Analiz Yazarlar

Türk Sineması kaç yaşında?

Doğum gününü önemsemeyen insanlarla doğum gününü dünyanın var oluş vakti şeklinde kutlayanlar arasında bir değerlendirme yapmak zorunda kalmamalı insan.

 

İki uç, bir çok açmaz…

Kime, ne faydası var uçların?

Bu suçu kim ele alacak?

Konu ne?


Bir varlık meselesi olarak Türk Sineması’nın doğuşu konusunu ciddiyetle ele almamız gerek. Pasta kesip mum yakmak zorunda değiliz. Mekruh ya da haram veya mübah kısımları da bizi ilgilendirmiyor.

Sinemamızın doğum tarihi, resmi ideolojinin bugün yaşattığı az sayıda kurumun ve kurgunun son temsilcilerini deşifre etme açısından mühim.

Resmi teze göre sinemamız 14 Kasım 1914’te doğdu. Ne oldu o tarihte? Yeşilköy’deki Rus abidesi yıkıldı. Bu olay kameraya alındı (iddia o yönde, o kayıtlar ise kimsede mevcut değil). Ve bu da Türk Sineması’nın doğuşu sayıldı (Filmin ismi; Ayastefanos’taki Rus Abidesinin Yıkılışı).


Neden?


Çünkü kayda alan Fuat Uzkınay Türk idi. Kaydın yapıldığı yer de Türk toprağı…


Fekat bir saniye…


Ciddi teknik bir sorun var.


1914’te henüz Osmanlı idik. Cumhuriyet kurulmamıştı. Yani, Osmanlı toprakları içerisinde ilk kaydın yapılması ya da gösterimin yapılması sinemamızın doğumu sayılacaksa, çok öncesinde olanlar oldu.


Birincisi…

1895’te Paris’te ilk toplu gösterimin yapılması sinemanın da doğuşu sayıldı. Lumiere Kardeşler, ilk toplu gösterimi gerçekleştirdiğinde sinema sanatı halkla buluşmuştu. Öncesinde kayıt vardı. Fekat seyirciyle buluşmayan ilk kayıtlar sinemanın doğumu sayılmadı. Misal, ilk hareketli görüntü ‘Koşan At’ 1895’ten önceydi. Edward Mybrige’ın keşfi harikuladeydi. Ama sinemanın miladı sayılmadı. Sinemanın doğuşu için halkla buluşması gerekirdi.


Lumiere Kardeşler’in Paris’teki gösteriminden ne kadar zaman sonra memleketimizde film gösterimi yapıldı dersiniz?

Şaşırmayın ama sadece aylar sonra bu topraklara sinema geldi.

Türkiye’de ilk film gösterimi Yıldız Sarayı’nda, Bertrand adında bir Fransız tarafından, Padişah II. Abdülhamit’e 1896 yılında yapıldı.


İkinci olarak…

1900’lü yılların başında Manaki Kardeşler de tarihin akışını değiştirecek şeyler peşindeydi. Yün Eğiren Kadınlar (1905) Makedonya’nın bir köyünden görüntüler içeriyordu ve film Türkiye filmiydi. Öyle ki, filme dair resmî kayıtlarda Türkiye mührü ve ismi vardı. Zira 1896’da Makedonya Osmanlı toprağıydı ve Manakis Kardeşler de tebaa idi…

Yani o dönemde çekilen filmler de Türk filmi kapsamına girer. 1905’te bir yerin Türkiye olup olmadığı ne kadar tartışmalıysa, 1914’teki yerin Türkiye olup olmadığı da aynı oranda üzerine düşünülmesi gereken bir konu. 

Bunun haricinde bir kayıt daha var…

Sultan Reşat’ın Balkan seyahati, yine 1900’lü yılların başında kayda alınmıştı. Hatta o kaydı şu an internette bulup izlemek mümkün.

Dolayısıyla, bu kayıt da sinemamızın başlangıcı sayılabilir. 

“1911 yılında “Barbaros” zırhlısı ile Rumeli gezisine başlayan Sultan V. Mehmet Reşat’ın Selanik, Üsküp, Priştina ve Manastır ziyareti Balkan sinemasının ilk görüntü yönetmenleri olan Manaki Kardeşler’den Milton Manaki tarafından kaydedilmişti. Kosova’da bulunan ceddi I. Murad’ın türbesi olan Meşhed-i Hüdevandigar’da 100.000 kişinin katıldığı bir cemaatle cuma namazı kılan Mehmet Reşat,21 günlük seyahatinin ardından 26 Haziran’da İstanbul’a dönmüştü.”

 

Haliyle, 1914’te kayda alınan Ayastefanos’taki Rus Abidesi’nin Yıkılışı filmi, hiçbir mantık çerçevesinde bizim sinemamızın başlangıcı olamaz.

İlk film derseniz Manaki Kardeşler, ilk gösterim derseniz Yıldız Sarayı’nda 2. Abdülhamit’e yapılan sunum, ilk resmî kayıt derseniz Sultan Reşat’ın Balkan seyahati…


Bu durumda Türkiye Sineması’nın doğum tarihi 1914 olmamalıdır. Resmî tarih tezlerinin ürünü olan bu mevzu zihinlerde netleştirilmeli.

Geçmişiyle barışan, bütün tarihiyle yüzleşme aşamasında olan ‘Yeni Türkiye’ye yakışan da bu olacaktır.


Eski Türkiye’nin emaresi alışkanlıkların ve bakışın kültür alanındaki bu yansımasına dair kalıcı adımlar atılmalı.

Sinemamızın 122 yaşında olduğu ilan edilmeli.

Ve Cumhuriyetimizden daha yaşlı bir sinemamız olmasıyla da övünmeliyiz.

Dünyanın en önemli merkezleriyle neredeyse aynı anda sinema ile tanışmış olduğumuz, ‘gavur icadı’ başlığı altında anlatılanların safsata olduğu, 2. Abdülhamit hakkındaki iddiaların da ne denli mesnetsiz olduğu herkese anlatılmalı.


Türkiye artık değişti diyorsak, kimsenin bakmadığı yerlerden de bakmalıyız. 


Alın size bir pencere.


Bakın doya doya…


Size bağlantısız gelebilir
. Ama ‘Misak-ı Milli’yi önemseyen, mesele edinen birinin bu meseleyi de dert edinmesi gerektiği kanısındayım. Tarihin vicdanına inanan herkesin bu konuyu önemsemesi gerekiyor zira…


Doğruyla, sadece doğruyla hayatta kalacak olan hayatımızın da buna ihtiyacı var.


Kültürel iktidar ya da kültürel bağımsızlık kavramları etrafında 
dönen tartışmalarda bu mevzu üzerinde durulmuyorsa, zincirin büyük halkalarından biri eksik demektir.