Yazarlar

Türkiye musalla taşımızdır

 “İnsanların beşte biri her zaman her şeye karşı”
Robert Kennedy

Vatan dediğimiz mefhum sınırları belirlenmiş kara parçacıklarından ibaret bir harita mıdır? Vatan kavramımız elde cetvel ile çizilemeyecek kadar geniştir. Ayrıca İmam Şafii’ye göre daha evvel İslam toprağı (Dar-ul İslam) olan bir belde kıyamete kadar İslam toprağıdır. Böylece vatan dediğimiz kavramın sadece maddi bir kavram olmadığını görebiliyoruz. Hatta ekseriyetle hissi, milli bir kavram olduğunu…

Türkiye, Doğu ile Batı arasında bir köprüdür. Bu cümleyi Türkiye’de eğitim öğretim hayatını ikame eden herkes ilkokul yıllarından itibaren mütemadiyen işitmiştir. Öyle bir işitme ki, bu cümle ders kitaplarından tutun da öğretmenlerin diline kadar her taraftan kulaklarımıza hücum eden bir cümle. Bu cümle bir dönem devletin kendine biçtiği bir misyonu alenen ilan eden cesur ve bir o kadar da alçakça bir cümledir. Yani bu, bizi köprü görevi görmeye mahkûm eden anlayış, 27 Mayıs 1960’dan itibaren bu topraklarda bir şekilde hüküm sürdü. Şahsen bu cümleye karşı büyük bir hınç besliyorum. Çünkü bu cümlenin Türkiye’nin benim vatanım oluşunun aleyhine bir fikri taşıyor olduğunu düşünüyorum.

Türkiye, bir ana fikirdir

Türkiye asla vatanımız dışındaki bir yerin, bir başkasının köprüsü olamaz. Türkiye’nin şark ile garpın arasında bir köprü olması söz konusu olursa, köprülük vazifesi olarak her neyse o önemli olacaktır. Yani boğazdan geçen ticari malların kendisi Türkiye’den önemli olacaktır. En nihayetinde köprü ancak bir araçlar geçişinden ibaret bir ulaşım aracıdır yani mekanlaşmış bir vatan değildir. Türkiye asla ne idüğü belirsiz kültürlerin,  etnik grupların, ticari malların, acayip insanların geçidi değildir. Türkiye bir geçiş bölgesi, transatlantik olmaktan ziyade medeniyetimizin kök saldığı toprakların ve fikirlerin adıdır.

Evet, yeryüzü üzerinde, mütemadiyen Türkiye, bir fikir bütünüdür. Bu topraklar ihtiyaç duyduğu her şeyi kendi bağrında bitirmiştir. “Tarih kitapları, 40 sene süren Medik muharebelerinden, 60 sene süren Pönik Muharebelerinden, 100 sene süren İngiliz-Fransız harbinden bahsederler; ve ekserimiz Frenklere tebean tarih-i beşerin en uzun süren harbi, bu 100 Sene Muharebesi olduğunu zannederiz. Halbuki tarih-i beşerin en uzun harbi, hala devam eden İslam-Nasrâniyet muharebesidir.” (Yusuf Akçura, Siyaset ve İktisat)

Yaşadığımız dönemde güya birçok aydın ile beraberiz. Lakin bu güya aydınların altını kazıdığımızda bunların ekseriyetinin bu topraklara ait olmayan unsurların türevleri olduğunu görmekteyiz. Bilhassa Türk Modernleşmesinin hızla yaşandığı beldelere ve o beldelerde ikamet edenlere baktığımızda bu kelimeler daha bir kesinlik kazanacaktır.

Türkiye hattının neferi olanlar ve çeperi olanlar

Ülkemizi sürekli Avrupa’ya şikâyet eden bir güruh var birde. Bunların başını ne kadar Türkçe bildiği, hayatını bir dairede roman yazarak ki en meşhur romanının içeriğini Thomas Mann’ın Buddenbrooklar adlı eserinden ilham aldığını düşünüyorum, malum olan Orhan Pamuk ve eserlerini İngilizce neşreden eserleri sonradan Türkçeye çevrilen Elif Şafak’ı görüyoruz. Bu taife için herhangi bir yabancı dili iyi derecede bilmek Türkiye’den kurtulmak için ciddi bir vesiledir. Orhan Pamuk sık sık Avrupa basınına “iktidara kızıp da Türkiye’deki aydınları, sanatçıları, demokratları ve öğretmenleri ortada bırakmayın. Aydın, doktor, akademisyen gibi eğitimli kişiler, tutuklanma ya da seküler yaşam tarzlarından vazgeçmek zorunda kalma endişesiyle Türkiye’den göç ediyorlar.” gibi açıklamalar yaparak Türkiye’de baskıcı bir rejim olduğunu ve kendisinin de bu rejime katlanmak zorunda olduğu gibisinden demeçler veriyor. İşte bu bahsettiğimiz zevat ve bu zevatları Türkiye içerisinden besleyen, türeten mekanizma Türkiye hattının karşısında cephe alanlardır. Hakeza Elif Şafak Türkiye’nin bir köprü işlevi görmediğinden dert yanmaktadır. Demek ki bir şeyler yoluna giriyor.

Demek ki Türkiye’nin bir zamanlar görevi olan şark ile garp arasındaki köprü işlevini yitirmesi Türkiye’nin içerisinden çıkmış, “çok satan yazarları” rahatsız ediyor. Bizlere de yapacak tek bir şey kalıyor; her gün uyandığımızda bir sabah gezintisi, bir mesai başlangıcı için değil bir Müslüman olarak bizim sözlerimiz yeryüzünde kural olsun diye kendi vatanımızın her bir metrekaresinde, her sabah, her gün, her an ve her cephede, ilânihaye bir istiklâl yürüyüşüne çıkmaktır.