Yazarlar

Abdülhamid Han’ın Kara Kutusu, Arap İzzet Paşa Günlükleri’nin yıllar süren serüveni

Zaman zaman Mücerret’te özel hatıratlar, yakın tarih portreleri, kitaplar ve öncü şahsiyetler üzerine hazırladığımız arşivlik dosya metinler yayınlıyoruz. Paylaştığımız son çalışmalardan birini takdim ederken, şu ifadeleri kullanmış idik;

“Adeta hafızasız hayatlar yaşıyoruz. Adımladığımız, yaşadığımız şehirlerden, sokaklardan, çok yakın bir zamanda geçip giden öyle ömürler var ki, o hayatları sadece bazı kitaplarda karşımıza çıkınca hatırlıyoruz.”

İşte o hafıza hayatlardan, ömürlerden biridir şimdi okuyacağınız büyük yaşam öyküsü. Her sayfası büyük sürpriz taşıyan, her adımı adeta film niteliğinde bir serüven.

İsviçre – Lozan’da, 1973’te bir banka kasası kiralanmış, ücreti Ocak 2010’a kadar ödenmiştir.
Bu kasanın içine ve kasada saklı, tarih içindeki tarihe doğru çıkacağınız yolculuğunuzda iyi seyirler, iyi okumalar dileriz.

İsmail Halis

 

İzzet Hola Paşa’nın Sicil kaydı

Ahmet İzzet Holo Paşa ve II. Abdülhamid Han dönemi hakkında bir tarihçi kadar derin ve ayrıntılı bilgilere sahip olmamama rağmen, İzzet Paşa’nın 3. kuşak torunu sıfatıyla onun hakkında ailemden duyduklarımı ve günlükleri bulma maceramı paylaşmak istedim.

Paşa’dan ailede sık bahsedilmez, sadece ketum, sert, zor ve kendi ailesi de dahil herkese karşı mesafeli olduğu söylenirdi. Çocukluğumda İzzet Paşa’nın torunu olan rahmetli babam, Nurettin Mümtaz’a Paşa’yı sorduğumda, zamanının en güçlü devlet adamlarından olduğu, Sultan II. Abdülhamid’in sağ kolu konumunda uzun seneler görev yaptığı, 1908’de Meşrutiyet’in ilanından sonra ülkeyi terk etmek zorunda bırakıldığı cevabını alırdım. Babam, İzzet Paşa’nın parlak zekâsından mutlaka bahseder, ama pek sevilmediğini anlatırdı.

Çocukluk günlerimde İzzet Paşa hakkında bütün işittiklerim bunlardan ibaretti. Bazen babaannem ile babam arasında kulak misafiri olduğum konuşmalarda “Paşa’nın Hatıraları”ndan söz açılırdı. Ortaokul ve lise dönemlerimde farkındalığımın artmasıyla birlikte babama bu Hatıraların ne olduğunu zaman zaman sordum.

Aile içindeki söylentilere göre İzzet Paşa, İstanbul’u olaylı bir şekilde terk etmesinden sonra, sarayda geçirdiği yıllarda yaşanmış hadiseleri ve bu olaylar hakkındaki kendi düşüncelerini defterlere yazmıştı. Hatıralar’dan yahut “Günlükler’den kastedilen, buydu.

Babam, günlükleri İzzet Paşa’nın ölümünden sonra dört çocuğundan birinin aldığını bir ara sohbet sırasında söylemişti. Onun arzusu da bu hatıraları bulabilmek ve gün yüzüne çıkarmaktı.

İzzet Paşa, Kahire’de 15 Ekim 1924’te vefat etmişti. Rahmetli babam çocukluğunda ve ilkokul döneminde bir ara Kahire’de büyük babasının yanında kalmış, onunla aynı evde yaşamış dedesi ile Kahire sokaklarında yürümüş, portakal bahçelerinde gezinmişti.

İzzet Paşa, ailesinden ona kalan büyük bir servete sahipmiş. Ölümünden sonra, genellikle her varlıklı kişinin vefatının ardından olduğu gibi miras bölüşümünde çocukları arasında çekişmeler yaşanmış ve bu arada çocuklarından biri bu günlüklerin önemli olacağını düşünerek almış.

Babam tüm bu olaylara uzaktan tanık olmuş bir torun sıfatıyla dedesinin anılarını belleğinin bir tarafına kazımıştı. Daha sonraki senelerde benim çocukluğumda da kendi çocukluğundan gelen bu muamma dolu bilgiyi çeşitli sohbetler yoluyla bilinçaltıma geçirmişti.

Her çocuk görüp duyduklarını ve okuduklarını zihnine kaydeder, akşam saatlerinde yalnız kaldığında kendi iç dünyasına döner ve hayaller kurup nihayet uykuya dalar. Benim çocukluğumda akıllı telefonlar, sosyal medya, anında haberleşme ve mesajlaşma araçları yoktu. Okula gider, çıkışta akşama kadar top oynar, eve gelip kan ter içinde yemek yer, derken derslerimi yapmaya çalışır, ardından da hemen uyurdum. Televizyon seyretmek bile belirli saatlerdeydi. Tabii, o tarihlerdeki yayınlara “TV programı” denirse!

Odama çekildiğim zamanlarda babamın anlattıklarını ve yaşadığı dönemi hikâye dinlermiş gibi tekrar zihnimden geçirir, isimlerini verdiği ama tanımadığım kişileri hayal ederdim…

Babam zamanında olabilecek en iyi eğitimi almıştı. Türkçe, Latince, Fransızca, İngilizce edebi seviyede bilir, Arapça konuşur, eski Türkçeyi de okuyup yazardı. Engin bilgilere sahip, açık görüşlü ve modern bir kişiydi. Her ne kadar doğumu nüfusunda 1912 diye yazılmış olsa da 1910 Ağustos’unda Büyükada’daki İzzet Paşa Köşkü’nde dünyaya gelmiş, daha sonra İstanbul’daki St. Benoit Okulu’nda Kahire’de öğrenim görmüş, 1934’te Fransız Devlet Üniversitesi olan ve zamanın en önemli yüksekokullarından kabul edilen Ecole sueur de l’Aeronautique de Paris’ten Yüksek Uçak ve Makine Mühendisi olarak derece ile mezun olmuştu. Aynı zamanda hem büyük bir matematikçiydi hem de edebi kalemi çok güçlüydü. Mezuniyetinin ardından Türkiye’ye dönüp dört senelik vatani görevine başlamış, bu sırada İkinci Dünya Savaşı patlak vermiş, terhis olmayı beklerken daha önemli görevlere tayin olmuştu. Savaş sırasında pilotluk, daha sonra Genelkurmay’da Fen Şubesi Başkanlığı yapmış, akabinde Türk Hava Kuvvetleri’nde Kayseri ve Eskişehir hava üslerinin kurulmasında çalışmıştı.

Bunları babamın pozitif bilimlere inanan bir ilim âşığı ve söylediklerine aynen, sorgulamadan ne derecede değer verilecek bir kişi olduğunu anlatmak amacıyla yazıyorum. Bir dayanağı olmadan herhangi bir açıklamada bulunmayacağını ailede herkes bilirdi. Paşa’nın anıları konusundaki ifadeleri de bu anıların varlığı konusunda bendeki bütün tereddütleri ortadan kaldırmıştı.

Hatıralar hakkındaki bir söylenti, bunların son olarak Paşa’nın büyük oğlu Mehmet Ali Bey’de kaldığı ve Kahire’de bir bankanın kasasında olduğu şeklindeydi.

Galatasaray’ı bitiren Mehmet Ali Bey, daha sonra Osmanlı İmparatorluğu’nun Washington Büyükelçisi ve Amerika Birleşik Devletleri’nde kaldığı dönemlerde Başkan Wilson’un yakın dostu olmuştu. Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılması ile beraber aile içinde de ayrışmalar olmuş, Paşa’nın hayatta kalan dört çocuğundan üç tanesi tercihlerini anavatanları Türkiye Cumhuriyeti olarak yapmış, büyük oğlu Mehmet Ali Bey ise biraz da şahsi politik idealleri nedeniyle Suriye vatandaşlığını almış. Daha sonra da Suriye’nin ilk seçilmiş Cumhurbaşkanı görevini üstlenmişti. Sanırım, İzzet Paşa’nın anılarını onun aldığı kabullenilmiş, bu da aile içinde gayet olağan karşılanmıştı. Ataerkil ailelerde aslan payını büyük oğul alır, geride kalanlar kırıntılarla idare ederlerdi.

Delikanlılık çağıma girmiş, İsviçre’de bir okula gönderilmiştim. Babamın bir gün okuluma beni görmeye gelmesine kadar İzzet Holo Paşa’nın hatıraları konusu coktan gündemimden çıkmıştı.

Babam, beni o gün büyük teyzem Lemaa Abed Paget’e öğle yemeğine götürdü.

Lemaa Hanım, rahmetli babaannem Es-Seyyide Seniye El-Abed: Küçük kız kardeşi idi ve sürekli olarak Lausanne Palace’ta ikamet ederdi. Mekân ve ortam son derece hoş ama aynı zamanda gayet resmiydi. Büyük teyzemizin yanına giderken ceket giymem zorunluydu.

O gün etrafımdaki hemen hemen herkes benden yaşça çok büyüktü. Okula yeni başladığım için yabancı dile çok hâkim değildim, konuşulanları takip edebiliyor, ama karmaşık kelimeler birbiri ardına sıralandığı zaman ifadeleri kaçırıyor ve söylenenleri tam olarak anlayamıyordum.

Masada büyük teyzem Lemaa Paget, son eşi Lord John William Guy Paget, babam, ağabeyim Reşit Mümtaz ile Alman eşi ve ben vardık. Babamın Fransız edebiyatçılarına taş çıkartan Fransızcasına yetişmek zaten mümkün değildi. Herkes değişik lisanları anadilleri gibi kullanıyor, konuşma Fransızca başlayıp İngilizceye geçiyor ve araya Almanca cümleler ekleniyordu. Ben de bütün bunları duydukça şaşkınlıkla etrafa bakakalıyordum. Arada geçen diyaloglara ilgim azalmış önümdeki dondurmama takılmıştım.

sağdan sola: Vicdan Mümtaz, Zeynep Mümtaz, Lemaa Abed, Nurettin Mümtaz, Seniye Abed, Ritz Charlot

Lemaa Hanım bir ara ses tonunu yükseltti ve sert bir şekilde Türkçe konuşmaya başladı. Ondan bunca sene yurtdışında yaşadıktan sonra bu kadar güzel, bu kadar net, sarih ve yalın bir Türkçe işitmek doğrusu beni çok şaşırttı. Büyük teyzem babama bakıp sesinin tonunu daha da yükselterek tekrar “Hayır!” dedi ve konuşmasına Fransızca devam etti.

Yemek bittikten sonra Lausanne Palace’tan ayrıldık ve babama sofrada havanın bir anda niçin elektriklendiğini sordum.

Babam, tartışmanın sebebinin İzzet Paşa’nın anıları olduğunu söyledi. Anılar bir şekilde Lemaa Hanım’ın eline geçmişti ama bunları kimseye vermek istemiyor, yayınlanmasına karşı çıkıyor, daha da ileri giderek yakıp yok edeceğini söylüyordu. Baba karşı çıkmış, Lemaa Hanım’a yapmak istediğinin doğru olm söylemiş ve anıların aileye, daha doğrusu Türkiye’ye dönmesini önermiş. İzzet Paşa’nın yazdıklarının sansürlenmeden günışığına çıkması gerektiğini savunmuş fakat kendisinden yaşça büyük olarak Lemaa Hanım’ın kat’i muhalefeti karşısında daha fazla ısrar etmeden saygısını gösterip konuyu kapatmıştı.

Delikanlılığın verdiği enerji ve daha başka birçok dış etken yüzünden çocukluğumda yakından ilgilendiğim hikâyeyi artık unutmuş gibiydim. “Hatıralar” konusunun birdenbire tekrar gündeme gelmesi fakat bir türlü halledilememesi, o an beynimdeki küllenmiş düşüncelerimi tekrar alevlendirmişti.

Aradan yine seneler geçti…

Üniversiteye devam ettiğim yıllarda, 1984’te, Lemaa Hanım’ın kocası Lord John Paget intihar etti, büyük teyzem de ertesi sene Lausanne Palace’da vefat etti.

İngiliz Kraliyet Ordusu’nun hava subayı ve İkinci Dünya Savaşı kahramanlarından olan Lord John Paget, uçağı ile Hitler Almanya’sını bombalarken düşürülmüş ve esir alınmıştı. İntiharının tek sebebi, parasız kalmasıydı. Müslüman bir hanımla evlendiği için babasının mirasını ve İngiltere’de sahip olması gereken toprakları almaktan men edilmişti. Teyzem ise müsrifti, ultra lüks bir hayat yaşamaya alışmıştı, ama gelirleri artık tükenmişti. Çektiği sıkıntılara dayanamayan Lord Paget intihar biçimini belki de yıllar önce uçağının düşürülmesinin verdiği ilhamla seçmiş ve Lausanne Palace’ın yakınlarındaki bir köprüden kendini aşağıya bırakmıştı.

Lemaa Hanım’ın gençliğinde dillere destan güzellikte olduğu söylenir ve bahsi “asil, zengin, biraz da çapkın bir hanım” olarak geçerdi. Zamanının gerçek jet-set sosyetesine mensuptu, Scott Fitzgerald’ın romanlarından fırlamış gibiydi. Arka arkaya hepsi birbirinden güçlü ve zengin beş kişi ile evlenmiş, İsviçre’de Lausanne Palace, New York’ta Waldorf Astoria, Nice’de Negresco, Londra ve Paris’te de Ritz Charlton gibi lüks otellerin daimi müşterisi olmuştu. Ailesini ve arkadaşlarını buralarda kabul eder, ikramda bulunur, sık sık davetler verirdi. Son eşi Lord John Paget ile de bu davetleri belli zamanlarda vermeye devam etmişti.

***

Sürgünler, aile mensuplarını dünyanın dört bir tarafına dağıtır. Teyzemiz Lemaa Hanım’ın Ali Ziya ismindeki torunu da Amerika’da yaşıyordu. Büyükannesinin vefatından haberdar edilmesi ile Hanım faslı ailede artık kapanmıştı.

Tam 15 sene sonra, 20 Haziran 2000’de babam Nurettin Mümtaz Bey de rahmetli oldu. Lausanne Palace’taki o öğle yemeğinden sonra Izzet Paşa’nın anıları konusu artık pek konuşulmamış, kendisi açmamış, ben de sormamıştım. Hepimiz, Lemaa Hanım’ın evrakı yok ettiğine inanıyorduk.

Babamın vefatının ardından İstanbul’daki evimizde mevlit okutuyorduk ve üç kardeş, Harun Reşit, Ali Murad ve ben Ahmet Semih bir araya gelmiştik. Konu eski meselelere ve derken Paşa’nın hatıralarına geldi.

İsviçre’de yaşayan ağabeyim Ali Murad, Lemaa teyzemizin torunu Ali Ziya’nın bir ara Lausanne’a geldiğini ve büyükannesinin özel eşyalarını toplayıp tekrar Amerika’ya döndüğünü söyledi. Merak ettim. “Paşa’nın anılarını bulmuş mu? Teyzenin evrakının arasından çıktı mı?” diye sordum ama hiçbir şey bilmediği, Ali Ziya ile yalnızca telefonda konuştuğu cevabını verdi.

Aradan uzun zaman geçti, anıların üzerinde hiç durmadım fakat seneler sonra bir gün ofisimdeyken nedendir bilmem, aklıma Amerika’daki torun Ali Ziya Abed’in telefonunu bulmak ve arayıp konuşmak geldi.

Bunu neden yaptığımı bilmiyorum, Anglosaksonların dedikleri gibi “out of the blue” veya Türkçe tabiri ile “damdan düşme” bir davranış yahut altıncı his olmalı…

Asistanım Mustafa Özçelik bilgisayar kullanma konusunda çok yetenekliydi; doğru bilgiyi doğru yerde aramayı ve bulmayı iyi biliyordu. Amerika’da yaşayan ve soyadı Abed olan kişilerin isimlerini bulup bana getirdi. Listede beş altı kişi ile numaraları vardı ve numaralardan biri Baton Rouge’a ait görünüyordu.

Ali Ziya’nın Baton Rouge’da yaşadığını ağabeyim Ali Mümtaz’dan öğrenmiş olduğum için önceliği buna verdim bir saatte numarayı çevirdim.

Telefonu sesinden genç sayılabilecek yaşlarda olduğu anlaşılan erkek açtı. İngilizce konuştum ve Ali Ziya Bey ile görüşmek istediğimi söyledim. Kısa bir sessizlikten sonra “O artık burada yaşamıyor” cevabını verdi. Telefonu tam kapatmak üzereyken biraz daha zorlamak isteyip “Nasıl bulabilirim?” diye sordum. Yine bir duraksama oldu, sonra bana bir numara verdi ve Ali Ziya’nın başka bir yerde yeni hanımı ile yaşadığını söyleyip telefonu kapattı.

Bu kısa konuşmadan tek anladığım, sorumun karşımdakini rahatsız ettiğiydi. Ama en azından hedefime ulaşmış Lemaa Hanım’ın torununun telefon numarasını artık öğrenmiştim.

Ali Ziya’ya 2008’in bir Kasım sabahı yine telefonla ulaştım… Kendimi tanıttım ve kuzen olduğumuzu söyledim. Tüm bunları İngilizce anlatırken konuşmayı birden Fransızcaya çevirdim. Ailenin mensupları uzun seneler Fransa’da yaşadıkları için hemen hepsi bu lisanı gayet iyi biliyordu ve ben de Fransızca konuşarak ona ailenin ortak bir özelliğini gösterip, rahatlık ve güven sağlamaya çalışıyordum.

Kuzenim bir an duraksadı ve o da konuşmaya Fransızca devam etti. Zihninde beliren kimliğimle ilgili şüphe artık gitmişti. Kendisini bunca yıl sonra ve Türkiye’den aradığımı söyleyince de hiç yadırgamadı, böyle bir telefonun bir gün geleceğini biliyormuşçasına “Demek ki artık zamanıydı” dedi ama fazla konuşamayacağını, o sırada meşgul olduğunu ve hafta içerisinde tekrar aramamı söyledi.

Ali Ziya ile daha sonra tekrar görüştük; temasın e-posta ile daha kolay, çabuk ve uygun olacağında mutabık kaldık. Kendisine konuyu ve ne istediğimi açıkça anlatan ilk e-postayı 13 Kasım 2008’de gönderdim. Cevaben anneannesi Lemaa Paget’den kalan Arapça veya eski Türkçe belgelerle dolu birkaç kutunun bulunduğunu ama bunların içerisinde sözünü ettiğim defterlere veya kâğıtlara benzer evrakın olmadığını söyledi.

Kolayca pes eden bir kişi değilim, daha doğrusu hiçbir zaman pes etmem…

Ali Ziya neredeyse tüm hayatı boyunca Amerika’da yaşamıştı ve tam bir Amerikalıydı. İçimden “Acaba bu eski belgelerde ne olduğu konusunda neyi ne kadar anlayabilir?” diye geçirdim. Aradan biraz zaman geçtikten sonra bir iş seyahati için Amerika’ya gitmem gerekiyordu, programım gayet yoğundu. Yine de bir günü bu işe ayırmaya ve Ali Ziya’yı evinde ziyaret etmeye karar verdim. Kendisini ve elinde bulunan evrakı gözlerimle görmeyi, defterler hakikaten kayıpsa bunu bizzat teyit etmeyi istiyordum.

Ali Ziya, Kuzey Carolina’da emekliler için cennet kabul edilen Blowing Rock adında bir kasabada oturuyordu. New York’tan Kuzey Carolina’ya uçuş bir saat sürüyordu, 11 Ekim 2009’da Charlotte’a uçtum ve bir otomobil kiralayıp Ali Ziya’nın evine gittim.

Kuzenim Ali Ziya Abed, Lemaa Paget’in ilk eşinden olan tek kızı Fatma’nın oğluydu. Fransa’nın Nice kentinde doğmuş, 12 yaşına geldiğinde annesi Amerikalı bir subay ile evlenmiş ve Louisiana’da Baton Rouge’a yerleşmişlerdi. İyi öğrenim görmüş, gençlik yıllarında petrol sahalarında çalışmış, akabinde Amerikan ordusuna yazılmış, Kore Savaşı’na katılmış, hatta meşhur Kunuri Muharebesi’nde Türk askerleri ile yan yana çarpışmıştı. Yüz yüze geldiğimiz o gün Kore Savaşı hatıralarından da öncelikle bahsetti, Türk askerinin ne kadar cesur olduğunu ve imkânsızı gerçekleştirdiğine kendi gözleriyle şahit olduğunu anlattı. Türk ordusu, onun ifadesi ile Kuzey Koreliler tarafından çembere alınmış ancak bu çember taburumuz tarafından süngü muharebesi ile cengâverce yarılmış. Ali Ziya bir Amerikalı olarak taarruzdan evvel sabaha karşı Türk taburunun önce sakin bir şekilde sigaralarını yakmalarını, akabinde süngü takışlarını ve serinkanlılıkla hücuma kalkışlarını iftiharla bana anlatırken gözlerim dolmuştu. Muharebede hayatlarını kaybeden tüm şehitlerimiz nur içinde yatsın. Ali Ziya, Fransa’da doğmuş, Amerika’da büyümüş olmasına rağmen tüm bunları anlatırken sanki damarlarındaki Türk kanıyla iftihar ediyordu. Herhalde gen denilen olay buydu…

Yalnız burada çok önemli bir stratejik noktayı göz ardı etmemek gerek; meğerse Koreliler bıçaktan çok ürker ve korkarlarmış. Bu nedenle Türk ordusu Korelilerin bu zayıflıklarını görüp, yarma harekâtına sanırım biraz da zaruretten süngü ile girişmişler. Herhalde Kunuri tarihin süngüyle yapılmış son muharebesiydi. Ali Ziya, Kore’den sonra birkaç sene şeriflik yapmış, silah arkadaşını bir çatışmada kaybedince şerifliği bırakıp üniversitede hocalığa başlamış, sonra da emekli olmuştu. Varlıklı olduğu da görünüyordu.

Sağlığı iyi değildi, omurilik problemi, profesyonel ifadesi ile spinal stenosis / gırtlak kanseri ile boğuşuyordu. Ameliyat olmuştu, ama ağrıları ve sıkıntıları devam ediyordu. Sanki ezelden beri tanışıyormuşuz gibi beni karısı Victoria ile gayet sıcak şekilde karşıladı.

Siması tamamen bizim aileyi andırıyordu. Victoria da ilerlemiş yaşına rağmen hoş bir hanımdı. Amerika’nın eski ailelerinden California kökenli dedelerinin Charlie Chaplin’in zamanından bu yana sinema işinde bulunduklarını ve stüdyoları olduğunu anlattı.

Güzel bir öğle yemeğinden sonra beraberce evin garajına gittik. Ali Ziya anneannesinden kalan belgeleri bana verdi ve birkaç saat boyunca teker teker hepsini inceledim.

Babamın vefatından sonra ondan kalan evrakı ben tanzim ettiğim için aradığım belge ve hangi evrakın konu ile ilgili veya ilgisiz olduğu konusunda tecrübeliydim. Aradığım defterler garajda incelediğim belgelerin arasında değildi ve içlerinde birkaç eski fotoğraf dışında önemli bir şey de yoktu.

Kuzenim ve karısı ile moralim biraz bozuk şekilde vedalaştık…

New York’tan Los Angeles’a geçtim ve uçakta kendi kendime artık günlükleri bulma imkânının kalmadığını, serüveni unutmam gerektiğini telkine başladım. Bu işi zihnimde de sonlandırmam gerekiyordu ve öyle de yaptım.

***

Aradan iki ay geçtikten sonra beni heyecanlandıran beklenmedik bir şey oldu…

8 Ocak 2010’da Ali Ziya beni telefonla aradı ve söze “Aradığın defterlerin nerede olduğunu galiba biliyorum” diye başladı…!

Anlattığına göre Amerikan maliyesi ve vergi teşkilatı Amerikan vatandaşlarının ülke dışındaki varlıkları konusunda devleti bilgilendirmeleri yolunda bir karar çıkartmış ve bu karara istinaden yurtdışındaki banka hesaplarını, öncelikle de İsviçre ile İngiltere’deki kayıtları zorunlu bildirime tabi tutmuş. Bütün yabancı bankalara yazılar yazılmış ve Zürih’teki bir banka da kuzenim Ali Ziya ile temas ederek şubelerindeki hesaplarının kapatılmasını istemiş.

Banka, çok daha önemli bir başka bilgi de vermiş: Bankanın Lausanne şubesinde kuzenimin ismine, yani Ali Ziya Abed adına kiralanmış bir kasanın mevcut olduğunu, kirasının 1 Ocak 2010’a kadar ödendiğini ve bu tarihten sonra bankada artık Ali Ziya Abed’e ait hiçbir varlığının bulunmaması gerektiğini bildirmiş!

Ali Ziya, İsviçre’de kendi adına kiralanmış bir kasanın varlığından haberdar değildi. Önce biraz şaşırmış ama durumu hemen kavramış ve kasa ile benim aradığım belgeler arasında bağlantı kurmuştu.

Anlattıklarını dinledikten sonra kendimi bir an için geçmişe götürdüm ve babamın sözleri kulaklarımda çınladı! Evet, doğru yoldaydım, aradığım belgeler ile ilgili bir işik daha yanmıştı ve eskilerin deyişi ile her işte bir hayır vardı! Amerikan Vergi İdaresi bu kararı almasaydı Ali Ziya’nın İsviçre’deki kasadan haberi bile olmayacak kasa muhtemelen sahipsiz hale gelecek ve banka günün birinde acın içerisindeki evrakı imha edecekti.

İşte hayatın güzel cilvelerinden biri: İstemeden Amerikan yardımı almıştım.

***

Kuzenim Ali Ziya’nın sağlığı İsviçre’ye gidip kasayı açmaya imkân vermiyordu ve bana vekâlet gönderdi. Vekâleti önceden bankaya bildirdim ve Ali Ziya’ya da işi kızım Aslı ile sömestr tatili münasebeti ile gideceğimiz kayak tatilinden dönüşümde halledeceğimi bildirdim.

Bankanın görevlisi ve kasa uzmanı ile 8 Şubat 2010 için randevulaşmıştık. Fransız Alp’lerinden Lausanne’a geçtim, güneşli bir pazartesi günü öğleden sonra saat 13.30 sularında Lion d’Or Sokağı’nın köşesinde 5 numarada bulunan bankaya gidip pasaportumu göstererek kendimi takdim ettim.

Banka, kasanın açılışı için gerekli her şeyi önceden hazırlamıştı…

Yüzümü hafif bir zafer gülümsemesi, hatta alaycı bir tavır almıştı. Aradığım evrakın delikanlılık senelerimde eğitim için gittiğim, arkadaşlarımla gezdiğim, hemen her gün çay-kahve içtiğim, babamla ve büyük teyzemle yemek yediğimiz, havasını teneffüs ettiğimiz mahallenin köşesindeki bankanın kasasında bulunduğundan sanki emin gibiydim. “Meğer ne kadar yakınımda duruyorlarmış” diye mırıldandım. Kader benimle alay mı ediyordu, yoksa böyle olmasını mı arzı ediyordu!

Görevlilerle beraber kasa dairesine indik…

Kasa en büyük boydaydı, yani meşhur coffre-fort model:1327B… Ama çok önemli bir ayrıntı hiç hatırımıza gelmemişti: Kasanın anahtarı!

O anda kendimi hem kızgın, hem şaşkın, hem de pişman hissettim; “Burada ne işin var? Bu saçma işlerle niçin uğraşıyorsun? Günlükler yakılmışsa yakılmış, bu aramanın sonu ne olacak? Yüz sene önce yazılmış, belki de kıymetsiz birkaç not defteri ne işe yarayacak?” diye düşündüm…

Sonra, bankacılara anahtarın bende olmadığını söyledim; zaten Lemaa Teyze de rahmetli olduğu için bulunması artık imkânsızdı. Bazı bankaların kasa kiralayan müşterilerine verdikleri anahtarın kaybolması ihtimaline karşı kendilerinde de bir eşini tuttuklarını hatırlayıp banka memuruna “Sizde bir eşi olması gerekir” dedim, ama ne gezer? Kasa 1973’te kiralanmış, kirası 1 Ocak 2010’a kadar ödenmiş, ama 1985’ten bu yana ne açılmış ne de sorulmuştu.

Sinirler gerilmiş, boşboğazlık başlamıştı. Bu meyanda bankacı daha önce benzer olaylara şahit olmuşçasına fikirler yürütüyor, genelde bu tip kasalardan bol miktarda mücevher veya altın çıktığından dem vuruyordu!

Kasayı bir türlü açamadığımız için işin uzmanı bir çilingir çağırdık. Adam çalışmaya başladı, buram buram terleyerek saati 17.30 etti ama bir türlü açamadı! Bankalar o saatte kapandığından işi aynı gün içerisinde halledip edemeyeceğimiz meselesi aklıma takıldı. Üstelik bir an evvel İstanbul’a dönmem gerekiyordu, başka önemli işlerim vardı ve Lausanne’da bir gün daha kaybedemezdim. Ben bunları düşünürken banka görevlisinin “Mevzuat gereği bu işi bugün bitirmeye mecburuz” deyip ertesi güne bırakılmasının hiçbir şekilde mümkün olmadığını söylemesi üzerine hayli rahatladım. Çilingir de kasayı açmak için daha gayretli bir şekilde çaba göstermeye başladı…

Çok güçlü diye düşündüğümüz müesseselerin aslında nasıl zaafları bulunduğunu ve hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığını o anda yeniden fark ettim…

Çilingir kasayı bir türlü açamadı, gidip koskoca bir matkap getirdi, Çeliği delmeye başladı ve aradan dört buçuk-beş saat daha geçti. Saat gecenin onu olmuştu; ben, çilingir ve banka görevlileri yeraltındaki kasa dairesinde hâlâ kasanın açılması için bekliyorduk. Kasa hırsızlarının bu işi kolaylıkla nasıl yaptıklarını düşündüğüm sırada çilingir de takatinin son aşamasındayken inatçı kasa nihayet açıldı!

Bankanın görevlileri kurallar gereği hemen bulunduğumuz yeri terk ederek beni kasanın başında yalnız bıraktılar. Artık, büyük teyzemin seneler önce kiraladığı kasa ile başbaşaydım…

Teyzemin bazı özel evrakının üzerine koyduğu ve senelerdir akıbetini düşündüğüm beş cilt defteri hemen ilk bakışta fark ettim ve bunları oraya sanki kendi ellerimde yerleştirmişim gibi hissettim. Sonra kasadaki evrakı çantama yerleştirdim ve işlemleri tamamlayıp gece yarısına doğru bankadan ayrıldım.

Ertesi gün ilk uçakla İstanbul’a dönerken, büyük dedem İzzet Holo Paşa’nın günlükleri kucağımda idi. Paşa’nın kendi elyazısı ile yazdığı defterler kaderin bir cilvesi olarak tam yüz sene sonra kendi soyundan gelenlerden biri tarafından yazıldıkları yere, yani memleketine dönüyordu!

Bu çok heyecan verici ve aynı zamanda rahatlatan bir histi, zira bana düşen sorumluluğu artık yerine getirmiş gibiydim.

Bu arada unutmadan maddiyata düşkün zihinlerde soru işaretleri kalmasın diye altını çizmeden geçmeyeyim, meşhur kasadan değerli mücevherler, altınlar veya benzeri zenginliklerin hiçbiri çıkmadı.

Bir sonraki aşama, günlüklerde nelerin yazılı olduğunu ortaya çıkartabilmekti…

İstanbul’a varır varmaz, diğer dedem rahmetli Ahmet Semih Mümtaz hakkında çalışmalar yapmış, onun yazdıklarını derleyip birkaç kitap çıkartmış olan İsmail Dervişoğlu’na durumu kısaca anlattım ve günlükleri yeni harflere çevirebilecek, Osmanlıcayı çok iyi bilen bir uzman tavsiye etmesini istedim.

İsmail Dervişoğlu, bana Osmanlı Arşivleri’nde görevli İbrahim Küreli’nin ismini verdi…

Birkaç gün sonra bu defa İbrahim Bey ile buluştuk. Defterleri gördü, öncelikle günlükleri hatasız şekilde okuyup okuyamayacağından emin olabilmek istedi, deneme maksadıyla bir sayfayı gözden geçirdi ve metni eksiksiz şekilde yeni harflere nakledebileceğini doğruladı. Sonra zaman zaman ofise gelerek gerekli çalışmayı tamamladı.

İzzet Paşa’nın elyazısı ile olan günlüklerinden bir kısım

Sıra, büyük dedem İzzet Holo Paşa’nın yazdıklarını gün ışığına çıkartmaya, yani yayınlamaya gelmişti…

Önce, günlükleri olduğu gibi Devlet Arşivleri’ne hediye etmeyi düşündüm, ama ardından senelerce uğraşıp neticeye ulaştırdığım işi benim bitirmemin daha doğru olacağına karar verdim. Halamın kızı olan çok sevdiğim kuzenim Melekşah Arslan’a konuyu Murat Bardakçı’ya danışmak istediğimi söyledim.

Murat Bey, eski harflere, tarihi kişilere ve olaylara çok hâkimdi. Televizyonda son derece açıklayıcı, merakla izlenen programlar yapıyordu ve bu konulardaki tecrübesi ile bilgisi inkâr edilemezdi.

Üstelik bir ara, zannedersem 1990’ların başında, kendisi de İzzet Paşa’nın anılarının peşine düşmüş, hatta babamın Cannes’da yaşayan kuzeni Muhtar Abed’i bulup evine gitmiş, anıların onda olup olmadığını soruşturmuş ve Muhtar Abed ile görüntülü bir de röportaj yapmıştı. Bu araştırmalarının neticesinde anıların var olmadığını düşünüp işin peşini bırakmıştı.

Murat Bardakçı’yla Melekşah Arslan’ın evinde buluştuk, meseleyi kendisine anlatmam üzerine heyecanlandı. İzzet Holo Paşa’nın elyazısını tanıyordu, günlüklerin gerçekten onun olup olmadığı konusunda emin olmak için defterleri özenle gözden geçirdi. Hepsinin bizzat Paşa tarafından kaleme alınmış olduklarını ve vakit geçirmeksizin yayınlanmaları gerektiğini söyledi.

Zannedersem haklıydı, zira bir Türk atasözünde dendiği gibi, “demir tavında dövülürdü” ve demir gerçekten de tava gelmişti!

İzzet Holo Paşa 1908 Ağustos’unda yanına sadece en küçük kızı Lemaa’yı, eşlerinden biri olan Lemaa’nın annesi Nebras Hanım’ı ve günlüklerini alarak yurtdışına çıkmış ve günlükler 2010’da, yani Paşa’nın gidişinden tam 102 sene sonra bulunmuş, yayın hazırlıklarına da Sultan Abdülhamid’in 100. ölüm yıldönümü olan 2018’de başlanmıştı.

İzzet Paşa’nın yazdıkları öncelikle tarihçiler ve araştırmacılar için kaynak haline gelirken, ben de bütün bunları, yaşadıklarımı ve diğer hatıraları siz okuyuculara aktarmış oluyorum.

İzzet Holo Pasa’nın Lausanne’daki bir bankanın kasasından çıkan günlükleri beş defterden ibarettir, günbegün eksiksiz olarak vukubulan vakaların akabinde kaleme alınmıştır. 1895 ile 1908 arasını kapsamaktadır ve tamamı 564 sayfadır.

Ama aile içerisinde geçmiş senelerde anlatılanlara dayanarak, bir veya iki defteri bizzat Paşa’nın yahut Paşa’nın çocuklarının sonradan ortadan kaldırmış oldukları ihtimalinin de göz önünde tutulması gerektiğini ifade etmem gerekiyor…

Günlüklerin yeni harflere aktarılması işi metnin aslına tamamen sadık kalınarak yapıldı; herhangi bir bölüm, hattâ cümle bile çıkartılmadı ve Paşa’nın yazdıkları aynen nakledildi.

Okuyucuyu günlüklerle baş başa bırakmadan önce, İzzet Holo Paşa’nın yurtdışına çıkışına, yani 31 Mart Olayı’ndan sonra İstanbul’dan kaçışına ve seneler sonra Bakanlar Kurulu’nun verdiği izinle dönüşüne de ailede anlatılanlara dayanarak burada kısaca değinmek istiyorum.

Paşa, Hareket Ordusu’nun İstanbul’a girip 31 Mart olayını bastırmasından bir süre sonra, Sultan Abdülhamid’in iznini alarak bir “laissez passer”, yani “serbest dolaşım” belgesi ile yurtdışına çıkmış veya kaçmıştı. Zira hem Hareket Ordusu, hem de İttihad ve Terakki peşindeydi ve yakalandığı takdirde başına gelebileceklerden korkuyordu!

İstanbul’u Tophane önünden kalkan bir gemi ile terk etti. Adamlari sandıklar dolusu özel eşyasını Asos adlı bir gemiye önceden yüklemiş ve Paşa’nın gelmesinden hemen sonra demir alınmıştı.

Hareket Ordusu ve İttihatçılar, Paşa’yı kaçarken yanında götürdüğüne inandıkları servetiyle denizde güya suçüstü yakalayabilmek amacıyla bütün hazırlıklarını yakından ve sessizce takip ediyorlardı.

İzzet Holo Paşa, adamları sayesinde bu takipten önceden haberdar olmuştu. Kendisini bekleyen gemiye biner gibi yapıp gizlice oradaki bir çatanaya geçmişti. Daha sonra Büyükada üzerinden La Marianne adlı bir başka gemi ile Çanakkale’ye doğru yola çıkmıştı. Peşinde bulunanlar da La Marianne ile gittiğini fark etmedikleri için diğer vapuru durdurmuşlar, ne yazık ki Paşa’yı bulamamışlardı! Akabinde Paşa’nın içinde bulunduğu gemiyi Çanakkale askeri makamları boğaz geçişi sırasında incelemeye tabi tutmuşlar ve uzun bir müddet bekletilmeden sonra geminin tekrar yola devam etmesine izin vermişler. Paşa’nın kendi ifadesinden de anlaşıldığı gibi; 21 Temmuz 1324 (3 Ağustos 1908) Pazartesi günü Yunanistan’ın Pire Limanı’na yakın Loryo İskelesi’nden zahire ve kömür tedarik edildikten sonra Avrupa sahillerine doğru hareket edilmiş, dört gün sonra 25 Temmuz 1324 (7 Ağustos 1908) Cuma günü Korint Boğazı’na ulaşılmış.

Paşa’yı yakalamakla görevlendirilen geminin komutanı Cumhuriyet’in ilk başbakanlarından Rauf Bey (Orbay) idi. Tarihin garip bir cilvesi olarak İzzet Paşa’nın on beş sene sonra, 1923’te Atatürk’ün özel izni ile kısa süreliğine memleketine gelebilmesi için gereken Bakanlar Kurulu kararının altında da Başbakan olarak Rauf Bey’in imzası bulunacaktı.

Rauf Orbay, yine uzun seneler sonra Türkiye Cumhuriyeti’nin Londra Büyükelçisi olduğu sırada verilen bir Cumhuriyet Balosu’nda İzzet Paşa’nın kızı Lemaa Hanım’la tanıştırılmıştı. “Sizi yakalamamıza ramak kalmıştı hanımefendi ama babanız elimizden kıl payı kurtulmayı başardı” demişti. Lemaa Hanım da yakışıklı büyükelçiye çapkınca tebessüm ederek “Keşke yakalamış olsaydınız beyefendi, çok memnun olurdum” cevabını vermişti!

İzzet Holo Paşa’nın tarihteki rolü hakkında yorum yapmam imkânsız. Zira tarihçi olmamam bir tarafa, eski Türkçeden de tam anlamıyla bihaberim. Ancak bugüne kadar anlatılan ve yazılanlardan, İzzet Paşa’nın tartışmaya çok açık, çelişkili bir kişilik olduğu kesindir.

İzzet Holo Paşa’nın son dönem Osmanlı tarihindeki yerini, bizde hakkında ciddi bir araştırma yapılmamış olduğu için, çeşitli yabancı kaynakları okuyup bilinenden daha fazla bilgi edinmeye çalıştım. Bu kaynaklarda İzzet Paşa’nın önemli bir kişi olduğu vurgulanıyor, imparatorluğun siyasî ve iktisadi konularına tam hâkim olduğu yazılıyor, Sultan Abdülhamid’in önemli işleri onun yardımıyla sonuçlandırdığı anlatılıyordu. Örneğin “Çöl Kraliçesi” olarak bilinen meşhur Ingiliz istihbaratçı Gertrude Bell, Paşa’yı “Mighty shadow behind the throne of Constantinopolis”, yani “İstanbul tahtının arkasındaki güçlü gölge” diye nitelendiriyordu. Fransızların Revue Illustrée dergisi Paşa’yı Fransa Kralı XIII. Louis’nin başbakanı Kardinal Richelieu’ye benzeterek “Éminence Grise de l’Empire” (İmparatorluğun perde arkasındaki güçlü adamı) ifadesini kullanıyordu. Bir diğer kaynak Paris’te “Librairie Armand Colin” matbaasında basılmış La Ruine d’un Empire ismindeki kitabın yazarı Georges Gaulis, İzzet Paşa’yı “grand vizir occulte” yani “gizli büyük vezir” olarak görüyordu.

Bir tarafta İzzet Paşa’yı yeren bu yabancı kaynaklar, aynı zamanda onun döneminin anahtar kişiliği olduğu konusunda sanki fikir birliğine varmışlardı.

Türkiye eski dönemlere göre oldukça değişti ve daha önce bilinmeyenler peş peşe ortaya çıkıyor. Pandora’nın kutusu açıldıkça daha birçok gerçek art arda belirecek. Paşa’nın hataları ile sevapları, henüz tamamı tasnif edilmemiş olan Osmanlı Arşivleri’nin ileride bütünüyle incelenmesinden sonra daha açık bir şekilde anlaşılabilecektir.

Elle tutulabilecek ipuçları bulunduğu takdirde, gerisi kendiliğinden çorap söküğü gibi gelir…

Hayatın kendisi de öyle değil mi zaten?

****

Sultan II. Abdülhamid’in sağ kolu, en yakın adamı ve kara kutusu olarak nitelendirilen İzzet Holo’nun, nam-ı diğer Arap İzzet Paşa’nın vefatının ardından ailesinin önemini takdir ederek yüz sene boyunca muhafazası için tedbir aldığı ve akabinde tamamıyla ısrarlı takip ve şans ile birlikte ortaya çıkardığım bu günlükleri yayınlatarak üzerime düşen görevin sona ermiş olduğunu düşünüyorum.

Ahmet Semih Mümtaz