Yazarlar

Şark cephesinde asayiş berkemal

“En büyük düşmanın, en son bakacağın yerde saklanacaktır.”

Jul Sezar, M.Ö 75

“Daha zeki olmanın tek yolu, daha zeki bir rakiple oynamaktır. ”

Satrancın Temelleri, 1883

 

“İtalya’da Borgias hükümdarlığında otuz yıl boyunca savaş, terör, cinayet ve katliam yaşandı. Sonuç olarak Michelangelo ve Leonardo da Vinci Rönesans’ı ürettiler. İsviçre’de beş yüz yıl boyunca kardeşçe yaşam, demokrasi ve barışın sonunda ne üretebildiler? Guguklu saat!”

Orson Welles’in bu cümleleri kurarken tarihimiz üzerine bir cümle de kurmuş olmasını çok isterdim.

En zoru, başlamak olmuştur hep. Neye nereden başlayacağını bilmeden, dayanaksız, serkeş bir kafayla başlamak… Nasıl bir yol seçeceğini, nasıl bir konumda durmayı, hangi üslupla hangi konulardan başlayacağını bilmeden. Çok düşünülmüş olmasa da başlamanın verdiği o çok da tesirli olmayan motivasyonla başlıyorsun işte, duyu organlarınla tecrübe ettiklerini hitap etmeye çalıştıklarına aktarmaya. Durarak, düşünerek ve ekseriyetle şaşırarak… Başlıyoruz…

Hızlı yaşıyoruz. Pek çok kez belki yirmi dört saatin o güne yetmediği günler oluyor. Etrafımızda cereyan eden çoğu mevzuya temasımız olmadan hızla… Duramadan, dinlemeden hedefe yönelmiş bir yılkı edasıyla… Ama ne için? Yaşamak, çoğu zaman yel değirmenleriyle münakaşanın bir sonucu olarak tecrübenin bir diğer adıdır. Tecrübenin en büyük gayesi, bize vazifelerimizi öğretmektir. (B. Auerbach) Tecrübe ise yaşanmışlıkları belli bir akıl örgüsü içerisinde manasını çıkararak bir puzzle inşa eder gibi ortaya çıkardığımız bir silahtır ki silah olduğu pek bilindik bir tanım değildir. Daha çok suni şeyler için kullanılır tecrübe, asıl manasını unutturmak istercesine. Cengiz Aydoğdu Ağabey şu tanımı yapıyor: “Yaptığınız hiçbir şey prova değildir; gerçek hayattır. Gerçek hayatta bütün denemeler ve provalar hayata dâhildir…”

Hayatımız bir pişmanlıktan ibaret, defterimde bulduğum bir cümle. Yaptıklarımızdan ziyade yapamadıklarımız, güç yetiştiremediklerimiz, unutup bir kenarda bıraktıklarımız ve başlayıp bitirmeye mecal ve kuvvet bulamadıklarımız… İkili münasebetlerimizde artık ekseriyetle çıkar ilişkileri ön planda. Yan dairemizde artık aç olduklarını düşündüğümüz komşularımız yok, olsa da çok umrumuzda olmayacak. Mesela ülkemizin hudutlarında her bir metrekaredeki sorunlar gibi.

Bugün Kudüs’ü konuşuyoruz, yarın unutmak için…

Günümüz Türkiye’sinde yaşıyorsak eğer her şeyi en az iki kere düşünüp en az da bir kere susarak beklemeyi kesinlikle adet haline getirmeliyiz. Lakin artık ülkemizde “irtica” bertaraf olmuş, her şeyin yerini modern zamanlara uyarak bir “neo” almış durumda. Etrafımız neo takısı almayan hakikatlerden uzak bir hale dönüşmüş durumda. Hemen her olayda bir neo takısı görüyoruz. Türkiye şu günlerden geçerken asıl “irtica” faaliyetlerinin ne olduğunu tekrardan tartışmak zorunda. Mevcut siyasi irade yıllarca “irticacı” damgası yemiş bir geçmişe sahip, kimseler tarafından idame ettirilirken ve damgayı vuranların Türkiye tarihinde kimler olduğu ayan beyan ortadayken Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olmamak için her şeyi iki kere düşünüp en az bir kere susarak bekleyip ardından silahımız olan tecrübenin bizlere ne kazandıracağını kendi gök kubbemiz altında kestirmeliyiz. Hatırlayarak şunu da kestirmeliyiz, 1977’de UNESCO Irak’ı Ortadoğu’da en iyi eğitime sahip ülke ilan etmişti. Kahire yazar, Beyrut basar, Bağdat okurdu. Şimdi ise Kahire dans ediyor, Beyrut içiyor, Bağdat ise bağrını dövüyor. Bugün Kudüs’ü konuşuyoruz, yarın unutmak için.

“Modern Türkiye Tarihi” anlatılırken kitaplarda 1900’lerin hemen başından alınır ama asla 1800’lerden başlatılmaz. Arada kalan o bir asırda neler olduğu, olup bitenin de yeni kurulan Türkiye’yle hiçbir alakasının olmadığı sistematik bir şekilde gelenekleştirilmek üzere sabite alınır mesela, neden? 1800’lerde başlayan olaylar pek ciddiye alınmaz. Türkiye neden Cuma Mektupları serisi olmayan bir ülke artık? Dünyanın en büyük azınlığı olan Hindistan’daki Müslümanların bağımsızlığını mı düşündü gerçekten Muhammed İkbal? 15 Temmuz’un yükselen değeri nedir sorusunun bugünlerde cevabı neden tam olarak verilemiyor. Ne saklanmak istiyor bizden? Neden, yer yer, adeta Fetullahçılarla mücadele edenlere karşı mücadele ediliyor (hissi uyanıyor), hâlbuki yardım etmek daha evla iken? Neden memleket lehine koşturan adamların yüzündeki çizgileri, gözlerindeki yorgunlukları görünce hüzün basıyor. Ve neden asıl cevabı verilemeyen soru şu: “devrim” kendi çocuklarını yiyecek mi yemeyecek mi, neden bu soru insanların aklında ciddi bir yer tutuyor? Adaletin sembolü olan Themis’in bir elinde terazi bir elinde kılıç var.

Terazinin ayarı bozuksa kılıcını kullanmak zorunda Türkiye… Not defterimden, nereden aldığımı yazmamış olduğum bir cümleyle ve cümlenin sahibine selam ile kapatalım;

“Huzur arayan değil savaşan hayatta kalır.” diyerek, Vel asr.