Yazarlar

Sistem yeniden yüklenirken

Ünlü anarşist düşünür Pyotr Kropotkin tam 123 yıl önce şöyle sorar: “Peki, Çinli de dünya pazarı için üreterek Japon’u taklit etmeye başladığında ne olacaktır?”

1989’da Doğu Bloku’nun çökmesiyle birlikte dünyanın iki kutuplu, aslında iki kamplı, dengesi görünürde Batı dünyası lehine ortadan kalkmıştı. Dünyanın geri kalanını olduğu gibi başta ABD olmak üzere Batılı güçleri de şaşkınlığa uğratan bu durum karşısında Wallerstein’ın da değindiği gibi ABD ve müttefikleri tereddütlü bir süreçten sonra liberal dünya adına zafer ilan ettiler. Tereddüt ettiler çünkü bölüştükleri dünyanın zengin ve üretken kısmında kendileri vardı. Bu durum yüz milyonlarca insanın sisteme dâhil olması anlamına geliyordu. 2000’li yıllarla beraber Çin’in de “Komünist” etiketinden taviz vermeksizin kabuğunu kırmasıyla Amerikan güdümlü dünya ekonomik sistemi global çapta işlerlik kazandı. Çin kısa sürede dünya pazarı için üretilen mamullerin en büyük fabrikası haline geldi.

1929 krizi modası geçmiş ekonomik anlayışın değişmesini sağlamıştı. Çağdaş küresel sistemin ufuk noktasına ulaştığı yerde artık yapısal problemlerinin üstesinden gelmekte zorlanmasının en büyük sebebinin dünyanın tamamını domine edecek ekonomik kararlar alınmasının güçleşmiş olmasına bağlantılı görünüyor. 2008 krizinde ABD’nin önde gelen şirketlerinden bazılarının doğal yollardan yıkımına kapitalist anlayışa ters bir yaklaşımla müsaade edilmemişti, çünkü çok fazla büyüktüler. Öte yandan her canlı organizma gibi her sistemin de bir bitiş zamanı vardır. Modern dünya sistemi ya başka bir şeye dönüşecek veya her canlı gibi ölümü tadacak! Fakat bu hantal yapının artık kendini dönüştürme ihtimali çok olası görünmüyor.

Dünyada olup bitenler hakkında ekonomik temelli tek ayaklı bir değerlendirme her zamanki gibi biraz eksik kalacaktır. Fakat dünyaya şekil vermeye çalışan “güç mekanizması” tahakkümünü, parasını ve ekonomik ağırlığını kullanarak gerçekleştirmeye çalışan uluslar ve devletler üstü organizasyonlar konfederasyonu şeklinde örgütlenerek kuruyor. Kapitalizm şayet bir metalaştırma süreciyse “bu süreçten etkilenmeyen ne var?” diye sormak gerekir.  İnanç ve değerler skalasının baştan sona maddi değerlerle ölçülüp biçildiği bir bakış sapması, insan bilincinin en derinine kök salmışsa realite olarak değerlendirme dışı kalamaz. Batı’nın kendi içerisinde 18. yüzyıldan itibaren oturtmaya çalıştığı özgün düzeni ve bunu istikrarlı kılma çabaları uluslararası düzeyde yerleşik norm haline geldikçe ekonomik olgular belirleyici konumunu pekiştirmiştir. Askeri ve siyasi hareketlenmelerin temel saikı da ekonomik çıkarlar haline gelmiştir. Çin ile ticaretinde yıllık 300 milyar doların üzerinde açık veren ABD’nin Pasifik’te askerî bir çevreleme harekâtıyla, ticaret savaşları diye adlandırılan saldırgan bir tutumla karşılık vermesi bu durumun açık göstergeleri. Büyük bir ihtimalle önümüzdeki süreçte bizim de terbiye edilmemizi sağlayacak en önemli vasıta ekonomi sopası olacak. Bu bazen Suriye olarak da görülebilir bazen de “tarafını seç” seçeneği ile. Ki o zamanlar çok uzakta değil yaşanan tüm gelişmeler sonucunda.

İdeoloji, hedefler doğrultusunda biçimlendiren bir fikirler bütünü olarak tarif edilebilir. İdeolojiyi meydana getiren fikirleri benimsetme çabası siyasetin temel gayesi olmalıdır. Siyasetin, “politika” adı altında profesyonel bir mesleğe dönüştüğü günümüzde çok naif kaçabilecek bir ifade de olsa ideal olan budur. Toplumlar, büyük kişiliklerin doktrinleriyle şekillendirilir. Bu doktrinler hem toplumun geçmişinden yarınına doğru ne şekilde yol alacağını gösterir hem de yarına dair hangi ideale nasıl varacağını gösterir. Ama en önemlisi de insanların “şeylere” olan bakış açısını şekillendirir. Bugün ülkemizden başlayarak bütün Müslüman âlemine aşılanması gereken temel gerçek bu bakış açısını yerleştirmekten geçiyor. Çin benzeri bir anlayışla, Müslüman yaftasıyla kapitalist dünyanın “çağdaş medeniyet seviyesi” güdüklüğündeki bir anlayışla pasif bir üyesi olmayacaksak şayet bu olmak zorundadır.

Ülkemizde uzun bir zamandır başta müslümanlar olmak üzere halkın her kesiminin teveccühüyle “iktidar” olan AK Parti’nin “işte geldik gidiyoruz” hesabı, bir nevi, “Erdoğanizm” meydana getirememesi Türkiye’ye has bir trajedidir. Sürekli “kültürel iktidar olamamak” söylemi gündemde. Kültürden, tam olarak ne haber? Kültürün hangi konusu üzerine ne düşündünüz de ne söylüyorsunuz? Hangi kültürel meseleye el attınız da iktidarına talipsiniz veya talibiz? Kültür, dille birlikte toplumu homojen hale getiren en başat değerler bütünüdür. Bugünkü dünyada kültür okullar aracılığıyla topluma empoze edilir. Eğitim sistemiyle ilgili ne gibi bir çalışma yapılmıştır? Fikir jimnastiği niyetine olsun bir müfredat çalışması olmuş mudur? Bugün malum bakanlığın tartışmalı atamalarına kim nasıl bir politika ile mukabele edebiliyor?

15 Temmuz Destanı başta olmak üzere bunca somut yaşanmışlıklar varken sembollerimizin bile içini doldurmaktan aciziz. Kaçımızın aklında ürettiğimiz bir slogan var? Teorisi yazılmamış bir mücadelenin yaşama şansı yoktur. İslam iddiasıyla ortaya çıkıp dini hayatın aklileştirilmesi benzeri bir Protestanlaşma ile “karşıtına dönüşme” tehlikesiyle karşı karşıya kalmak istemiyorsak böyle bir çaba içine acilen girilmelidir. Bu Türkiye’ye tarihin de yüklediği bir misyondur. Geçmişin büyük milleti olarak tarihin tozlu sayfalarında kalmayacaksak bu, gerçekleşmek zorundadır. En büyük “örgüt” – yapı devlettir ve hedef değerler bütünü devleti gözeterek ele alınmalı, uygulama alanı olarak bütün bir insanlığı hedefe koymalıdır.  Evet, dünya sistemi ömrünü tamamlıyor. Peki, bizim oluşacak boşlukta tutunacak kadar enerjimiz var mı?

Başlarken bir soruyla giriş yapmıştık, sorunun sahibinin sözleriyle bitirelim: Tembeller tarih yapamaz, tarihe boyun eğerler!

Etiket /