Yazarlar

Bir fotoğrafa mektup

Söyleyecek çok şeyin olduğu, kelimelerin duygularımızı ifade etmeye yetmediği zamanlardayız.

Öyle bir zamanda yaşıyoruz ki, insanla insan arasında mesafe kalmadı.

Ve öyle bir zamanda yaşıyoruz ki, insanla insanlık arasındaki uçurum açılıyor.

Dünyanın bir yerinde, dünyanın hiçbir yerinde olamayacak kadar çok dünya yıkılıyor. Dünyalar yıkıldıkça öfkemiz diriliyor. Elimizden bir şey gelmiyor. Ya da öyle hissediyoruz.

Dünyalar yıkılıyor dünyanın bir ucunda ve biz dünyalılar, dünyamızla aramızda açılan mesafeye bakmaktan başka bir şey yapamıyoruz.

Halbuki dünya doğmaktır. Doğumdur. Yoğundur dünyanın insanlığı. İnsanlık tarihinin insafsızlığı da öyle tabi…

Dünden beri bir fotoğrafa bakıp duruyorum.

Dünyaların duygusunu barındıran fekat bize acıdan başka bir şey vermeyen bir fotoğraf.

Yeni Zelanda’da haçlı zihniyetinin ölmediğini gösteren terörist saldırıda şehit düşen Ürdünlü Waseem ve kızının gülümseyen fotoğrafı…

Dünyanın bir ucunda, dünyalarını güzelleştirmek için Cuma vakti namaza giden baba ve kızı, dünyanın o ucundaki bir dünyasızın vahşetine maruz kaldı.

Saldırı sonrası yaralanan ve sosyal medyada paylaştığı videoda dua isteyen Waseem, birkaç saat sonra şehit düştü. Kızı da…

Tebessümüyle dünyayı ışıtan yavrucağa kıydılar. En küçük oyuncağından büyük olan kurşunlara maruz kaldı çocuk.

İsmini bilmediğin o yavruya mektubum olsun bu satırlar…

Adın Esma olsun mesela senin. Hani, seneler evvel Firavun’un askerleri tarafından Tahrir Meydanı’nda şehit edilen Esma Biltaci vardı ya, ismin o olsun be güzel kızım.

Esma gencecikti. Özgürlüğü için meydandaydı. Şeklen dindaşı görünen caniler tarafından tek kurşunla katledilmişti. Senin minik bedeninde kaç kurşun olduğunu bilmek istemiyorum Esma.

Biliyor musun, senin yaşında bir oğlum var. Varım yani. Evladı olanın bu dünyada var olduğunu, baba olduğumda anlamıştım. Baba olunca büyüdüğümü hissetmiştim. Babamı kaybedince de…

Sen de babanı kaybettin minik Esma. Benim gibi geride kalmadın ama. Beraber gittin. Ne güzel gittiniz. Şehadeti hak ettiğiniz tebessümünüzden belli.

Kara kalpli zalimlerin çoğalttığı bir bilinç olarak yoksun artık Esma. Bu nasipsizler bilmez ki, bir çocuk, kutlu muştunun şarkısıdır. Âlem, sürekli o terennümdedir.

Sadece çocukların duyduğu bir şarkıda, sadece çocukların seslendirdiği o şarkıda, sadece çocuklarda izini sezebildiğimiz şarkıda, evladımızda, yeryüzünün bütün evlatlarında, çocuklukta var olan bir şarkıdasın Esma. Bütün çocuklar gibi…

Biliyor musun Esma, hepimizin ismini hayat koyuyor. Yaşadıklarımız. Ve yaşayamadıklarımız elbet. Bize yaşatılanlar. Yaşatamadıklarımız da…

Babanın yaşatamadık Esma. Asırlardır yaşatamadığımız nice Waseem’ler gibi…

Biz büyüyünce mi kirlendi dünya, yoksa büyümek zaten kirlenmek miydi? Hayır. Olamazdı. Peygamberim vardı. Çocuktu, büyüdü. Güzeldi. Güzelleştirdi. Dünya güzelleşti. O halde büyümek değildi suçlu olan. Kimdi o halde? Belki de suçlu aramamalıyız. Ya da evet suçlu aramalıyız mutlaka ama bu satırlarda değil.

Şehit Waseem’in kızı Esma. Güzel Esma. Üçüncü cemrenin ebediyen düşebileceği yegane noktasın. Noktasın. Noktadasın. Varlığın birliğine işaret eden yegane nokta var ya, oradasın.

Bütün çocuklar sensin.

Bütün şehitler sende.

Şehirler imar eden ruh, gönüller fetheden ruh, umudu diri tutan ruh, evladımın ruhu, annemin ruhu, babamdan kalan, eşimde olan, sorun edilmeyen ‘soru’nun ruhu Esma.

Bize hakkını helal eder misin, bilmem.

Dünya üzerinde öyle insanlar var ki, -seni annenden alan kurşunu gönderen zalim gibi- diri tutmamız gereken duygularımızı kemiriyor.

Bitmiyorlar.

Bitmeyecekler, biliyoruz.

Ama çok zor be Esma.

Seyirci kalmak çok zor. Kötülüğü durduracak gücü mü kalmadı Müslümanların? Müslümanlara yapılan kötülüye seyirci kalmaması gereken insanlarda tükenen ne peki!

Tamam, herkes kendinden mesul.

Evet, bir insan doğru olduğunda insanlık doğrulur. Doğru.

Ve bir insanın hazırladığı fırtınayı hiçbir okyanus kaldıramaz.

Bir yetimin, öksüzün gözyaşıyla bütün okyanusların yanacağı gibi…

Her şeyi biliyoruz da Esma, nasıl yapacağımızı bilemiyoruz. Kime, neyi nasıl anlatacağımı bilemiyorum. Öfkemiz diri. Buğzediyoruz.

Bir tekil oluyoruz, bir çoğul. Bizim, benden haberi yok. Benim, bize sesi ulaşmıyor. Kendimize gelebilmemiz için illa da Esma’lar mı göçmeli hayattan!

İçimizdeki putlarla anlaştık. Putsal dönüşüme girdi dünya. Eskimiş putlar yıkılıyor, yerine daha yüksek ve gösterişlileri dikiliyor.

Ama bu nasıl oluyor?

Biz kötü insan değildik. Değiliz. Değilim. Öyle umuyorum.

Peki, iyi insan neden çaresizdir? Ya da öyle midir?

Kendimizi suçlarken de haksızlık yapıyoruz, evet. Başka türlü avunamıyoruz.

Avuntu dünyasında Esma’lara yer yok mu be kızım?

Gittiğin yeri biliyorum, cennet de seninle güzel. Esmalar olacak ki cennet var.

Mübarek olsun yolculuğun. Babanla el ele yürüdüğünü görüyorum. Oğluma her sarılışımda belki aklıma geleceksin. Ya da unutacağım. Unutmak insanın huyunda var.

Ama sen melek evladım, sen… Ve baban ve diğer 47 şehit…

Bıraktığınız fotoğraf diri tutacak bizi.

Hayır, silahların konuştuğu, kan görünen fotoğraflar değil. Babana sarıldığın, babanın içinde çiçekler açtırdığın o fotoğraf diri tutacak bizi.

Umudun yaşaması için artık hayatta olmadığını bileceğiz.

İnşaAllah, umuduna sadık insanlardan oluruz da o fotoğrafı, bizim için oyuncaklarla hazırlayacağın cennet bahçelerinde beraber çekiliriz.

Ürdünlü kızım Esma. Mısırlı kardeşim Esma da bize katılır değil mi?

Hadi siz hazırlığa başlayın.

Bizim daha çok işimiz var.

Etiket /

Abdulhamit Güler

Yorum ekle

Yorum göndermek için buraya tıklayın