Yazarlar

Necip Fazıl’ın Çilesi

Türk şiirinin yüz akı Necip Fazıl Kısakürek’in şiir dünyası “Kaldırımlar şairi”, “Çile şairi”, “Sakarya şairi” şeklinde kabaca üç dönem içinde ele alınabilir. Şüphesiz her dönem, kendi içinde anlamlıdır ve adeta tasavvuftaki makamlar gibi her biri birer duraktır. Fakat bu makamlar/duraklar içerisinde sanırım en anlamlı olanı “Çile şairliği” dönemine geçtiği zamandaki makamdır. Çünkü Sezai Karakoç’un da dediği gibi “Kolay iman bir inkâra dönüşebilir. Ama çile çekilerek erilen inanç, inkârların fırtınasına dayanıklıdır.”

Çileyi kaldırımlarda yaşamak

O da öyle yaptı. Mutlak arayış için yola düştü. Önce el yordamıyla yürümeye başladığı yolda “Kaldırımlar” şiiriyle o derin yalnızlığını dile getirdi. Bu, önemlidir. Çünkü yalnızlık, hakkı verilerek yaşandığında arama, bulma yolunda sahibine imkânlar sunar, kapılar açar. Yalnızlıkla beraber hissedilen korku, çaresizlik, varlık sorgulaması, ölüm korkusu gibi haller kişiye kendiyle yüzleşme imkânı verir.

Bunu başarabilen kimse ise bir sonraki makama, “çile” makamına erişir. Dahası bu şiir, şairin sadece bir gece vakti kaldırımlarda yaşadığı şahsi huzursuzluğunu dile getirmez. “Ruhunu ve gayesini yitirmiş bir cemiyetin bunalımları” sokaklarda adeta o cemiyet adına da yaşanır. Onlar adına acılar çekilir ve onların mevcut hal karşısındaki tepkisizliklerine de bir isyan özelliği taşır. Yani bu şiir sonradan yazılacak “Çile” şirinin girizgâhı gibidir.

Terk ve red safhaları

Necip Fazıl, bu ilk çile döneminden sonra ikinci adım olarak kendini cemiyet için çekeceği çilenin kapısında bulmuştur. Kendisi de bu kavrama özel bir önem vermiş olmalı ki 1939’da yazdığı o destansı şiire “Çile” adını koymuş, ardından da bütün şiirlerini 1962’de “Çile” adıyla kitaplaştırmıştır. Fakat, bu şiir okunduğunda görülecektir ki bu çile sadece maddi manasıyla anlaşılacak bir sıkıntıyı ifade etmez. O, bu anlamda da çile çekmiştir ama onun asıl çilesi metafizik bir çiledir. Bu yüzden “Çile” şiiri bize filozof ve mutasavvıfların yaşadığı bir hali hikâye eder. Bu durum en başta “Çile” kitabına kendi ifadesiyle “süzme ve bütünleştirme” yaparak önceki kitaplarına giren şiirlerinden kırk kadarını bu esere almamasıyla ortaya çıkar. Onlardaki hava ve mana onun girdiği yeni hale muvafık değildir çünkü. Bu dervişlerin “terk” hallerine benzer şekilde yorumlanacak bir durumdur ve bu da bir çile halidir aslında. Terk ve red, bir dönem yazılan ve benim denilen şiirler için nefsini hesaba çekmeyen bir için olacak şey değildir. İşte o hesaba çekme ameliyesi onu bu red noktasına getirmiştir.

Bu dönemde terk yahut reddedilen başka şeyler de vardır. Mesela “Kaldırımlar” şairi olarak kazandığı şöhret. Onu da reddeder Necip Fazıl. Hatta bu anlamdaki sanat/şiir anlayışını da. Çile şiirinde geçen şu mısralar bunu gösterir:

“Kaçır beni âheng, al beni birlik!

Artık barınamam gölge varlıkta

Ver cüceye, onun olsun şâirlik

Şimdi gözüm, büyük sanatkârlıkta!”

 

Yine Çile şiiri boyunca anlatılan ruh hali, bir insanın kolay kolay tahammül edebileceği şeyler değildir. “Yukarıda üstüme ok çeken avcı, bu okun ateşten zehrini tatmak, öz ağzından kafatasını kusmak, ensesindeki demir balyoz, aylarca yıkık ve şaşkın gezinmek, delirecek noktaya gelmek, sıcak yaradaki kezzap, beyin zarında sülük” gibi ifadeler işte bu çile esnasında neler yaşandığını gösteren ifadelerdir. Onun yaşadığı ve sekülerleşmenin, dinden kopuşun hız kazandığı bir süreçte bu çile hallerinin öznesi olmak için bu çileleri samimiyetle yaşamak lazımdır. Aksi takdirde bunları bu kelimelerle ifade mümkün olmaz. Bunlar çilenin irtifa noktalarıdır çünkü. Dile gelmek istemezler ama söylemeden de olmaz. O kadar ağır bir yüktür ki söylenmezse boğar insnanı. Yunus’un dediği haldir bu:

Behey yunus sana söyleme derler

Ya ben öleyim mi söylemeyince”

 

Neyse ki imdadına kaçmaya çalıştığı “Hakikat”in merkezinde olan varlığın, Allah’ın, yardımı uzanır. Anne dualarına sığınır. Neticede çile süresinin imtihanından yüz akıyla çıkar ve önünden bir kapı açılır:

“Açıl susam, açıl! Açıldı kapı

Atlas sedirinde Mâverâ Dede

Yandı sırça saray, İlâhî Yapı

Binbir âvizeyle uçsuz maddede.”

 

Çile zamanlarının finali da şöyle gerçekleşir:

“Atomlarda cümbüş, donanma, şenlik;

Ve çevre çevre nûr, çevre çevre nûr

İçiçe mîmârî, içiçe benlik;

Bildim seni ey Râb, bilinmez meşhûr!”

 

Nasıl dervişler çileleri sonunda “oluş” safhasına girip karşımıza olgun ve yetkin isimler olarak çıkarlarsa bu durum Necip Fazıl için de öyle olur. Bu şekilde kendi değişimini gerçekleştir. Abdülhakim Arvasi rehberliğinde gerçekleşen bu değişimle karşımıza bambaşka bir Necip Fazıl çıkar. Şiirinin iklimi tamamen değişir. Bu yüzdendir ki kendi şiirini “”O’ndan önce, O’nunla beraber ve O’ndan sonra” şeklinde tasnif eder. Necip Fazıl ‘ın “O” dediği zat, Nakşi şeyhi Abdülhakim Arvasi’dir ve bildiğimiz Necip Fazıl, onun eseridir. Ama Çile şairliği burada bitmez. Bundan sonra bu çile cemiyet içinde çekilecektir.

Cemiyet için cemiyet içinde çile çekmek

Necip Fazıl’ın Abdülhakim Arvasi ile tanışması az önce de söylediğimiz gibi şiirini de hayat tarzını da değiştirir. Fakat bu değişimin bedelleri de olacaktır. Önceki şiirlerini reddetmesi ve şiirini tamamen metafizik bir hava ya sokması onun “sabık şair” olarak görülmesine, hatta yok sayılmak istenmesine sebep olur. Edebiyat kanonu onu “sabık şair”, “mürteci şair” olarak damgalayarak infaz ipini çekmeye çalışır. Herkesin alkışladığı bir şairken redde ve yok sayılmaya mahkum olmak da kolay bir şey değildir ve bu da çilenin başka bir tarzda yaşanmaya devam edileceğinin göstergesidir. Ama o, seçimini yapmıştır. Gözü kendi ifadesiyle büyük sanatkarlıktadır.

“Kaçır beni âheng, al beni birlik!

Artık barınamam gölge varlıkta

Ver cüceye, onun olsun şâirlik

Şimdi gözüm, büyük sanatkârlıkta!”

 

Bu yeni sürecin en önemli şiirleri ise “Muhasebe”, “Destan” ve “Sakarya Türküsüdür.” Muhasebede bir hesaplaşma yapılırken “Destanda

“Durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak!

Haykırsam, kollarımı makas gibi açarak”

 

denilerek toplumu uyandırmaya çalışır. Sakarya Türküsünde ise millet, tarih, siyaset gibi konular ve onlara ilişkin problemler ele alınarak Sakarya nehrinin şahsında cemiyetin mazisi, hali değerlendirilir.

Necip Fazıl, bundan sonraki süreçte sadece şiirle de sınırlamaz kendisini. Tiyatrodan romana, dini tasavvufi eserlere, senaryolara, monografilere, düşünce eserlerine kadar hemen her türde eserler vermeye başlar. Kütüphanelik çapta ve sayıda eserler çıkar ortaya. Çünkü uzun yıllar süren dine karşıtlık sürecinde cemiyet bütün bunlardan mahrum kılınmıştır. Bu eserler, onun inşa etmeye çalıştığı iklimin imkanlarını oluşturan kitaplar olarak insanların zihninde ve gönlünde depremler yaratır.

Necip Fazıl’ın bu mücadele sürecinde günlük siyasi hadiselerle ilgili de bir tavır geliştirmesi gerekir. o da bunu yapar. “Büyük Doğu”yu çıkarır. Doğuyu reddedip batıyı kıble edenlerin yönetim sürecinde olduğu bir vakitte “Büyük Doğu” daha adıyla bir manifesto niteliği taşır. Reddedilme, itibarsızlaştırılma, bunların ardından gelen yargılanmalar, hapisler vb. çilenin cemiyet içinde yaşanman yeni sayfaları olur. Yine bu dönemlerde Büyük Doğu dışında –çünkü sık sık kapatılmaktadır-başka dergi ve gazetelerde de yazılar yazar, manifestolar yayımlar ama bir vakitten sonra kitap ve dergi tek başına yetmemeye başlar. Yazı ve şiirlerinde anlattığı hakikatlere ulaşamayanlara da bu hakikatlerin duyurulması ve milletin uyandırılması gerekmektedir. Bu süreçte onu tıpkı mürşidi bildiği Yunus Emre gibi Anadolu yollarında görürüz. Yine Büyük Doğu mücadelesinin cemiyete mal edilmesi adına ”Büyük Doğu cemiyeti”ni kurar. Kayseri’den başlanarak pek çok il ve ilçede şubeler açılır.

Tabi bu mücadelenin bir bedeli olacaktır. O da yazdıklarından/yaptıklarından dolayı muhakeme edilme ve hapse atılmadır. İlk tutuklanması 21 – 22 Aralık 1943 tarihlerinde yazdığı siyasi bir yazı sebebiyle Erzurum’da olur. 1947- 1950 – 1952 – 1953- 1957 – 1958, 1959 – 1960 yılları onun zaman zaman hapishane çilesiyle karşı karşıya kaldığı yıllardır.  Ama o mücadelesine devam eder. 27 Mayıs’ta, cezaevinden çıktıktan sonra, 1963’ten itibaren konferanslar zinciriyle Anadolu’yu şehir şehir dolaşmaya devam eder. Kapısından döndüğü son olay ise 1983 yılında gerçekleşir.  79 yaşındadır ve Vahdettin kitabı daha önce berat konusu olmasına rağmen tekrar davalı kitap durumuna getirilmiştir. İlerlemiş yaşına rağmen hapse nerdeyse girmek üzeredir. Ne var ki hapse girmesine az bir zaman kala vefat edince bu tutuklama gerçekleşememiştir.

Niye “üstad” denildi?

Necip Fazıl, hayatı boyunca yaşadıkları ve yazdıklarıyla tek başına bir destan kahramanına dönüştü. Ortaya koyduğu düşünce ve sanat iklimiyle Tanzimatla başlayan Cumhuriyetle ise hız kazanan pozitivist sanat anlayışına da hayat anlayışına da adeta tek başına karşı çıktı. Böylece Türkiye’nin inanç, fikir, sanat ve aksiyon anlamında önünde yeni imkânlar açıldı. İşte onun üstatlığı da bu mücadele esnasında çektiği her türlü çilenin neticesinde ortaya çıktı. Halk, nasıl Yunus Emre’yi kendi içinden biri sayıp “Bizim Yunus” demişse Necip Fazıl da “üstad” dedi. Bu sıfatı başkaları için kullansak da bu sıfatın en çok yakışan kişi o oldu. İşte çok genel çizgileriyle anlatmaya çalıştığımız bir dava adamının bu çileli hikâyesi elbette inandığı dava adına çekilmiş bir çiledir. Bu yüzden kutludur ve anlamlıdır. Böylece bir şeyi daha iyi idrak etmiş olmaktayız. O da şudur: “Çilesiz dava olmaz.” Çünkü davayı anlamlı kılan çiledir.

Kem bakış kem söz

Bugünlere geldiğimizde ise Necip Fazıl algılamasının onu bu destansı çilesinin göz ardı edildiğini görüyoruz. Üstad ya nisyana terk edilmek istenmekte ya da tarih, edebiyat, din, dil vb. konularda söyledikleri/yazdıkları tenkit konusu haline getirilerek zihinlerdeki müstesna yeri sarsılmak istenmektedir. Şüphesiz tenkit gereklidir ve hiçbir yazar bundan kurtulamaz. Ne var ki bu tenkitlerin adil yapılması gerekir. Bu tenkitler yapılırken en çok da yaşadığı dönemin şartları mutlaka dikkate alınmalıdır.

Bu anlamda mesela bir gazetede geçtiğimiz aylarda yayımlanan bir yazıya bakalım. Yazar, orada Necip Fazıl’ın şairliği için olumlu ifadeler kullanırken söz fikir adamlığına gelince onun fikirde üstad olarak kabul edilmesinin doğru olmadığını söylüyor. Bu da bir fikirdir tespittir anlayışla karşılanıp saygı durulabilir ama burada daha başka bir niyet var. O da Necip Fazıl’ın bu toplumda çatışmacı bir dile ve ortama sebep olduğu söylemiyle bir yerlere mesajlar iletilmek istenmektedir. Daha feci olanı ise “Necip Fazıl’a duyulan ideolojik hayranlık, bir neslin militan ve çatışmacı ruhunu beslerken fikrî ve bilgisel zekâsını, hatta ahlak dünyasını fakirleştirmiştir.” İfadesiyle mevcut siyasal ortama dair açık bir imada bulunmaktadır.

Böyle bir ifade karşısında “el insaf” demekten başka söz gelmiyor aklıma. Sanki yaşadığımız günlerin ayrıştırıcı, çatışmacı dilinin sahibi tek başına Necip Fazıl olmuştur. Hele onun “fikri ve bilgisel zekayı körleştirme ve ahlak dünyasını fakirleştirme” söylemi tam bir fecaat niteliği taşımaktadır. Üstelik bu tutum veballi bir iştir, Hakkı teslim şeklinde ifade edilen İslami anlayışa da aykırıdır. Neden böyle düşündüğümüze gelince; yazarın bu tespitleri bize göre demokrasi çağında bu kültüre göre şekillenen yeni zihniyet dünyasının bir yansımasıdır ve problemlidir. Necip Fazıl, karşısındaki İslam ve millet dışı güçlere karşı ne yapması gerekiyordu? Öyle susup oturacak mıydı? Bunu yapsaydı zaten Necip Fazıl olmazdı ki…

Burada niyetimiz böyle bir idraksizliğe cevap vermek değil. Bunun gerekli olduğunu da düşünmüyorum. Ama bütün bu tür değerlendirmekler yapılırken onun çilesinin ve onun ardından gelen mücadelesinin anlaşılmadığı meselesine vurgu yapmaktır. Zira bugün de aslında en mühim meselemiz şahsiyetli bir duruş sergileyememektir. Bence Necip Fazıl’ı fikir ve sanat adamlığının yanında en çok da duruş insanı olarak değerlendirmektir. Böyle yaptığımızda şunu anlarız. O müktesebatına göre her konuda tespitler yapmıştır. Bunlar bugün için eksik hatta yanlış da görülebilir. Bu, Necip Fazıl’ı küçülmez. Ne var ki onun “Allah demenin bile yasak olduğu bir dönemde giriştiği mücadele bugünkü varoluşumuzun en önemli sebebidir. Bunu görüp anlamak bir Necip Fazıl övgüsü yahut fanatizmi değil bir hakkı teslim etme meselesidir. Çünkü bugünkü şartlar da konuşmak da yazmak da kolaydır. Kolay olmayan bu yolda çileleri, zorlukları, hapishaneleri göze alabilecek bir cesarete sahip olabilmektir. Bunu yapamayıp üstelik mesela yeni bir istiklal marşı yazma meselesini çarpıtarak onu Akif’in muarızı gibi görmek ve göstermek, dahası “popülist, gelenekçi ve reaksiyoner İslamcı” olarak nitelemek de hayli veballi bir iş olsa gerektir.

Çile şairi olmak böyle bir şeydir işte. Yaşadığınız dönemde anlaşılmazsınız. Sonradan böyle dili sivriler çıkar. Ama kim ne derse desin, netice değişmez. Onlar üstadın bir şiirinde söylediği gibi kendilerini “alçaldıkça tabana yükseldik” sananlardır. Onlar alçaladursun Necip Fazıl’ın mücadelesinin, çilesinin her gün daha değerli olduğunu görüyor ve onu gönüllerimizde yüceltmeye devam ediyoruz.