklenir. Fakat farklı inançların bir arada olması çoğu zaman en belirleyici etkendir. Örneğin Türkiye ve Yunanistan arasındaki nüfus transferinde Ortodoks Hıristiyan oldukları gerekçesiyle Yunanistan’a gönderilen Türklerin durumu buna benzer. Aynı şekilde Müslüman olmuş Yunanların da Türkiye’ye gönderildikleri söylenir. Peki, neden mübadele “ırk” temelinde değil de “din” ekseninde gerçekleşmiştir. Üstelik de yeni devlet kendini herhangi bir din üzerinden tanımlamadığını beyan etmişken.

Carl Schmitt

ABD için de durum çok farklı değildir. Beyaz, Anglosakson, Protestan insanların güttüğü bir yapı görünümünü genellikle korumuştur. İstatistiklere göre önümüzdeki 30-40 yıl içerisinde beyazlar ABD’de çoğunluk olma vasfını yitirecekler. Böylesi bir çoklu yapı içerisinde yani kimsenin çoğunluk oluşturmadığı bir dünyada ulus devletin ihtiyaç duyduğu homojenlik nasıl sağlanacaktır? Tabii ki, insanların zihin dünyalarının tek tipleştirilmesiyle. Kapitalizmin empoze ettiği değerlerin evrensel bir norm haline geldiğini ve bu değerleri reddetmenin “patolojik” bir hâl ifade ettiğini iddia eden, patronluğunu ABD’nin yaptığı yeni bir dünya doğduğunda kimin çoğunlukta, kimin azınlıkta olacağı çok anlam ifade etmeyecektir. Üstelik bu yeni “değerler sisteminin” çok büyük bir avantajı var; son derece esnek. Örneğin Slavoj Zizek’in de belirttiği gibi, başlangıçta ailevi değerleri öne sürerek eşcinsellik karşıtı bir tutum sergiliyorken, şimdilerde eşcinselliği teşvik noktasına geliveriyor.

Yeni dünyanın çıkışı

Buradan yola çıkarak bazı iyi niyetli kişiler, küreselci-ulusalcı şeklinde bir çelişkinin mevcudiyetine kendilerini rahatlıkla inandırabiliyor. ABD tarihinin en fazla ulusalcı söylem barındıran seçim kampanyasının galibi Donald Trump’ın icraatlarına yakından bakılacak olursa bunun bir yanılsama olduğu fark edilecektir. “Yerli ve milli” Trump ve etrafındaki kadronun kurdukları şirket merkezlerinin –vergi ödememek için– yurtdışında olmasının veya çıkardıkları kanunlarla küresel para akımının selametini sağlamlaştırma yoluna gittiklerinin çok kişi farkında değildir. Üçüncü dünya diktatörlerinden Avrupa’nın aşırı sağcı görünümlü karikatür tiplerine kadar hemen herkes ülkelerinden “kazandıkları”, milyarlarca dolarla birlikte bu global çarkta yerini almıştır. Büyük bir kısmı söylemleriyle mevcuda tepkili, fakir kesimlerin öfkesini deşarj etmekten başka hiçbir fonksiyonu olmayan son derece kirli politikacılardan oluşan ulusalcı bir muhalefet yanılsaması. Kendi muhalefetini de kendisi üreten bir sistem gerçek düşmanlarını kendinden uzak tutmasını sağlayabilir. İddiam odur ki, bu saatten sonra kendini yeni dünya düzeni olarak teklif edemeyen hiçbir ideal, ideoloji başarılı olamayacaktır. Bütün beşeriyeti hedefine koyamayan bir düşünce sistemi, insanlar arasındaki mesafenin bu kadar kısaldığı bir zaman diliminde ve dünyanın bunda sonraki seyri içinde sistem dışı sızıntıları kontrol altına alamaz. O halde bütünü kontrol altına almak zorundadır.

Dizimizin yanlış hatırlamıyorsam ikinci sezonu Baltimore Limanı ekseninde gelişiyordu. İşçi sınıfının umutsuz mücadelesini ve açmazını gözler önüne seriyordu. İnsanın işte tam da burada “çünkü burası Amerika” diyesi geliyor. Her ne kadar Amerikan imaj endüstrisi durumun tam tersi olduğunu göstermeye çalışsa da…

 

Etiket /