Yazarlar

Orhun Yazıtlarının “keşfi” üzerine

Türkler tarih yapıcıdır ama tarih yazıcı değildir diye bir kabul vardır. Ki ana hatlarıyla bühtan da değildir. Bin yıllar öncesinden itibaren ortaya konan icraatların büyüklüğüyle intikal eden kayıtların azlığı arasındaki orantısızlık bu yargıyı pekiştirmektedir. Anlaşılması güç olan husus, Orhun Abideleri gibi bir esere imza atmış kavmin bunun bir istisna olarak kalmasına nasıl razı gelmiş olduğudur.

Cemil Meriç merhum, “Milletin ana vasfı devamlılıktır: Dilde, terbiyede, gelenekte devamlılık” demekteydi. Türk adını devlet adı olarak taçlandıran ilk teşekkül olan Köktürkler, Orhun kitabelerini dikerek aslında bir kavmin millet olma iddiasını yükseltiyorlardı. Bunun sürekli kılınması yönündeki zafiyet ise bu milletin en zayıf tarafı olarak kayıtlara geçecekti.

Türkçe’nin bilinen en eski eseri olan kitabeler, gerek kıdemi gerek muhtevası itibarıyla eşine az rastlanır kıymette yadigârlardır. Çok ama çok az millet böylesi bir imtiyaza sahiptir. O kadar eski bir zaman diliminde, kendi alfabesiyle, kendi mevcudiyetine ve medeniyetine tanıklık eden abidevi yapıları yeryüzüne bir bayrak direği gibi dikmek hiç de lalettayin bir hâlet olmamıştır.

Kendi tabirleriyle “bengü taş”lara bu beyanları hakkeden irade, bu beyanların bağlamının da taşlar gibi bengü, yani baki kalmasını ummuştu. “Zamanı Tanrı yaşar, kişioğlu hep ölmek için türemiş” gibi şairane ve hikemî bir ibareyi düşmüş atalarımızın bu beka endişesi ve ümidi bile zihinleri ürpertmesi gereken bir meziyetti. Gelgelelim kültürel hafızayı tahkim için yapılan bu hamle bile kültürel hafızanın zayıflığının tanığı olmaya mahkûm edilecekti.

“Ben onları gördüm”

Mançurya’dan Hazar’a uzanan devletin merkezi, günümüz Moğolistan sınırları içindeki Ötüken’di. Türkler, maceralı yolculuklarına başladığında terk ettikleri ata yurdundaki bu yadigârlara dair bilgileri yanlarında taşımadılar veya sadece bir yere kadar taşıyabildiler. Okur-yazar olmayan bir kavimde yazılı geleneğin mevcudiyeti hayretengiz bir durum olurdu zaten. Şifahi olarak da hafıza bir yere kadar muhafaza edilebilirdi. İslamlaşmaya başladıkları asırlarda da hatırlanmaya değer bir şey kalmadığını düşünmüş olmaları hayli mümkündü.

552 ila 744 yıllarında hüküm sürmüş bir devletin bu en önemli kalıntıları, onları dikenlerin umdukları kadar uzun ömürlü olmayı başardı aslında. Orta Asya Anadolu gibi deprem bölgesi olmadığından kalıntılar toprak altına gömülmedi. Yağmacılarca çalınanlar, köylülerce bambaşka amaçlarla kullanılanlar kaç taneydi tam olarak bilemiyoruz. Ayakta kalmayı başaranlar, yıldırımların hışmına uğramadıysa, okunaklı olmayı sürdürdüler. Çok sonraları Rus ve Moğol askerlerinin nişan tahtası olarak kullanılmak pahasına.

Yazıyla yıldızı barışmayan Türkler taşlardaki metinleri aktarmadıkları gibi taşların varlığına dair bilgiyi de zamanla unutsalar da kitabeler büsbütün meçhul kalmadı esasen. 13. yy’da İlhanlı tarihçisi Alaaddin Ata Melik Cüveynî, Tarih-i Cihangüşa isimli eserinde anıtları gördüğünü kaydetmişti: “Bir Uygur efsanesine göre onların dünya üzerine çıktıkları ilk yer Orhon nehrinin kıyısıdır. Bu nehir Karakorum denilen bir dağdan çıkar… Bunlardan başka bir nehrin kenarında eskiden Ordu-Balık, bugün ise Mavu-Balık denilen bir nehir vardır. Bu nehrin yakınında bulunan kayalara yazılar yazılmıştır. Ben onları gördüm.”

45 yaşındaki harita subayı

15.yy’da ise İbn Arapşah da Acaibü’l-Makdur Fi Nevaib-ı Teymur adlı eserinde şöyle diyecekti: “’Çin’de onların (Türklerin) dulbercin diye adlandırılan yazıları vardır. Ben gördüm, 41 harfi var. Çokluğunun sebebi şudur ki, onlar kalın ve inceleri ayıran işaretleri harf saymaktadırlar. Neticede ilaveler ve ek harfler meydana çıkmıştır.”

Sonra sessizliğe gömüldü yazıtlar. Asırlar boyu tek satır yazılmadı haklarında. Ne bir okuyanları kaldı ne yazanları. Ta ki 1709’da Demirbaş Şarl’ın 1500 askerle Osmanlı’ya sığındığı Poltova bozgununda aslen Alman olan bir İsveçli, Ruslara esir düşüp bu bölgeye sürülünceye dek. Rus çarı 1. Petro Sibirya’daki bitki örtüsünü inceleme işini bir botanikçiye vermişti; bu İsveçli tutsak ona yardımcı olarak görevlendirildi.

45 yaşındaki harita subayı, sürgünü ganimet bildi ve gerek bölgeyi tanımak, gerekse de bitki türlerini kayda geçirmek için Yenisey havzasında dağ taş dolaşmaya başladı. 12 yıl süren bu gezilerinde yöre halkının da güvenini kazandı. Bir gün bir Kazak köylüsü küçük sırrını paylaştığında hikâyenin akışı birden değişti.

Köyünün yakınlarında nehir kıyısında 3 metre yüksekliğinde yazılı bir taş bulduğunu söylüyordu köylü. Johan Von Strahlenberg, onun peşine takılıp derhal kayanın bulunduğu yere gitti. Strahlenberg yöredeki gezilerinde benzer nitelikte başka yazılı kayalar buldu ve üzerlerindeki yazıları bir şifre kırıcı sabrıyla defterine kopyaladı. Esir subay, büyük bir buluşun eşiğinde olduğunu sezebiliyordu ama alfabenin kime ait olduğu hususunda dahi hiçbir kanaate sahip değildi.

Yazıtlar ser verip sır vermiyordu

Ülkesi İsveç’e döndükten sonra Stockholm’de 1730’da Asya ve Avrupa’nın Kuzey Ve Doğu Kıyıları isimli eserini bastırdı, orada tanıdığı halkların dil ve kültürlerini tanıttı. Modern zamanlarda anıtları anan ilk kişi oydu ve verdiği bilgiler büyük bir yankı uyandırdı. Buna rağmen bilim heyetlerinin bölgeye gitmesi ancak 1800’lerin sonlarında gerçekleşebildi.

İlk gidenler 1887-88’de Fin heyetiydi. Araştırmacılar daha bölgeye varmadan yaptıkları tahminlerde yazıların kime ait olabileceğine dair bir düzine kavmin adı geçiyordu. Ruslardan Vikinglere, Romalılardan Gotlara değin. Bir tek Türklerin adı yoktu. Bu ihtimal, kimsenin aklının ucundan bile geçmiyordu.

Rus çarları en çok heyecanlananlar arasındaydı. Yazıların atalarından kalmış olma ihtimali iştahlarını kabartıyordu. Bu yönde gelebilecek ilk haberle Moğolistan’ı işgal için taburları hazır bekliyordu. Çünkü bu yazıtlar o toprakların kendilerinin ata yurdu olduğunun kanıtı sayılacaktı. Ne ki, yazıtlar ser verip sır vermiyordu.

Fin heyeti, Yenisey yazıtlarının tüm kopyasını ilk kez kayda geçti ve yayımladı. Aynı sene içinde Rus arkeolog Nikolay Yadrintsev Orhun Irmağı havzasında aynı alfabeyle yazılmış daha irice iki yazıt buldu ve 1890’da onları tanıtan kitabını yayımladı. Bunu başka bir Fin heyetinin bu yeni yazıtları kopyalamak üzere bölgeye gelmesi ve çalışmalarını kitaplaştırması takip etti.

Tengri teg tengriden bolmış Türk

İskandinavya’da bulunan yazıtlarla benzerliğinden ötürü Yenisey’deki alfabeye de Runik adı verilmişti. Run sır demekti; manası tam anlaşılamadığı için, Runik de sırlı manasına geliyordu. Ağırlıklı olarak da taşın altından İskandinav bir kavmin çıkacağına ihtimal veriliyordu ve Batılıların heveskârlığının arkasında böylesi bir motivasyon vardı.

Pek çok ilim heyeti bölgeye seferler düzenledi, yazıtları inceledi, yepyeni yazıtlar buldu fakat bunların kimlere ait olduğunu bir türlü bulamadı. Ta ki 15 Aralık 1893’te Kopenhaglı bir filolog olan Vilhelm Thomsen, Danimarka Kraliyet Bilimler Akademisi’nde büyük buluşu ilan edinceye dek. 16 dil bilen Thomsen, en çok tekrar eden kelimeden hareketle taşların dilini çözmüştü: “Tengri teg tengriden bolmış Türk bilge kaganım, bu ödke olurtum.”

Vilhelm Thomsen

Salonda yankılanan dil sebebiyle küçük dilini yutanlar sadece akademisyenler değildi. Bunca yıl bilim adamlarına kök söktüren yazıtlar Türkçe çıkmıştı. Adları kültür ve medeniyet yerine savaş ve yıkımla anılan bir kavme ait oluşunun yol açtığı şaşkınlık ve hayal kırıklığı bilim çevrelerini aşıyordu. Barbarlık yaftasını eskisi kadar kolaylıkla kullanamayacak olmak Batılılar için elbette ki rahatsızlık sebebiydi.

81 yıllık ömrünün 60 senesini bu işlere vermiş Alman asıllı Rus dilci Wilhelm Radloff, yazıtların alfabesini çözme şanını Thomsen’e kaptırmış olsa da 1895’te yazıtların tamamını aceleyle okuyarak kitaplaştırdı. Bu telaş, metne pek çok okuma ve yorum yanlışı olarak yansımış olsa da böylece yazıtlar tastamam literatüre kazandırılmış oldu.

“Muhammed dünyasının soluğunun henüz ulaşmadığı”

Bu eserler her bir yazarın yeni çalışmalarıyla desteklendi ve geliştirildi. Sonraki çalışmalar daha ziyade bulguyu yorumlamaya, dil ve tarih içinde bir çerçeveye oturtma çabasına dayanıyordu. Sözgelimi Thomsen, kitabeleri, “Muhammed dünyasının soluğunun henüz ulaşmadığı Türk dili ve edebiyatının en eski anıtları” olarak tabir etmekteydi.

Bu kadar erken devirlerde böylesine gelişmiş dil ve medeniyet, Orta Asya’da bir zamanlar büyük bir iç deniz olduğu ve onun kuruması sebebiyle Türklerin göçe mecbur kaldığı şeklindeki tezlere bile ilham kaynağı olabilmekteydi. Fransız Yahudi’si bir gezgin ve edip olan Leon Cahun tarafından ilk kez dile getirilen bu faraziye, daha sonra Türk Tarih Tezi’nin de ana unsurlarından olacaktı. Asya Tarihine Giriş, Türkler ve Moğollar kitabı Türkçülerin olduğu kadar Atatürk’ün de ilgisini çekecek ve Cahun adı onu etkileyen yazarlar arasında geçecektir.

Ne var ki, günümüzde bazı Türk bilim adamları, Batılıların süreci bu şekilde kotarmalarına itiraz etmekteler. Onlara göre İskandinavya’daki yazılar da Doğu Avrupa ve Orta Asya’daki yazılar da Runik diye adlandırılmamalıydı. Doğru adlandırma Köktürk Alfabesi olmalıydı. Şu var ki Batılılar, tüm bilimsellik söylemlerine rağmen böylesi bir konsepti ve tarih algısını kolay kolay kanıksayıp ifadelendirecek serinkanlılıktan uzun süre daha uzak kalacağa benzemektedirler.

Tenkitçilere göre söz konusu alfabe Sekel yazısı adıyla uzun asırlar boyunca din adamı, gezgin ve bilginlerce bilinen bir alfabeydi, onunla notlar alınmakta, mektuplar yazılmakta idi. Bunların işaretleri ve ses değerleri Orhun Yazıtları ile büyük oranda aynıydı. Sekel üstüne araştırmaları olan Thomsen de bu benzerliklere vakıftı ve aslında yazıtları bu benzerlikler üstünden çözmüş ama kendisi bunu belirtmekten sakınmıştı. Dolayısıyla Orhun Kitabeleri’nin çözülmesi bir keşif olarak nitelendirilmemelidir diyorlar.

“Büyük Nutuk işte bu cümleyi anlatmakta”

Anıtların keşfinin hassaten Türkler ve Türk dili için eşsiz bir kıymette olduğu hususunda ise kimsenin kuşkusu yok. Gel gör ki bu eserlerin bulunduğundan ve haklarında yazılanlardan dahi haberdar olmayan Türklerimiz, Avrupa’yı çalkalayan eserleri, dili çözülüp kitaplaştırıldıktan anca üç yıl sonra işitme bahtına ermişlerdi.

İşittiler de ne oldu sanki? Öylesine bir köşe yazısında kendisinden bahsedildi, birkaç edebiyatçıdan başka kimsenin de alâkasına mazhar olamadı. Yıllar sonra Abdülhamid’in Radloff’a Türkolojiye katkılarından ve yazıtlar üstüne çalışmalarından ötürü mecidiye nişanı vermesi, gecikmiş de olsa, abidelerle ilgili en önemli sahiplenme tavrıydı.

Sonra? Sanki hiç duymamışlar gibi davranmaya devam ettiler. Cihan harbi, Kurtuluş Savaşı, devrimler derken kimsenin abidelere ayıracak vakti olmadı. Burada en hayret verici husus, genç cumhuriyetin İslam öncesi tarihi yüceltme tercihine rağmen anıtların anıtsal değerini fark etmemiş olmasıydı. Dilde arılaşma ve Türk dilinin kıdemini vurgulama tercihlerine rağmen dilin bu ilk ve en muazzam kaynağını enine boyuna incelememeleri çelişkili bir tutum değil midir?

Ki malumatları vardı. Mustafa Kemal, Thomsen’in  Inscriptions de l’Orkhon eserini okumuş ve hatta bazı yerlerini mavi, bazı yerlerini kırmızı kalemle çizmişti. Bir kısım kelimeleri tercüme etmiş, bir kısmına meraklı soru işaretleri kondurmuştu. Hatta “Üstte mavi gök çökmedikçe, altta yağız yer delinmedikçe senin ilini, töreni kim bozabilir” yazan satırların yanına “Büyük Nutuk, işte bu cümleyi anlatmaktadır” diye gururla not düşmüştü.

Gariptir ki, bu “keşif” bile yazıtları gündemlerine almak, Türk Tarih Tezi ve Güneş Dil Teorisi’ni ortaya atarlarken ona istinat etmek veya ondan istifade etmek şeklinde bir tutuma ön ayak olmadı. Cumhuriyet bu eserlere kendi hassasiyetleri doğrultusunda araçsal bir mantıkla yaklaşsaydı dahi çok kazanımlar edinebilirdi; onları bundan ne men etti, anlamlandırmak kolay değil. Bilgi noksanlığı mı, Anadolu yerine Orta Asya’nın merkezîlik kazanmasından çekinmeleri mi, kitabelerde umulan paganlığın yerine tek tanrıcı ve dindar bir üslubun baskınlığı mı? Belki biri, belki hepsi.

Teveccüh ve rağbet

Cumhuriyet’in kuruluşundan 2000’lere kadar abideler hakkında Batı’da yapılmış çalışmalarla Türkiye’de yapılmış olanların mukayesesi karnemizin kötülüğünü ortaya koymaktadır. Batı, yazıtlar üstüne nice metin incelemeleri, gramer ve fihristler, fonolojik araştırmalar yayımlarken bizdeki eserler bir çırpıda sayılabilecek kadar azdı.

Orhun Abideleri’yle ilgili ilk kitap Türkolog Necip Asım tarafından 1924’te yayımlandı. Thomsen ve Radloff’un eserlerine dayanan kitap Osmanlıca basılmıştı. İkinci kitap, 1936’da Hüseyin Namık Orkun tarafından yayımlandı. Orkun, bu kitabında Thomsen’in bazı ibarelerini Kaşgarlı Mahmud’un sözlüğünden yararlanarak düzeltmek istemiş ama pek başarılı olamamış, yeni yanlışlara imza atmıştı. Yine de 1941’de yazıtların sözlüğünü yayımlamış olması ısrarının ve ciddiyetinin göstergesiydi.

1957’de Osman Nedim Tuna, yazıtlardaki bazı imla kurallarıyla alâkalı bir araştırma neşretti. Buna 1960’taki iki makalesiyle daha ilavede bulundu.  1970’te Muharrem Ergin’in Orhun Abideleri  kitabı, tüm yazıtların metinlerini ve küçük bir sözlüğü ihtiva etmekteydi. 90’lı yıllarda ise yirmiden fazla Türk lehçesine vakıf Kâzım Mirşan, bazı okunamayan kısımları okudu ve çevirilerdeki hataları düzelten kitaplar yayımladı.

Son yıllarda akademik çalışmalardaki artış belirgin olsa da yazıtların hak ettiği teveccüh ve rağbete mazhar olduğunu söylemek mümkün değil. Solcuları alâkadar eden bir durum yok zaten; enternasyonallikleri ve kozmopolitlikleri buna elverişli değil. Ümmetçiliklerine halel getirme riski taşıdığından, kişisel ilgi düzeyinde ve sathî okumalar müstesna, İslamcılarımızın da gündemine girmeye muvaffak olamadı. Türkçülerimizse sokak hareketleriyle vazifeliydi, hamaset ve aşırılığa meze etmenin ötesine geçip bilimsel ve edebî çalışmaların hakkını veremeyecek kadar meşgullerdi.

7 kez tavaf ederek

Türk devleti ise anca 1995’ten sonra anıtlara sahip çıkma iradesi ve basireti gösterebildi. Süleyman Demirel ve Erdal İnönü, Afganistan’dan helikopterle geçerek anıtları ziyaret ettiler. Hatta MHP Kayseri milletvekili Yusuf Halaçoğlu’nun rivayetine göre “yazıtların etrafında 7 kez tavaf ederek Türk oldular.” Halaçoğlu’na göre döndüklerinde “Hakikaten biraz Türklük etki etmişti, bulaşmıştı Orhun Abideleri’nden.

Demirel, Moğolistan cumhurbaşkanıyla yaptığı görüşmede Türk Anıtları Projesi’nin hayata geçirilmesi k0nusunda mutabakata vardı. 1997’de başlayan saha çalışmaları 2004 yılında hızlandı ve TİKA geniş çaplı harita, kazı, onarım ve kopyalama faaliyetlerini başarıyla yürüttü.

Arkeologların da iştirak ettiği araştırmalarda ulaşılan Türk kağanlıklarına ait bulguları sergilemek üzere Moğolistan Milli Tarih Müzesi bünyesinde Türk Kültür Varlıkları Teşhir Salonu ziyarete açıldı. Yazıtların kopyalarının yapılarak asıllarının müzeye taşınması bengü taşların bekası için cidden en önemli hizmetti. Yazıtların ilk kuruluşundaki aslına uygun bir anıtlık ve külliye biçiminde ihyası ise tüm bu hizmetlerin taçlandırılması olacak.

Velhasıl, devlet epeyce geç kalarak da olsa, sahip çıktı. Ankara, Mersin ve Karaman’da Orhun Kitabeleri kopyalarının boy vermesi de sevindirici gelişmeler. Kim bilir, belki zamanla millet de Köktürklerden, köklerinden kalan bu esere sahip çıkar, oradaki güçlü ve soylu nidaya kulak verir.

 

Etiket /

Bülent Tokgöz

2 yorum

Yorum göndermek için buraya tıklayın