Analiz

Yalınayak, Kravatsız İnsanların Vekiliydi

Fikir adamı, dava eri, münevver ve bu toprağın evladı… Mücadele denince akla gelen ilk isimlerden… Hayatı o kadar ciddiye alırdı ki, hastalığıyla da mağduriyetiyle de eğlenebilirdi. Kimseye minneti yoktu ve hayatı da böyle geçti.
Vefatının 35. sene-i devriyesinde rahmet ve minnetle anıyoruz.

Osman Yüksel Serdengeçti

ÜNİVERSİTE YILLARINDA HAPSE DÜŞTÜ

Osman Yüksel Serdengeçti 1917 yılında Antalya’nın Akseki ilçesinde âlimler yetiştirmiş bir aileye mensup olarak dünyaya geldi. Akseki müftülerinden Salim Yüksel Efendi’nin oğlu ve Diyanet İşleri eski bakanlarından Ahmet Hamdi Akseki’nin yeğenidir. İlkokulu Akseki’de, ortaokulu Antalya’da, liseyi Ankara bitirdikten sonra 1940 yılında Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Felsefe Bölümü’ne kaydoldu. O yıllar Nihal Atsız ile Sabahattin Ali arasında “Irkçılık-Turancılık” tartışması vardı. Milliyetçi cenahın İsmet İnönü’ye karşı güttüğü Turancılık davası kapsamında tutuklanan Nihal Atsız’ın duruşmasına katılmak için Osman Yüksel ve bazı gençler Ankara’ya duruşma salonuna geldi fakat salona alınmadılar. Bunun üzerine Osman Yüksel’in de içinde bulunduğu bir grup genç Ulus meydanına doğru yürüyüşe geçtiler. Ankara’da sıkıyönetim ilan edildi ve tutuklanmalar yapılmaya başlandı. Osman Yüksel, son sınıfta iken 3 Mayıs 1944’te meydana gelen öğrenci olaylarına karıştığı gerekçesiyle tutuklanarak İstanbul’a gönderildi ve hapse konuldu. Burada kendisine yapılan baskı ve işkence onun bundan sonraki hayatında milliyetçiliğe tutunmasında önemli rol oynadı. Tahkikat neticesinde suçsuz olduğu anlaşıldı ve üç buçuk ay sonra beraat kararı verildi ve fakülteye geri döndü.

Hasan Ali Yücel

MİLLİ EĞİTİM BAKANI’NA MESAJ!

Fakat Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’in emriyle üniversiteden atıldı. Bunun üzerine “Yüksek vekaletin alçak vekiline…” diye başlayan dilekçe yazdı. Fakat bu dilekçeyi postaneler kabul etmediği için kendi teslim etmek zorunda kaldı. Dilekçesinde direkt Hasan Ali’yi muhatap alan Osman yücel şunları yazdı: “ Ben, 3 Mayıs 1944 hadiselerine öncülük yapmak, gençliği kışkırtıp tahrik etmek suçundan Dil Tarih Coğrafya Fakültesi’nin son sınıfının son noktasında bir telefon emrinizle atılan ben, ben Osman Yüksel! İstanbul’a sürülüp Örfi İdare Komutanlığı’nın emrine teslim edildikten, tabutluklara tıkılıp zincirlere vurulduktan sonra suçsuz olduğum anlaşılmıştır. Kader beni yine sizin karşınıza dikmiştir. Hakkımı istiyorum efendi, hakkımı! Senden bahşiş istemiyorum. İmtihan hakkımı ya verirsin ya zorla alırım. Beni tuttuğum yoldan Yücel değil, ecel gelse döndüremez.”

“HAKK’A TAPAR, HALKI TUTAR”

Osman Yüksel, 1947-1962 yılları arasında “Serdengeçti” adıyla aylık bir dergi çıkardı. “Hakk’a tapar, halkı tutar” sloganıyla yola çıkan derginin bir yanında “Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytantır” hadis-i şerifi, öbür yanında ise “Allahsıza, ahlaksıza, vatansıza, namussuza ölüm” yazılıydı. Logosunda ise “Allah-Vatan-Millet” yazılıydı. “Milli Şef Dönemi” diye adlandırılan İsmet İnönü hükümetleri, Demokrat Parti iktidarı, 27 Mayıs darbesini yapan Milli Birlik Komitesi ve Adalet Partisi dönemlerini kapsayan 15 yıllık süre içerisinde 33 sayı çıkarabildi. Osman Yüksel’e muhtelif zamanlarda yazdığı yazılardan dolayı 150’den fazla dava açıldı, 52 kere mahkûmiyet verildi. Toplam dört buçuk senesi hapishanelerde geçti.

“YALINAYAK, KRAVATSIZ İNSANLARIN VEKİLİYİM”

Serdengeçti, “Milli Gazete”, “Yeni İstanbul”, “Zafer”, “Türk Yurdu” ve “Çağlayan” gibi gazete ve dergilerde çeşitli yazılar yazdı. Bunun yanı sıra 1965-1969 dönemlerinde Adalet Partisi’nden milletvekili seçilerek meclise girdi. Mecliste doğru bildiği yoldan asla dönmedi.

Milletvekilliği döneminde “Ben yalınayak kravatsız, çileli insanların vekiliyim” diyordu.  Mecliste kravat takma zorunluluğu vardı fakat Osman Yüksel kravat takmaktan hoşlanmazdı. Kravat takmadığından uyarı cezası aldı ve uyarıları dikkate almayınca da genel kurula girişi yasaklandı. Bunun üzerine ne yapacağını düşündü ve kravatı beline bağlayarak genel kurula gitti. Kapıdaki kontroller esnasında kravat takmadığı görüldü, durduruldu ve içeri girmesi engelledi. O da, bu durum karşısında belinde kuşak gibi bağladığı kravatı gösterdi ve şu açıklamada bulundu: “Kravatsız gelinmesin denildi. Fakat kanunda nereye takılacağı belli değil, istediğim gibi takarım. Eh, biz de böyle taktık işte…”

ÜSTAT NECİP FAZIL İLE AHBABLIĞI

Necip Fazıl ve Osman Yüksel, nükteli ve mizah dolu üsluplarıyla benzeşiyordu. Dönemlerinin iki dava adamıydılar. Necip Fazıl, Osman Yüksel için “Gözümün nuru Osman” derdi. Osman Yüksel de Necip Fazıl için “Böyle bir kafa cihanda kaç tane bulunur” demişti.

HASTALIĞIYLA BİLE EĞLENİRDİ

Ömrünün son dönemlerinde hastalıklarla mücadele etti. “Çocuğum olmadığından benim çocuk olasım geliyor” diyebilecek kadar içliydi.

Parkinsyon hastasıydı. Elbette bunu da latife konusu etmişti:

“Parkinson öyle hoş bir isim ki araba markasına benziyor. İnsanın ‘keşke benim de bir Parkinson’um olsa’ diyesi geliyor. Mao’da da bu hastalık varmış yahu. Eh, yine de büyük adam hastalığı. Ne de olsa serde fukaralık var. Bu da proleter hastalığıymış. Bize de böylesi yakışır. Siroz olup burjuva hastalığına tutulacak değildik ya.”

35 YIL EVVEL VEFAT ETTİ

Osman Yüksel Serdengeçti, 10 Kasım 1983’te vefat ettiğinde kalabalık bir grup tarafından dualarla uğurlandı. Ardına “Mabedsiz Şehir”, “Bu Millet Neden Ağlar?”, “Bir Nesli Nasıl Mahvettiler?”, “Ayasofya Davası”, “Mevlana ve Mehmet Akif”, “Türklüğün Perişan Hali”, “Gülünç Hakikatlar”, “Kara Kitap”, “Müslüman Çocuğunun Şiir Kitabı”, “Radyo Konuşmaları” ve “Akdeniz Hilalindir” gibi birçok kitap bıraktı.

Gönüllere girdi,  gönüller yaptı, köprüler bıraktı…

Mücadelenin ne demek olduğunu hayatıyla anlattı…

Osman Yüksel Serdengeçti, bir konferansında kendisini şöyle anlattı:

Kardeşlerim bir peygamber sözüdür. ‘Ey insan nerede bir kötülük görürsen onu elinle, elinle önleyemezsen onu dilinle önleyeceksin, dilinle de önleyemezsen onu kalbinle takbih edeceksin’. Bu peygamber sözü, benim bütün hayatıma hakim oldu. Bana rehber oldu. Bana ışık tutu. Daha lise sıralarında iken ben bir imanın, bir fikrin adamıydım. Yani, yeni köpüren genç ruhlarımızla Allah sevgisinden, millet sevgisinden başka bir şey yoktu. Tepeden inme, dışardan gelme yapılan birçok inkılaplar milleti allak bullak etmişti. Paris sokaklarında yetişenler, hukuk-u beşer beyannamesini ezbere bilenler! Laiklik ve inkılapçılık perdesi altında yoksul Anadolu halkının imanını, vicdanını hak ve hukukunu pervasızca çiğnediler. Kıtalara hükmeden, üç kıtada asırlarca dimdik duran ecdadımızı şurada burada halkevlerinde, türlü türlü kuyruklara sokarak tahkir ve tezyif ettiler. Bizi mazimizden, bizi kökümüzden bizi bizden ayırdılar. Onlar kendilerini yarı ilah sayıyorlardı. Yapanlar onlardı, yaratanlar onlardı, partilerinden bahsederken şerefli partimiz diyorlardı.

On yılda 15 milyon genç yaratmışlardı. O kadar ileri fikirli, o kadar ileri gidiyorlardı ki, 400 yıllık mesafeyi 20 yıla sığdırmışlardı. Her şey onlarla başlıyordu, şanlarla şereflerle dolu koskoca Türk Tarihi onlarca gayri istibdat, kapkara ortaçağdı. Tam 27 yıl tanrılar gibi konuştular. Firavunlar gibi saltanat sürdüler. Yediler, içtiler, kustular.  Bol harcırahlar, hususi vagonlar, yatlar, sürgün ettikleri padişahların saraylarında şahane hayatlar… Zevk, eğlence alemleri… Vur patlasın çal oynasın her gün bayram her gün seyran Altta kalanın canı çıksın. Altta kalan halktı, milletti, köylüydü. Amma nutuklarda, amma afişlerde ‘Köylü milletin efendisidir’ diye yazıyordu. Halkı ve köylüyü efendimiz sensin, efendimiz sensin diye diye soydular.” Ne uslandılar, ne utandılar, nede doydular…!