Portre

Dukak Bey hakkında söylenmeyenler

Selçukluların tarihî kaynaklar tarafından teyit edilen ilk atası olan Dukak Bey, işin doğrusu tarihin sisli karanlığının ardında kalmış bir şahsiyettir. Kendisi hakkında kaynaklarda hikâye kabilinden birkaç bilgi kırıntısı olsa da, bunlar onu tarif etmekten ziyade ondan sonrasını belirli bir bağlama yerleştirmek için anlatılagelen rivâyetlerden ibarettirler. Bu rivâyetler, Dukak Bey’i tarihî bir kişilik olarak değil, efsanevî bir şahsiyet olarak yansıtırlar. Her ne kadar Oğuz Yabgusu’nun (hükümdarının) sübaşısı (kumandan) olduğu belirtilse de, onun kumandan olduğunu gösteren herhangi bir eyleminden söz edilmez. Arasının önceleri gayet iyi olduğu Yabgu’ya bir rivâyete göre Müslümanlar üzerine tertip edilmesi planlanan bir askerî sefer kararını doğru bulmadığı için karşı çıkar, onunla ağız dalaşına girer, hatta onunla kavga da eder. Dukak Bey ile “kötü olmanın” iyi olmayacağını bilen Yabgu araya önemli kimseleri koyarak muhtemelen biraz da kerhen onunla arasını düzeltir. Böylece Oğuz Yabgusu ile Kınıklar arasındaki gerilim geçici olarak giderilmiş olur.

Dukak Bey’in yaşadığıdır

Oğuz Yabgusu ile Kınıklar arasındaki gerilim daha sonra, Dukak Bey’in vefatının ardından sübaşılık makamına getirilen henüz 17 yaşındaki genç oğlu Selçuk Bey döneminde yeniden gün yüzüne çıkar. Hayatından endişe eden Selçuk Bey, 960’lı yılların başında Kınıkları toplayıp göç yoluna revan olur ve obasıyla birlikte Cend’e yerleşir. Ailenin buraya yerleşmesini Selçuklu tarihinin başlangıcı olarak görmenin bir sakıncası yoktur. Selçuklular bu şehirde siyasî bir kimlik edinir, yaygın anlatıya göre İslâm dinini kabul edip cihâd ve gazâ ile iştigal etmeye başlar, İslâm âleminin reisliğine burada icra ettikleri faaliyetler sonucunda yürürler. Fakat bütün bu süreçlerde Dukak Bey’in ismi hiç geçmez. Ailenin Cend’e göç etmeden önceki hayatları ile bağlantı kurulduktan sonra Dukak Bey bir anlatı unsuru olarak işlevini yitirmiş gibi görünmektedir. Kendisine izafe edilen ve aşağıda temas edeceğimiz iki rüya anlatısı daha sonra kurulan Selçuklu devletinin meşruiyet zeminini tahkîm etmek için oluşturulmuş olabilir, bu konuda kesin bir şey söylemek kolay değildir. Fakat bütün bunlara rağmen, örneğin geriye doğru bir okuma yöntemi kullanarak Dukak Bey’in kişiliğini belki biraz aydınlatmamız mümkün olabilir.

Kınıkları Cend’e getirip onları yeni bir sosyopolitik ve elbette sosyokültürel tarihselliğin öznesi kılarak tarihin en güçlü devletlerinden birini kurmalarına giden yolu açan Selçuk Bey’in 1007 yılında vefat ettiğini Selçuklu kaynakları kaydederler. Yaygın rivâyet, vefat ettiğinde 107 yaşında olduğu yönündedir. Bu ise onun göç sırasında 60’lı yaşlarını sürdüğünü ve doğum tarihinin ise 900 civarları olduğunu gösterir. Bir başka ifadeyle, Oğuz Yabgusu tarafından babasının yerine sübaşılık makamına getirildiğinde takvimler 910’lu yılların ikinci yarısını göstermektedir ve Dukak Bey de henüz vefat etmiştir. Buradan hareketle, denilebilir ki, Dukak Bey, çok genç öldüğüne ilişkin herhangi bir gönderme olmadığına göre, önceki yüzyılın (9. yüzyıl) önemli bir bölümüne ve 10. yüzyılın aşağı yukarı ilk çeyreğine şahitlik etmiş olmalıdır. Bu bakımdan, özellikle de sözü edilen dönemlere ait olan Oğuzlarla ilgili bilgiler, şüphesiz kendisi ile alakalı hikâyelerle de karşılaştırılmak suretiyle, Dukak Bey’in yaşamının anlaşılabilmesi noktasında bize katkı sağlayabilir.

Dukak Bey’in yaşadığı dönemi en ayrıntılı ve gerçekçi bir biçimde gözümüzün önüne getirebilmemiz için bize oldukça nitelikli malzeme sunan çok iyi bir metin vardır. 920’li yılların başında Abbâsî Halifesi el-Muktedir Billâh tarafından İtil Bulgarlarının İslâm dinini kabul etmiş olan hükümdarları Almış Han’a gönderilen elçilik heyetinde yer alan İbn Fadlan tarafından kaleme alınmış olan bu eşsiz metin, müellifin yolculuk esnasında uğradığı Türk kavimlerinin adeta sözcüklerden bir fotoğrafını çekmiştir. Dolayısıyla İbn Fadlan’ın yazdıklarından hareketle hem dönemin Oğuzlarına ilişkin bir panorama ortaya koymak, hem de bu panorama içerisinde Dukak Bey’in izini sürmek mümkündür. Bakalım.

Çağdaş bir müellifin izlenimleri

Halife el-Muktedir’in Bulgar hükümdarına yolladığı elçilik heyetinde bulunan ve Almış Han’a gönderilen mektupları okumak, hediyeleri sunmak ve din adamlarına başkanlık etmekle görevli olan divan kâtibi İbn Fadlan, yolculuk esnasında geçtiği yerlerde gördüğü şeyleri ve heyetin başına gelenleri tasvir etmiş, güzergâhları üzerindeki kavimlerin sosyal hayatlarını, dinî inanç ve adetlerini kaydetmiştir. Bu çerçevede Oğuzlardan da bahsetmiş, onların ilginç yaşantılarını nazara vermiştir. Kıl çadırlarda ikamet eden göçerler olduklarını, suya girmekten ve temizlenmekten hazzetmediklerini, kadınlarının erkeklerden kaçınmadığını ve işlerinde akıllarına başvurduklarını belirttiği Oğuzların hiçbir dine inanmadıklarını ve hiçbir şeye ibadet etmediklerini yazmış, bununla birlikte başlarına bir iş geldiği ya da sevmedikleri bir şey ile karşılaştıkları zaman “Bir Tanrı” dediklerini ve içlerinde, ülkelerinden geçen Müslümanlara yaranmak için “Lâ ilâhe illallah” diyenleri de gördüğünü not etmiştir.

İbn Fadlan, Oğuzlar ile kaldıkları sırada içlerinden birinin kendisinden “Kur’ân okumasını” istediğini, okuduğu zaman bundan çok hoşlandığını ve devam etmesini rica ettiğini belirtmiş, fakat aynı kişinin daha sonra tercüman aracılığıyla “Rabbimizin karısı var mı” diye sorduğunu ifade etmiştir. Buna karşılık kendisinin adamın sorusunu büyük bir günah olarak görüp hemen tövbe ve istiğfarda bulunduğunu, adamın da hemen kendisi gibi tövbe ederek “Estağfirullah” dediğini eklemiş ve devam etmiştir: “Türk’ün âdeti böyledir. Bir Müslümanın tesbih ve tehlil getirdiğini duyarsa söylediğini tekrarlar.” İbn Fadlan tarafından nakledilen bu ilgi çekici bilgiler, “hükümdarlarına Yabgu denilen ve sakallarını yolup bıyıklarını bırakan” Oğuz Türklerinin gündelik hayatlarının içerisinde İslâm dininin önemli ölçüde “bilindik bir olgu” olduğunu göstermektedir. Öte yandan onun konu ile ilgili anlattıkları bu kadarla da sınırlı değildir ve anlatısında, Oğuzlar arasında bazı kimselerin İslâm dinini kabul ettiklerini gösteren emareler de vardır:

Türklerin hükümdarları ve reisleri arasında ilk gördüğümüz Küçük Yınâl idi. Daha önce Müslüman olmuş, fakat kabilesi, ‘Müslüman olursan bize reislik edemezsin’ demişler. Bunun üzerine Müslümanlıktan vazgeçmiş.

Dukak Bey’e dâir rivâyetler

İbn Fadlan’ın Oğuzlar hakkında verdiği bilgiler temel alınarak Dukak Bey’in öyküsüne yeniden bakıldığında, ona ilişkin rivâyetlerin yeni bir çerçeveye kavuştuğunu ifade etmek gerekir. Oğuzların sübaşısı ile görüşmesini de anlatan müellif, isim vermemiştir. Fakat kronoloji bilgimiz, bu sübaşının Selçuk Bey olabileceğini göstermektedir ve merhum Zeki Velidî Togan’ın, “sübaşının Selçukluların atası olabileceği ihtimaline” dikkat çekmesi de söz konusu tezi destekleyen bir veri olarak değerlendirilebilir. Öte yandan hikâyenin aslı ne olursa olsun, İbn Fadlan’ın betimlediği Oğuz dünyasının, Selçukluların ortaya çıkış sürecinin başlangıcını teşkil eden dünya olduğundan kuşku duymak için herhangi bir neden yoktur.

Oğuzlara ilişkin bilgilerin oluşturduğu zemin üzerinden bir kez daha Dukak Bey ile ilgili rivâyetlere bakalım. “Demir gibi” türünden bir anlama gelen “Temür Yalığ” lakabı ile bilinen ve anlaşıldığı kadarıyla fiziksel dayanıklılığıyla dikkat çeken Dukak Bey, bir rivâyete göre Hazar ülkesine bir başka rivâyete göre ise İslâm coğrafyasına sefer düzenlemek isteyen Yabgu ile karşı karşıya gelmişti. Bu vakte kadar aralarının çok iyi olduğu kaynaklar tarafından özellikle vurgulanan ikilinin birbirlerine kılıç çektiklerini, hatta Dukak Bey’in Yabgu’ya bir tokat akşettiğini ya da topuzuyla vurduğunu, Yabgu’nun adamları üzerine çullansalar da tehditkâr kuvveti ile onları savuşturduğunu Selçuklu müellifleri nakletmişlerdir. Söz konusu krizin ardından Dukak Bey Kınık reisleri ile bir araya gelerek durumu istişare etmiş, bu talihsiz gelişmenin ardından nasıl bir tutum sergilemeleri gerektiğini kendilerine danışmıştır. Kınık reisleri kendisine mutlak manada ittibâ etmiş ve dilediği takdirde Yabgu ile savaşmak ya da Oğuz ülkesinden ayrılmak da dâhil olmak üzere Dukak Bey’in bütün emirlerini yerine getireceklerini bildirmişlerdir. Fakat bunların hiçbirine gerek kalmadığını ve Oğuz beyleri ile durum değerlendirmesi yapan Yabgu’nun, Dukak Bey’e adam gönderip bir çeşit “özür dileyerek” onun gönlünü aldığını biliyoruz. Nitekim tarihî kaynaklar bundan sonra iki beyin arasının düzeldiğini, bu durumun şöhret ve itibarı günden güne artan Dukak Bey’in vefatına kadar devam ettiğini, hatta onun vefatından sonra henüz 17 yaşında olan oğlu Selçuk Bey’in sübaşılık makamına getirilmesinin de beyler arasındaki iyi münasebetin bir yansıması olduğunu bildirmişlerdir. Öte yandan Yabgu’nun tavrının politik bir manevra olduğunu, Kınık beyinden korktuğu için onunla mecburen iyi geçinmek zorunda kaldığını belirten rivâyetlerin bulunduğunu da burada not etmeden geçmeyelim.

Dukak Bey ile ilgili en ilgi çekici rivâyetler, gördüğünden söz edilen rüyalardır. Selçuklu kaynakları, onun iki rüya gördüğünü kaydetmişlerdir. İkisi de Osmanlı’nın kuruluş anlatısında Osman Gazi tarafından görüldüğü hikâye edilen “devlet kurma rüyaları” olarak nitelendirilebilir. Bunların ilkine göre, Dukak Bey’in nikâhlandığı saliha bir hanım, “o dönemlerde adet olduğu üzere” çeyizinde yedi adet Mushaf-ı Şerif getirmiş, zifaf gecesinde yatak odasındaki Mushafları fark eden Dukak Bey, “Kelâm- İlâhî”ye saygısı dolayısıyla başka bir eve geçmek istediğini belirtmiştir. Kendisine Mushafların buradan alınarak başka bir eve götürülebileceği söylenmişse de, o “Kurân-ı Kerîm’in bu evi tezyin ettiğini” ifade etmiş ve eşi ile birlikte başka bir eve geçmiştir. Gece rüyasında İslâm Peygamberi’ni görmüş, Allah Rasûlü, “kitaba hürmet ettiği için” kendisinin ve evlatlarının hem bu dünyada hem de öbür dünyada aziz olmaları için dua etmiş, yanında bulunanlar da bu duaya “âmin” demişlerdir. Dukak Bey, gördüğü rivâyet edilen diğer rüyada ise göbeğinden üç ağacın çıktığına ve bu ağaçların semaya kadar yükselip dünyanın her tarafına yayıldığına tanıklık etmiştir.

“Meğer tevfîk-i ilahî…”

Geleneksel Selçuklu tarihi anlatısı Selçukluların Selçuk Bey’in önderliğinde Cend’e göç ettikten sonra ve özellikle de bir çeşit “hayatta kalabilmek” için Müslüman olduklarını kabul etmek eğiliminde olsa da, gerek İbn Fadlan tarafından anlatılan Oğuzlar, gerekse Selçuklu kaynaklarında yer alan Dukak Bey ile ilgili rivâyetler, İslâmlaşma sürecinin daha önce başlamış olabileceğine işaret etmektedir. Müslüman olduğu için kavmi tarafından tazir edilen Küçük Yınal’ın öyküsü, İslâm’a ilgi duyan Oğuz Türklerinin hikâyeleri ya da Dukak Bey’in “İslâm ülkelerine tertip edilmek istenen bir sefere karşı çıkmak suretiyle” Oğuz Yabgusu ile karşı karşıya gelmeyi göze almış olması, muhtemelen aşağıdan yukarıya doğru, Oğuz boylarının idarî katmanlarına kadar uzanan bir İslâmî kavrayışın bulunduğu kanaatine ulaşmak için yeterli görülebilir. Bu manzara, bu satırların yazarına, Kınık boyu içerisinde İslâmlaşma sürecinin Dukak Bey döneminde ve onunla birlikte başladığını, bu İslâmlaşma vetiresi sürecinde boy mensupları ile Oğuz’un diğer birimleri arasında buna bağlı bazı gerilimler meydana geldiğini ve belki de kendi kavimlerinden baskı görmeye uzun süre direnebilen Kınıkların Selçuk Bey tarafından bir İslâm diyarı olan Cend’e özellikle hicret ettirildiklerini düşündürmektedir. Bir başka ifadeyle, Kınıklar kabul etmiş oldukları İslâm dinini daha hür bir biçimde yaşayabilmek için İslâm tarihinin erken dönemlerinde ilk Müslümanların da yaptığı gibi hicret etmiş olmalıdırlar. Cend’e göçüldükten sonra yaşananlar da bu tür bir ihtimali desteklemektedir. Evvela Buhara’nın kuzeyindeki Zandana şehrinin valisine elçi göndererek kendilerine İslâm dinini öğretecek kimseler göndermesini isteyen Selçuk Bey vakit kaybetmeden bir İslâm emiri gibi gaza faaliyetlerine başlamış, bu gazalar esnasında oğlu Mikâil’i şehit vermiş, Oğuz Yabgusu’nun vergi isteyen elçilerini “Müslümanın kâfire vergi vermeyeceği” gerekçesiyle boş çevirmiş ve bir vakit sonra “Melikü’l-Gazî” lakabı ile bilinir olmuştur.

Yeniden Dukak Bey’e dönecek olursak, denebilir ki gerek yaşamı ve faaliyetleri ile ilgili rivâyetler gerekse kendisinden sonra yaşananlar onunla birlikte Kınıkların tarihinde bir dönüşümün başladığını göstermektedir. Elimizde Dukak Bey’in bu noktadaki rolünü büsbütün aydınlığa kavuşturacak ölçüde ayrıntılı verinin olmaması başka türden bir hüküm vermek için kâfi olmayıp elimizdeki kısıtlı veriler, hiçbir şeyi değilse bile Selçukluların bir vakit sonra kendilerini idrak edişlerinde ona merkezî bir konum atfettiklerini göstermektedir. Bu bakımdan, kaynaklarda Selçuklu tarihinin onunla birlikte başlıyor olması da bir tesadüf olarak görülmemeli, onun Selçuklu tarihindeki rolünün bir yansıması olarak değerlendirilmelidir.

Etiket /